Hakkında

  • 149 Yazı

    Tüm Yazıları
Nerede Kalmıştık? Vatandaş Söylemeye Devam Ediyor: "TIME JUST FLİES BY AK PARTİ"

2023 cumhurbaşkanlığı seçiminin sonucu aslına bakarsanız…

Türkiye sosyolojisini bilenler açısından bir sürprize gebe kalmadan nihayete erdi.

“Türkiye Hakikatinden/Gerçekliğinden” kopmadan değerlendirme yapanlar açısından…

Bakıldığında, dediğim gibi…

Olan şey, “olmayacak bir şey” değildi.

Çünkü…

Muhalefet sıraları zımnen de olsa seçim sonuçlarından bir “sürpriz” beklemekte ve son âna kadar bu duygudurumunu da, perçinlemek adına ellerinden geleni yapmakta idiler.

RECEP TAYYİP ERDOĞAN, demek ki sıradan bir parti genel başkanı değil. Bir partinin genel başkanı olmak ile “Lider” olmak arasında, dünya ile ay arasındaki kadar mesafe olmalı diye, düşünüyorum.

Seçimin sonuçlanmasından sonra muhaliflerin olduğu mecralara bakıyorum, evet bir endişe ve yılgınlık hâli var.

Şöyle baktığımızda bu his âleminin geçerliliği ne kadar rasyoneldir?

Evet… Demokrasi diyorsunuz… Ve demokrasinin gereği olarak sandık başına gidildi.

Milli irade ve egemenlik diyorsunuz…

E tamam, son noktayı da halk koydu.

Şimdi anlamadığım husus şu: Bugün AK Parti’nin hiçte adaletli olmayan yollardan bir seçim süreci yürüttüğünü iddia ediyorlar.

Kamu gücünün arkanızda olmasının verdiği avantajı, kim yadsıyabilir?

Devlet organlarının “tarafsızlık ilkesinden” bağımsız olarak iktidarın emrinde olduğunu, kim elinin tersiyle bir kenara itebilir?

Ama burada, muhalefet cenahının iki yıldır politikasızlığı politika diye yutturduğunu da, görmezden gelemezsiniz. Özellikle, Cumhuriyet Halk Partisi, artık bu saatten sonra takkeyi çıkarıp düşünecek…

Gerçekten de doğruyu söylemek gerekirse, CHP kadroları yaklaşık 6 aylık bir zaman diliminde bir şeyler yapmaya çabaladı ama bu da nafile gayretlerden öteye geçemedi.

Cumhurbaşkanlığı gibi bir makam için bence çok daha uzun vadeli bir perspektif gerekiyordu ama CHP yönetiminin başı ve kadroları, sadece bir masa kurdular. Sonra bu masanın etrafına dizilerek toplaştılar ve kamuoyuna bakın biz ne kadar da güzel bir resim oluşturuyoruz, şipşaklayın dediler.

Yok efendim, demokratikleşme ve demokrasi yolunda “ne güzel çalışmalar yapılmış da ne güzel metinler vücuda getirilmiş de… Bla bla…”

*

Neyse… Olan oldu ve seçimin sonucu hüsranla bitti. Ama ne olursa olsun, hayat devam ediyor/edecek.

Bundan sonrası ise sol ideolojinin veya sosyal demokrat bir programın nasıl iktidar olacağıdır veya iktidarı devralacağıdır. Artık bunun üzerine feraset yoğunluğu bol olan çalışmalar yürütülmelidir.

*

Biliyorsunuz(?) Erdoğan’a karşıt olanlar ya da Erdoğan’dan haz etmeyenlerin en büyük motivasyon aracı…

TÜRKİYE’YE ŞERİAT GELECEK…

Toplumsal dönüşüm sağlanarak, cumhuriyet rejiminin temeline dinamit döşenecek ve ATATÜRK TÜRKİYESİ yerle yeksan edilecek.

Kanımca… TÜRKİYE’DE şeriat dönüşümü yaşanmaz. Zaten Sayın Erdoğan’ın siyaset tarzına baktığınızda, AK Parti ve Sayın Erdoğan’ın derdinin tamamen dünyevî olduğunu görürsünüz:

ÇIKAR ÇEVRELERİNİN oluşturulması ve çevrelerin iktidarın devamı boyutunda desteklenmesi. Sayın Erdoğan’ın derdi, yeryüzü parçası olan Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu düzeni kurmak değil. İşte görüyoruz, dünya nimetlerinden azami seviyede faydalanmak.

Onun için endişeli modernlerin fazla takıntılı olmalarına gerek yok. Olan emeğiyle yaşam savaşı verenlere oluyor.

Seçim sonucunun devletimize ve milletimize hayırlara vesile olmasını temenni ederim. 

Devamı
İzahı Ne?

Lamı cimi yok…

Muhalefet cenahı bence Türkiye’de bir “damar” oluşturamadı, oluşturamıyor.

Neden?

Artık sabah saatlerinden öğlene doğru…

Bazı şeyler netleşmeye başladı…

Resmî olmayan ve ilan edilmeyen istatistikî verilere ve oranlara göre, Türkiye’de panorama değişmedi, değişmiyor.

En son tahlilde, resmî rakamları Yüksek Seçim Kurulu (YSK) ilan edeceğine göre…

Eldeki veri ve bulgulara istinaden…

Okuma ve yorumlama yapmak mümkün…

Tabii, bu yapılacak açıklamalar, sadece öngörüdür.

Olacak diye bir şey yok.

Görünen, “Cumhurbaşkanlığı Seçimi” ikinci tura kaldı.

Bazı polemikleri önlemek adına bir şeyler dillendirmek istiyorum. Daha önceki seçimlerde muhalefet saflarında “çakılı kalanların” iddiası neydi?

Oyları çalıyorlar…

Seçimde usulsüzlük yapıyorlar…

14 MAYIS seçimleri öncesinde Cumhuriyet Halk Partisi’nin tezi, sandıklarda her türlü önlemleri aldıkları yönündeydi…

Ben gerçekten de artık bıktım…

Tevil söylemlerimden…

Bükemediğin elin hakkını vermemekten…

Hep bahane…

Bir şeyleri gerekçe gösterme…

****

Resmî olmayan rakamlara göre… Aldığım siteden rakamlar yuvarlanmış olabilir…

Cumhurbaşkanı seçimlerinde, Sayın Erdoğan’a verilen oy:

26.662.844,  (%49,35)

Cumhurbaşkanı seçimlerinde, Sayın Kılıçdaroğlu’na verilen oy:

24.313.829.  (%45)

Değerli okuyucular daha neyi tartışıyoruz?

Orta Anadolu, Doğu Anadolu, Güney Anadolu’nun bazı yerlerinde, iç Ege, Marmara Bölgesi, Karadeniz Bölgesi’nin tamamında…

Recep Tayyip Erdoğan gerçeği/realitesi var.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nden bağımsız bir siyasetçi, lider ve fenomen gerçeği var.

Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye fotoğrafı olarak bakıldığında oylarında neredeyse 3-4 puanlık bir artış sağlamış.

Sayın Kemal Kılıçdaroğlu için bir yorum yapmıyorum.

Gerçekten de bu sol cenahtaki romantizmi çözemiyorum…

Nerede başarı?

Nerede yükseliş?

Nerede atılım?

Seçimin ardından resmî olmayan manzara…

Ne diyor?

Bir kere, Allahaşkına şu çocuksu saflıktan sıyrılarak, okuma yapmayı deneyin tatlı su balığı solcuları!

Sadece bu seçim için, çaldılar çırptılar, usulsüzlük var bahanesinden ayrı elle tutulur bir okuma yapın ne olur!

26.662.844 kişi, seçmen vatandaş…

Yapmayın yahu, kendinizi ezdirmeyin yahu, kendinizle alay ettirmeyin yahu…

İZAHI NE?

(…………)

 

Devamı
Dinî Saiklerle Bir Partiye Oy Verilir Mi?

14 MAYIS seçimlerine doğru yaprak dökümleri arttıkça yani seçim tarihine yaklaşıldıkça ittifakların vaatleri ve vaazları ivme kazanmakta.

Burada manidar olan, hükümet tarafından gelen açıklamalar… Hep ezber şeyleri tekrar ediyoruz ama ne yapalım, bizim gibi gelişmekte olan ülkelerin makûs talihi midir? Bilemiyorum.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin başını çektiği Cumhur İttifakı seçim tarihi yaklaştıkça sanki daha önce olmamış şeyler, birden oluverecek havası oluşturma “derdinde”!

Bizatihi Adalet ve Kalkınma Partisi ve Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın ön alması ve inisiyatifleriyle Türkiye’de yönetim şekli değiştirilmişti. Parlamenter demokrasiden, “Türk Tipi Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine” geçilmişti.

Değerli okuyucular, bizler ne kaybettiysek hep duygusallığımızdan kaybettik, kaybetmeye de devam ediyoruz. Bugün, toplumumuz içinde insanlar cari iktidar üzerinden kutuplaşmış ve birbirine karşı hoşgörüsünü kaybetmiş vaziyette.

Evet…

Kabul edelim… Türkiye’de cumhuriyet tarihi açısından bakıldığında, AK Parti dönemlerinde “önemli atılımlar ve hizmetler” gerçekleştirildi. Daha önce yapılamayan birçok şey hayata geçirildi. Öte yandan, AK Parti’nin ülkemizde neden olduğu olumsuz gelişmeler yok mu?

İşte eğer fanatik bir parti sempatizanıysanız, cevabınız büyük olasılıkla, “hayır” olacaktır.

Son günlerde yapılan “halkla ilişkiler çalışmalarına” bakıyorum da, eğer kafatasınız içinde “beyin” varsa düşünmeye meylediyorsunuz. Bu zamana kadar yapılmayan makroekonomik kararlar ve politikalar neden seçim sath-ı mailinde hayata geçirildi ya da gelecek dönemde geçirilmesi meyanında vaat olarak verildi?

***

Emeklilere yapılan/yapılacak ödemeler ve daha birçok vaadin daha önce olması yönünde engel neydi de, şimdi birden hazinenin kapağı açılıverdi?

Adalet ve Kalkınma Partisi ve lideri Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın iddiası neydi? İstikrar sürsün ve ülke ekonomik olarak büyümeye devam etsin.

Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın siyaset kurumunun içine monte etmeye çabaladığı ilkeler neler idi?

Sürdürülebilirlik…

İstikrar…

“Yeni Türkiye İdeali”…

Ceberut devlet anlayışından hiçbir yurttaşını ayrıma tâbi tutmayan hizmetkâr devlet anlayışına geçiş.

Şunu kabul ediyorum. Adalet ve Kalkınma Partisi, 3 Kasım 2002 yılında iktidara gelmeden önce, Türkiye’de çok farklı bir sosyolojik iklim vardı. Beyaz Türkler’in hem iş dünyasında hem de siyaset kurumu içinde nüfuzu reddedilemeyecek ve hatta yadsınamayacak boyutlardaydı. Yine, özellikle Kemalist entelijansiyanın- özellikle kritik devlet katlarındaki bürokratların- ülkedeki sözde demokrasi rejimindeki etkinliği kitaplarca anlatılmış bir reelpoltiktir.

İşte, AK Parti’nin ilk başlardaki siyaset serüveninde toplum yelpazesinin farklı tonlarından destek görmesinin alamet-i farikası burada yatmaktadır. Çevre hareketi olarak kurulan AK Parti, 2002 seçimlerinden sonra Türkiye’deki yerini sağlamlaştırabilmek adına toplum katmanlarının farklı sekmenlerindeki devlet gadrine uğramış, yıllarca devletin “farklılaştırdığı grupları” kâh demokratikleşme kâh daha fazla ekonomik refah vaatleriyle kendi yanında pozisyon almaları yönünde ikna etmiştir. Ne yani, ne zannediyorsunuz, AK Parti sadece mütedeyyin kesimlerin destekleriyle bunca yıl iktidarda kalabilir miydi?

Esmer Türklerin- çevrenin sesi- sesi olarak siyaset kurumunda konumlanan AK Parti, ilerleyen dönemlerde devlet içinde daha fazla hareket serbestiyetine ve karar alabilme iradesine sahip olmak babında toplumla daha geçirgen bir ilişki içinde oldu. Çünkü, AK Parti’den önce devlet düzeyinde hükümet olabilirdiniz ama daha ilerisi… İşte “ilerisi” yoktu… Her şey “şeklen” yasalara uygun olarak cereyan eder, ama son noktayı devletin “bölünmez ve sarsılmaz” ruhunu temsil eden “müesses nizam” koyardı.

***

Belki çoğunuz bunları neden hatırlatıyorsun veya bunları hatırlatmana gerek var mıdır, diyebilir. Ben, genç kuşakların politikaya çok fazla ilgi duymadıklarından hareketle bazı hususları tekrar belirteyim istedim. Hafıza-i beşer nisyan ile malüldür, cümlesi sanırım boş yere sarf edilmemiştir. 20’li yaşlardaki gençler, apolitik olduklarından Türkiye’deki anti-demokratik birçok olay ve hareketlerden bihaberdir.

Bu kuşakların çoğunluğunun ben ne 12 Mart Muhtırasının ne de 12 Eylül Askerî Darbesinin ne de 28 Şubat post-modern balans ayarının ne de 27 Nisan e-muhtırasının “nelere yol açtığı” noktasında vakıf olduklarına inanmıyorum.

En son tahlilde, Beyaz Türklere de Kemalistlere de sorsanız, bu ülkede ne “askerî vesayet” vardı ne de “jüristokrasi-jüristokratik vesayet”… E doğal olarak kabul etmezler, neden olacak, uygulayıcı başrolünde kendileri olduklarından. Neyse bunları burada tartışacak değilim. Kimseye de bir şeyleri “kabul ettirme misyonum” yok; ister kabul edin ister reddedin, tarih yazılmıştır. İşte, AK Parti’nin 2002’den sonraki rolü, bu netameli hususlarda ve devletin demokratikleştirilmesi noktasında zuhur ediyordu.

Adalet ve Kalkınma Partisi, devlet aygıtının kendilerini “ötekileştirdiği” ve “yabancılaştırdığı” kitleler ile diyalog kurarak ve etkileşim içinde bulunarak yıllarca iktidarını tahkim etmiştir. Demek istediğim, AK Parti’nin ve Sayın Erdoğan’ın siyasal gücü sadece muhafazakâr bir yaşam düzeninden yana olanlardan gelmemektedir. Siyaset maratonunun ilk kilometre taşlarında Erdoğan ve kadroları, devlet içindeki “müesses nizam” ile çok fazlaca mücadele etti. Yine, birilerine sorsanız, bu ülkede “müesses nizam” diye bir şey de yoktur.

Öte yandan, yine devletin ve ülkenin tek sahibi olduğunu zannedenlere göre bu ülkede zaten hiçbir zaman ne ayrımcılık ne de ötekileştirme uygulanmıştır. Bu bağlamda, dediğim gibi seçimler sonucunda mecliste çoğunluğu sağlayarak birinci olan partilere hükümet kurmalarına rağmen, ülke ve devlet üzerinde yasaların cevaz verdiği hudutlarda “ancak” politika ve hareket serbestiyeti verilmiştir. Bu bağlamda bu topraklarda, ne askerî vesayet ne de jüristokratik vesayet bir “heyuladır”. Bu topraklarda bu saydığımız olmaması gereken anti-demokratik mekanizmalar, 2002 senesi öncesinde siyaset kurumunun içinde hep varolmuştur.

***

Aslında şunu kabul edelim… İster bu kamptan olsun ister diğer kamptan olsun, Türkiye’nin geliş(e)memesi ve değiş(e)memesi veçhesinde dönem dönem içeride ve dışarıda ittifak hâlinde olanlar tarafından devletimiz, sistemin “uslu çocuğu” olması meyanında yönlendirilmiş ve terbiye edilmiştir.

Bu bağlamda, askerî vesayet ile jüristokrasiyi, bu bağlantıların kopmaması için direnç noktaları olarak telakki etmek lâzım gelir. Bugün yirmi birinci yüzyılda Türkiye’de, hiçbir zaman ne askerler ne de yargıçlar ülkenin istikâmetinde belirleyici olmamışlardır demek, abesle iştigal olmak demektir.

 

Öte yandan, AK Parti cephesi ve idealize ettiği Türkiye çerçevesinden de bakarsak, kanımca yolun sonuna gelinmiştir. Sayın Erdoğan ve AK Parti, bu saatten sonra tekrara düşen vaat ve politikalarla Türkiye’de iktidarını tazeleyemez. AK Parti ve Sayın Erdoğan açısından bakıldığında, 2002 sonrası “estirilen rüzgâr” yok, hatta gerilerde kaldı. Demokratikleşme ve Türkiye’yi müreffeh bir devlet yapma sözüyle işbaşına gelenlerin, 2023 senesi itibariyle Türkiye’yi nereye “sürüklediği” ayan beyan ortadadır. Özgürleşme ve daha fazla liberalleşme politikalarının tıkandığı ya da bu düsturlardan vazgeçilme noktasında, AK Parti’nin de nefesinin tıkandığı eş düzlem benzeşmektedir.

Çünkü… TÜRKİYE YÜZYILI sevdasında AK Parti’nin bu ülkede yaşayan “diğerleriyle” hiçbir biçimde duygudaşlığı yoktur. Zaten yoldaşlığı yoktu ama, duygudaşlığının olmaması, Türkiye’yi birlik ve dirlikten epeyce uzaklaştırmaktadır. “Zamanın Ruhuna” istinaden Türkiye’nin içinde bulunduğu 2002 senesi içindeki buhrandan çok iyi yararlanan AK Parti ve Sayın Erdoğan, ilerleyen seçim dönemlerinde amaçlarının “Türkiye Birlikteliği” olmadığını hem sözleriyle hem de uygulamalarıyla ispatlamıştır. Jakoben laiklikten dert yanan AK Parti kadroları, en son tahlilde ne “özgürlükçü laiklik” için çaba sarf etmişler ne de ülkemizin daha liberalleşmesi için “olması gerekenleri” devreye sokmuşlardır. Bu saatten sonra mağduru oynamanın, hani diyorlardı ya iktidar olduk ama muktedir olamadık, inandırıcı hiçbir iler tutar yanı yoktur.

Geldiğimiz noktada dinî saiklerle seçmenden oy istemekten başka alternatifleri de kalmamıştır. Esas ilginç olan nedir, derseniz, her gün yeni bir günde “müjdeler” ile uyanmamız.

Evet, artık bir ‘UYAN’MA- ayılma vakti geliyor ve gelmektedir.

14 MAYIS…

Çok geç olmadan…            

 

Devamı
Nasıl Bir SOL?

Bu seçim döneminde, muhalefet tarafında, yani sol cephede gerçekten de büyük bir heyecan gözlenmekte.

Baharın gelmesiyle beraber sol ideolojik söylemlerde de bahar teması ön plana çıkmakta.

Türkiye gibi ülkelerde sol değerlerle siyaset yapmak veya sol cepheden iktidara yürümek, epeyce meşakkatli bir yolculuktur. Kabullenmek istemesen de ya da görmezden gelmeye çabalasan da, bu Ortadoğu coğrafyasında dinin yaşamların üzerinde büyük bir etkisi vardır.

Sol partilerin alet çantalarına baktığımızda ne/neler vardır? Senelerdir değişmeyen araçlar… Demokrasi, laiklik, hukuk ve benzeri siyasal enstrümanlarla seçmenden ülkenin yönetimini talep etmektedirler.

Özellikle, muhalefete destek veren gazetelerdeki köşe yazarlarının, yazılarının temalarına baktığımda gördüğüm ana tema…

Ülkeye SOL gerek…

Artık Türkiye’yi SOL bir parti yönetmelidir.

O zaman soru şu:

Nasıl bir SOL?

Gerçekten de eğer bir tıkanmanın yaşandığını iddia ediyorsak, değişimi tetikleyecek bir söylem ve harekete ihtiyaç vardır. En son tahlilde iktidar saflarından söylenegelen anlatılara baktığımızda, taşı gediğine koyacaksak daha çok “hamaset kokan” söylemlerin olduğunu görürüz.

Dikkat ediyorsanız Koronavirüs salgınından beridir hem Türkiye kamuoyunda hem de dünya kamuoylarında seslendirilen husus, ülkelerin karşı karşıya kaldıkları “bilinmez/çıkmaz” durum karşısında içe kapanarak daha tutucu tavırlar sergileyecekleri idi.

Gerçekten de Türkiye birkaç yıldır özellikle savunma sanayii alanındaki atılımlarıyla göz kamaştırıyor.

*  *  *

Belki de cumhuriyet tarihi bağlamında hayata geçirilmediği kadar savunma sanayii alanında atılımlarımız var. Bu durum gerçekçi bakıldığında desteklenmelidir. Türkiye’nin bulunduğu jeo-politik ve jeo-stratejik konumunu göz önüne aldığımızda, ülkemizin milli güçlerinin her daim dinamik ve caydırıcı potansiyele haiz olması gerekmektedir.

Öte yandan…

Şunu da kabul edelim… Türkiye’de işler “tıkırında felan” da gitmemektedir. Enflasyonu gizlemeniz veya perdelemeniz, içinde bulunduğumuz dönem açısından gülünç kaçmaktadır. Bugün ülkedeki makroekonomik veri sepetine bakarak, ülkemizin orta vadede nasıl bir tablo sergileyebileceğini zaten konunun uzmanları izah etmekte.

Zaten senelerce cevaplanamayan husus şuydu: Türkiye ekonomik olarak büyürken, bu genleşmeden vatandaşların refah payı açısından faydalanamaması idi. Hiç kendimizi kandırmayalım… Son dönemlerde hem emeklilere hem de asgari ücretle geçinmek zorunda bırakılan “geniş kitlelere” yapılan zamlar, daha çok palyatif önlemler. Türkiye’de sıkıntı daha çok parasal işlemlerde yaşanmakta. Geniş kesimlere yapılan “nominal ödemeler”, piyasada/pazarda, reel fiyatlarla karşılaşınca pek fazla bir “değer” ifade etmiyor. Türkiye’de en büyük banknotun (200 TL) bile alımgücünün “hiçbir şey” ifade etmemesi…

*  *  *

Hayatını alın teriyle idame ettirmek zorunda olan kitlelerde arayışa neden oluyor. Bugün ağır sanayide olsun, daha küçük ölçekli işletmelerde ve dahası yaşamını ücret/maaş geliriyle devam ettirmek mecburiyetinde olan emekçi kesimlerde yaşamlarını düzene koymak ve dahası geleceklerinden emin olmanın tek geçer yolu siyasal araçları etkin kullanmalarına bağlıdır. Zaten sol partilerin özelliklerine baktığımızda, esas uzmanlık alanlarının hitap ettikleri işçi sınıfının haklarını ve yaşam standartlarını bir üst düzeye çıkarmak olduğunu görürüz.

Gerçekten de Avrupa’daki sokak gösterilerine baktığımızda, bir kaynayışın olduğunu ve halkların da bir arayış içinde olduklarını iddia edebiliriz. Şu iddiaya artık katılmak mümkün değildir. Macaristan’da Orban iktidarının son seçimden zaferle çıkmasından hareketle sağcı politikaların hız kazanarak toplumları koyu bir karanlığa sürükleyeceğidir.

Bugün, üzerinde durmamız gereken unsur… Sağ partiler değildir. Sağ ideolojilerin vatandaşlarını koyu bir karanlığa sürükleyip sürüklemeyeceği değildir. Sorun şudur… Neden, bunca olumsuz gelişme ve hadiselere rağmen toplumlar, seçmen-vatandaşlar, teorik olarak kendilerini refaha ve gönence ulaştırabilecek siyasal parti ve liderlerine meyletmek varken, yurttaşlarının etnisitelerini ve dinî aidiyetliklerini kullanan kasabavari politikacıların peşine takılmaktadırlar?

*  *  *

İşte bu yüzden soruyorum:

NASIL BİR SOL?

Dediğim gibi “teorik ve kavramsal çerçeveden” bakıldığında, toplumların tecrübe ettiği hem mikroekonomik hem de makroekonomik sorunlar veçhesinde sorunun kaynağına inerek, sorunu çözebilecek alet çantası sol partilerde ziyadesiyle bulunmaktadır.

Türkiye’de sorun, sol bir partinin tek başına iktidara gelememesidir. Tek başına iktidara gelebilecek fırsata sahip olamamasıdır. Cumhuriyet Halk Partisini dışarıda bırakırsak, bugün kendilerini siyaset kurumu içinde “solcu” diye takdim eden partilerin en büyük açmazı ya da talihsizlikleri, “kitle partisi” olamamalarıdır.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin ülkemizdeki yeri ayrıdır. Bir kere CHP, kitle partisidir. Öte yandan, ulu önder Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN bizzat kendisinin kurmuş olduğu bir parti olması ve cumhuriyetin ülke sathında kök salmasında en birinci faktör olması, CHP’yi toplum nazarında her daim bir seçenek partisi yapmaktadır.

Türkiye’de dönem dönem siyaset kurumunu, seçmen inisiyatiflerini, seçmenlerin oy verme davranışlarını sorgulayan ve sonunda da mantıklı bir çıkarıma ulaşamayan ezelden beri muhalif olanların başvurduğu en meşhur retorik, “her toplum layık olduğu şekilde idare olunur” ve “coğrafya kaderdir” cümleleri üzerinedir.

Son senelerde ise en meşhuru “coğrafya kaderdir.” cümlesidir.

Bilinen yazılı tarihten beri İslamiyet’le ve Müslümanlık kimliğiyle harman olmuş Anadolu topraklarında, Cumhuriyet Türkiye’sinde tasavvur edilen nasıl bir SOL?

Coğrafya kaderdir önermesinden yola çıkarsak, Türkiye Sol İdeolojisinin coğrafyayla olan kaderi nedir?

- NASIL BİR SOL?  

Devamı
Demokrasi Oyunu(!)

Seçim tarihinin netleşmesinden sonra artık “iktidara” aday ve seçimi kazanmak niyetinde olanlar açısından geriye…

Kendilerini ifade etmek kalır.

Çok gülünç bir durumdur!

Ne ki aylar geçmiştir, yıllar geçmiştir…

Bunca zaman kendilerini anlatamamışlardır!

Gel gör ki…

Sayılı gün içinde… Partilerinin misyonlarını ve hedeflerini öyle bir anlatacaklardır ki…

Sen de “tıpış tıpış” sandığa giderek, reyini kendisini öyle güzel anlatan aslan parçasına vereceksindir.

Bir başka gülünç durum da… Cumhurbaşkanlığına aday ya da çok fazla parlamenter elde etmek isteyen kişinin/siyasal partinin “seçim bildirgesi” yayımlamasıdır.

İşte zurnanın “zırt” dediği yer burasıdır:

Seneler önce bu minvalde bir köşe yazısı yazmış idim, bu yazıda, alan çalışması yapan bir anket firmasının sahibinin çok manidar şu cümlesine yer vermiştim:

“Seçmeni liderlerin söylemleri ve inandırıcılıkları etkiler. Yoksa partilerin beyannamesini halkın %1’i dahi açıp okumaz.”

Gerçekten de haklıydı anket şirketi sahibi…

Sizce de şunca seçim badireleri atlattık kaç seçmen bu özenle ve itinayla hazırlanmış “seçim beyannamelerini” okuyarak…

SANDIKTA SON KARARINI vermiştir?

İşte böyledir bizim buralarda, memleketimizde “demokrasicilik oyunu”…

Öyleyse bize düşen dilek:

Şansınız bol olsun!

 

Devamı
En Büyük Yıkımlardan/Yokoluşlardan Bir Tanesi: Kin ve Nefret Söylemi

14 Mayıs seçimleri yaklaştıkça iktidar sahibi olmak isteyen grupların mücadelesi de şiddetlenmekte.

Cumhuriyet Halk Partisi ve paydaşlarının oluşturduğu birliktelik, Türkiye’ye “nefes aldıracağını” muştulamakta.

- TÜRKİYE YÜZYILI

- İKİNCİ YÜZYIL

Baksanız, gerçekten de albenisi çok güzel laflar ve cümleler. Öte yandan, rotayı belirlemek ve güzergâh üzerine harekete geçmek, arzulanan yere insanlığı/insanlarımızı ulaştırır mı?

Yeryüzünde yaşam zıtlıklardan, birbirinin yekdiğerinden sürdürülmekte ve insanlar bu doğrultuda “bir anlam arayışı” içinde olup huzur ve saadet peşinde koşmakta.

Son tahlilde, mevzumuz siyaset olduğundan ve yakın bir zamanda Cumhurbaşkanlığı seçimini gerçekleştireceğimiz için, aklımız ve fikrimiz politik atraksiyonlara kilitlenmekte.

Siyaset neden yapılır? Sanırım, bu soru üzerinde Türkiye’de de çok fazla durulmuştur. Veya bu soru çok fazlaca sorgulanmıştır. Normal şartlar altında “siyaset/siyaset kurumu” olmadan, ülke/devlet idare edilemeyeceğine göre, öncelikle memleketimizde siyasete bakışın berrak bir biçimde netleşmesi ve politikaya atılacak kişilerin “siyaset yapmaktan” ne anladıkları tartışmaya mahal vermeyecek formda ortaya konmalıdır.

Ülkeler insanlardan oluşur. İnsanlar olmadan ve insanların hayat verdiği cemiyetler, cemaatler olmadan, topluluklar olmadan ne devletler ne de ülkeler kendi başlarına bir mana ifade edebilirler. Doğal olarak insanlar farklı huylarla ve karakterlerle “yaratılmışlardır”.

***

Dünyada milyarlarca insan var. Bu hâl üzeriyken bu insanların renkleri, dilleri ve dinleri de farklıyken, bu insan topluluklarından tek bir terkip davranış beklemek ya da tek bir düşünceye iman etmelerini beklemek, normal midir?

21.yüzyılda bence, gelişen veya gelişmekte olan ya da az gelişmiş ülkelerin/toplumların önünde en büyük barikat “hoşgörü eksikliği” ile “farklılıklara tahammül eksikliği” görünmektedir. Çokkültürlülük ve çokseslilik, demokrasiyle yönetildiğini iddia eden ülkelerin bence en önemli “yumuşak karnı” olmalıdır.

İnsanları veya bireyleri mermer gibi tek bir tona indirgeyemezsiniz. İnsanlar, birey olmanın şuuru içinde ait olduğu toplumun huzur ve güvenliği ile birliğini ve dirliğini tehlikeye atmadığı sürece, “hür insan olmanın” ayrıcalığıyla hareket ederek düşünce de üretmelidir ve aynı zamanda bunu kamuya açık alanlarda serdedebilmelidir de.

Öte yandan, bir toplumu dip dalgası misali yavaş yavaş ve çaktırmadan yıkacak ve ortak mefkûreden uzaklaştıracak en büyük bela…

KİN VE NEFRET’tir.

Nefret söyleminin dünyada ne büyük acılara yol açtığı, binlerce ve milyonlarca insanların aklını sapkınca ideolojilere ve düşüncelere kiraya veren despot yöneticiler yüzünden yaşamlarından oldukları bir vakıa iken…

Sırf güzel günler için… Yani, siyasette mevzi yenilemek için, koltuk değiştirmek için, aslında dertlerinin vatan-millet-yurttaş olmadığı, sadece kendi hırslarının ve ihtiraslarının tatmin edilmesine yönelik bir irade içinde olanların aymazlıkları adına toplumları, masum insanları ateş çukuruna atmak…

En büyük İHANET’tir.

Irkçılık, ayrımcılık, yabancı düşmanlığı, farklı dinde ve mezhepteki vatandaşlara kin ve nefret nazarıyla yaklaşmak ve bu gruplar üzerinden siyaset üretmeye meyletmek…

Ait olduğumuz uygarlığı ve dini mensubiyeti ayrı tutarak…

Tüm İNSANLIĞA yapılan büyük bir İHANET’tir.

Nefret söylemi ve senin gibi olmayanlar üzerinden diğerlerine kin duymak, diğerlerini yabancılaştırmak “arınılamayacak” büyük bir marazdır.     

Devamı
Seçimi Dindarların İradesi Belirleyecek

Seçimlere artık sayılı günler kaldı.

Millet ittifakı cephesinde vuku bulan amansız rüzgâr, “şimdilik” duruldu gibi…

Pekâlâ, muhalefet cephesinin iddiası, seçimi almak.

Muhalefet tarafından bakıldığında her şey onların lehine gibi gözükmekte.

Ekonomik veriler…

Sosyal huzursuzluklar ve birçok yaşama dokunan vaka ve gelişmeler, başını Cumhuriyet Halk Partisi’nin çektiği muhalefet yapısını seçimi “şimdiden” kazandıklarına inandırmış vaziyette.

Muhalefete demir atan kesimlerin belki de idrak etmedikleri husus, Türkiye’deki seçimlerin ve seçmen davranışlarının otomatiğe bağlanmış olmamasıdır.

Sol partiler veya sol cephede konumlanan cumhurbaşkanı namzetlerinin alet çantasında ne var?:

-Laiklik,

-Özgürlük,

-Demokrasi,

-Eşitlik,

-Hakça paylaşım,

-Kamuculuk,

-Anayasa, Hukuk Devleti,

-Ve daha birçok sivil temelli insan hak ve hürriyeti.

Tamam da bunun ile seçim alınamayacağını sol partiler daha ne kadar daha deneyimleyecekler?

21 yıllık Erdoğan yönetiminden artık usanmışmış millet! Tamam da muhalefet elinde bulunan bu değerlerle seçimi nasıl çantada keklik görüyor?

Anketlere bakıyorum, çoktan Millet ittifakı ipi göğüslemiş bile. Yine, özellikle, Kürt seçmenler/vatandaşlarımız üzerinden seçim opsiyonları yapılıyor.

HDP üzerinden siyaset yürüttüğünü zannedenler, HDP Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nu destekleyecekleri yönünde bir tavır takınınca, tüm Kürt seçmenler/yurttaşlar Millet ittifakına, yani Sayın Kılıçdaroğlu’na mu oy verecek?

Siz öyle zannedin…

Kürt seçmenlerin, özellikle muhafazakâr Kürt seçmenlerin kahir ekseriyeti, reyini Erdoğan’a verecek.

Sanırım, hesaplama yapanlar ya da seçime yönelik analiz çalışması yapanlar, bu hakikati göremiyorlar.

Sağ seçmende, sol partilerin öne sürdüğü siyasi söylemlerin fazlaca bir karşılığı yok gibi.

Dinin siyasete alet edilmesi evet hiç doğru değil. Ama siz siyasi partiler tarafından olaya bakıyorsunuz.

Gerçekten de etraflıca üzerinde durulması gerekiyor: Demokrasi diyerek, laiklik diyerek, hukuk diyerek, daha fazla insan hak ve hürriyetleri diyerek…

Hayatını dinin emirlerine göre düzenleyen kesimlerden oy alma şansınız, “yok bile!”

Böyle olunca da ne oluyor?

Tahkir ve aşağılama…

Sol ideolojik felsefeyle yaşama değer verenlerin istekleri ve arzuları karşılık bulmayınca…

Toplumu yargılamaya başlıyorlar.

E ne yapalım yani,  adam dine göre yaşama anlam katıyorsa “yok mu sayalım”?

Eski siyasetçilerimizden merhum Demirel’in bir zamanlar başörtüsü talebinden ötürü kızlarımıza yallah Arabistan’a dediği gibi mi yapalım?

Solcular sever bu tavrı!

Devamı
Türkçe Fakiri Türk İnsanı

TÖMER(Türkçe Öğretim Merkezi), ülkelerin ders kitaplarında kullandıkları kelime sayılarını karşılaştıran bir araştırma yapmış. Elde edilen bulgular, gerçekten de Türk gencinin/yetişme çağındaki evladlarımızın özdilini kullanabilme becerisi açısından çok manidar.

Bu bağlamda, TÖMER’İN yaptığı araştırma sonucunda ortaya çıkan ülkesel bazlı sonuçlar şöyle:

ABD’de ders kitaplarında kullanılan/mevcut sözcük sayısı 71.681 iken;

Almanya’da ders kitaplarında kullanılan/mevcut sözcük sayısı 70.400 iken;

Japonya’da ders kitaplarında kullanılan/mevcut sözcük sayısı 44.224 iken;

İtalya’da ders kitaplarında kullanılan/mevcut sözcük sayısı 31.762 iken;

Fransa’da ders kitaplarında kullanılan/mevcut sözcük sayısı 30.193’miş.

* * *

Suudi Arabistan’ın ders kitaplarındaki kelime sayısı 13.579. Esas oğlana yani ülkemize geldiğimizde, Türkiye’de ders kitaplarında “sadece” 7.260 sözcük/kelime kullanılıyormuş.

Gerçekten de anadilimiz bağlamında içinde bulunduğumuz durumu, kelime olarak ancak “fecaat” karşılayabilir.

Ara sıra bu hususlarda elimden geldiğince bir şeyler çiziktirmeye çabalıyorum. Sonuç olarak “dilbilimci” değilim. Yine, Türkçe öğretmeni de değilim.

Buradan şuraya varmak mümkün: Kültürel olarak çoraklaşmanın yaşandığı ifade edilebilir.

Artık ezber bir söylem olacak ama yapabilecek bir şey yok: Yeni dönemin ülkeleri işgal yöntemi, bu minvalde kültürel yozlaşmayla kotarılmakta.

Emperyalizmin, “ulus devletleri” hedef alması, yine böyle güçlü bağları olan milletleri çok fazla çaba sarf etmeden “sisteme entegre” etmelerinin en başat yolu, konvansiyonel olmayan psikolojik savaş yöntemleriyle olmakta.

Bu paralellikte ilerlersek, bir milleti ve devleti vareden en önemli faktörün, o toplumun “milli değerleri” olduğunu şıpından söyleyiveririz.

Yazı, belki biraz dallanıp budaklanacak, affınıza sığınacağım.

* * *

Geçenlerdeki bir yazısında (17 Ocak 2023) sabah gazetesi yazarı Sayın Haşmet BABAOĞLU, gençlerin meslek ve üniversite ilişkisine değinen bir yazı kaleme almış ve bu bağlamda gençlerin meslek tercihi açısından arada derede kalmışlıklarına yorumda bulunmuştu.

21.yüzyıl dünyasında artık her şey “dijital tabanlı” işlemekte. İş dünyasının çalışanlardan beklentileri de değişmekte. Bu bağlamda, Z Kuşağı diye adlandırılan teknolojiyle göbekten bağımlı genç kitlenin de çalışma yaşamından beklentileri farklılaşmakta.

Yabancı dil bilmek ve özellikle İngilizceyi deyim yerindeyse “akıcı/su gibi” konuşmak-yazmak-dinlemek(anlamak)-okumak, olmaz ise olmazların en başında gelmekte. Demek istediğim, yabancı dil bilgisi bakımından İngilizce artık “cepte” olmak zorunda. Bu bağlamda, iş dünyasında hayalleriyle eş düzlemde bir pozisyon ve kariyer hedefleyenler açısından ikinci ve üçüncü yabancı dillerin bir kaldıraç bağlamında heybeye ilave edilmesinin önemini, hiç söylemiyorum bile.

Evet, belki yazı az-biraz hercümerç olmuş olabilir. Sanırım, şunu herkes kabul edecektir:

Bir kişi anadilini çok iyi bilmeden, anadilinde kendini “çok iyi bir biçimde” ifade edemeden, ve dahası anadilinin inceliklerine yetkin olmadan, Türkçe gibi zengin bir dilde asgari sözcük sayısında iletişim ve diyalog kuramadan…

Dünyayla nasıl etkileşim hâlinde olacak?

Bu raddede zengin bir dilde bile yeterli kelime haznesine sahip olamayan bir kişinin (gencin diyelim), farklı bir kültürden dile nasıl hâkim olacağını varın siz düşünün!

* * *

ANADİLİNE hâkimiyet gerçekten de sadece bu paralellikte gelecek ve iş yaşamına da indirgenemez.

Dilimiz, bizim zenginliğimiz.

Kültürümüzün ve gelenek ile göreneklerimizin nesillerden nesillere aktarımı, ancak zengin bir dil havzasıyla mümkündür. Gençlerimizin cari dönemde sahip oldukları yaşam standartlarından memnun olmadıklarına, yazılan köşe yazılarından ve yapılan alan araştırmalarından vakıf olabiliyoruz.

Sosyal medya mecralarında kullanılan dile baktığımızda, zaten genç neslin dilimizle olan, Türkçemiz ile olan imtihanını da görüveriyoruz. Fotoğraf ve anlık ileti paylaşımının yapıldığı sosyal medya mecralarında, kullanılan Türkçe gerçekten de “içler acısı” bir düzeyde.

Tarzancadan hallice bir İngilizce ve yine bununla karıştırılarak kullanılan kısaltmalarla dolu “Türkçemsi” bir şey…

Çok uzatıyorum sanırım…

Eğer bir genç kendini donanımlı olarak yaşama hazırlayacaksa kendi dilinde yetkin olmak zorundadır. Anadilini iyi konuşmak ve yazmak durumundadır. Üşenmeden ve yılmadan sözcüklerin tam hâlini kullanmalı ve yersiz bir biçimde absürd kısaltmalardan uzak durmalıdır.

İş yaşamında iyi bir kariyer ve beklentilerin karşılanması, sadece “torpille” ve “şansla” elde edilebilecek bir şey değildir.

Gençlerimize, memleketimizde vuku bulan olumsuz şeylerden uzak bir hedef ve dava tayin etmek, bizlerin ellerinde.

Bugün, Türkiye’de “nepotizm” ve “iltimas” bir yerlerde “köşe kapmak” için tek yolmuş gibi aksettirilse de, bunun sürdürülemeyecek bir şey olduğunun da izahı, yine biz yolu yarılamış amca ve abilerde olduğu bir gerçek.

Eğitim, ne dönem olursa olsun, “sınıf atlamanın” ve “arzuladığın bir yaşam standardının” yasal yollardan elde edilmesinin vazgeçilmeyecek anahtarıdır.

TÜRKÇEMİZİN her boyutta (okuma, yazma, konuşma) hakkını verirsek diğer kültürel etkileşim süreçlerinde de zorlanmadan hedeflerimize ulaşırız, diye düşünmekteyim.    

Devamı
Her Şeye Rağmen Sayın Erdoğan Tekrar Devletin Başına Gelir Mi? Yanarım Yanarım Böyle Muhalefete Yanarım!

Deprem felaketinin gölgesi altında 14 Mayıs tarihinde, Cumhurbaşkanlığı seçimini tecrübe edeceğiz gibi.

Her ne olursa olsun, CUMHUR İTTİFAKININ seçime/seçimlere(hem cumhurbaşkanlığı hem de milletvekilliği seçimlerine) muhalefet cenahından daha dinamik girebileceğini “iddia” edebiliriz.

Gerçekten de…

Tüm yaşananlara bakıyorum. 6 Şubat tarihinde Kahramanmaraş merkezli bir asrın zelzelesine maruz kalıyoruz. Gerçekten de çok büyük çaplı bir felaket. Tahmin edilemeyen ve öngörülemeyen boyutta memleketimizi tarumar etti.

Öncesinde, Türkiye’de hem ekonomik alanda hem de siyaset kurumu içinde bir sıkışıklık ve daralma söz konusu idi. Toplumun dar gelirli kesimlerinin aylarca süren protestoları…

Alımgücünün düşmesi… İşsizlik… Görünürde ekonomi büyürken bundan toplumumuzun tüm kesiminin etkilenmemesi… Hanehalklarının harcama güdülerinin değişmesi…

Açlık… Yoksulluk… Yoksunluk… Adaletsizlik… Eşitsizlik… Hukuksuzluk… Geleceğe güvenle bakamama… Umudun/umutların yitirilmesi…

Toplumsal eşitsizliklerin yaşamın her zerresinde kendine alan bulması… Kadına karşı takınılan riyakârca tutum ve tavırlar… Kadın cinayetlerinin önlenememesi…

Daha birçok dünyevî sorun ve sıkıntılar… Yazsak ne olacak?

Şunu kabul edelim… 6 Şubat öncesinde, Türkiye’de pespembe bir yaşam tablosu yoktu. Bunu, ideolojik bagajlarımızdan kurtulmadan görebilmenin de imkânı yok.

21 yıllık kesintisiz iktidar olmanın verdiği “istikrar” mı ya da artık “birlikte yönetişimden uzaklaşmanın” kaçınılmaz sonucu mu?

Türkiye’de bir “değişim rüzgârı” estirilmeye çabalanıyordu.

Heyhat…

Deprem oldu, siyaset yapmayın deniliyor. Ki ne denirse densin, yaşam reflekslerinden kaçınmanız hatta uzak durmanız “mümkün” değil.

Ülkemizde serdedilen bunca olumsuz hadise ve gelişmelere rağmen, muhalefet safında bulunan siyasî partilerin bir araya gelerek “VOLTRAN”ı oluşturamamaları…

Daha ne kadar daha tevil götürecek? Yahu yapmayın… Değerli yorumcular, kendilerini aydın(münevver) zannedenler… Görmüyor musunuz, muhalefet cenahının tüm olumsuz ve karanlık atmosfere rağmen…

Sadra şifa veremediğini!

Böyle bir muhalefet ittifakı olur mu Allahaşkına? Seçim tarihi ilan edildikten sonra, şunun şurasında seçime ne kadar bir hazırlık takvimi kalıyor?

GÖRÜNEN KÖY KILAVUZ İSTEMEZ!

Bazen ben böyle ters köşe şeyler karaladığımda tepki alıyorum. Romantizm! Siyasette, romantizm ile ne kadar bir mesafe alabilmeniz mümkün?

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), anamuhalefet partisi… Azınlıkta kalan muhalefet partilerinin, anamuhalefet partisi üzerinde baskı oluşturması ne kadar ussal? İYİ Parti (İP) Genel Başkanı Sayın Meral Akşener’in uzun süreden beridir demokratik ve politik teamülleri yerle yeksan eden siyasî davranışları, takındığı tavırlar ne kadar amaca giden yolda akılcı!

Yine, aylardır, CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, ittifak yolunda adaylıktan vazgeçmediği için eleştiriliyor. Tamam, haklı olabilirler. Ben de ara sıra yazılarımda Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun doğal bir lider hüviyetine haiz olmadığından hareketle Sayın Erdoğan ile girişilecek bir yarışmada, başarılı olamayacağına kaniyim.

Tamam da… Siyaset, sıradan insanların oturdukları yerlerden ahkâm kesmelerine göre mi yönlendirilecek? Sayın Akşener, Sayın İmamoğlu’nu cumhurbaşkanlığına aday gösterirken ve ısrarla arkasında dururken hiçbir absürtlük yok ama vaka Sayın Kılıçdaroğlu’nun adaylığına geldiğinde…

Ama… Fakat… Lâkin ile başlayan satırlar ardı sıra diziliveriyor.

Değerli okuyucular…

Seçmen…

Vatandaş…

Hayata tutunmaya çabalayan insanlar…

Somut şeyler beklerler. Hayal peşinde koşarlar ama hayal satmanın eninde sonunda sukut-u hayale neden olabileceğini de bilirler.

Tekraren ifade ediyorum…

GÖRÜNEN KÖY KILAVUZ İSTEMEZ.

Farklı toplumsal segmentlerden meydana gelen muhalefet oluşumunun aylardır bir isim üzerinde mutabakata varamaması, neden toplumun fikir serdeden kesimlerinde rahatsızlığa yol açmıyor, anlaşılacak gibi değil.

 

Daha önceki yazılarımda bazı sakil kalan durumlara değinmiştim. Bunlardan birincisi ve en önemlisi, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun genel merkezinden azade hareket etme serbestliğiydi.

Ne oldu? Sayın İmamoğlu, Sayın Akşener’den aldığı yüreklendirmeyle- etik mi değil mi siz karar verin- Türkiye’nin çeşitli büyük kentlerinde bir “siyasi partinin genel başkanı” gibi mitingler düzenledi. Bu dönemde Sayın İmamoğlu’nun titri ne idi? İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı…

Hani Millet İttifakı açısından sürekli bir şey dillendiriliyor:

Feragat ve fedakârlık… Cumhurbaşkanlığı makamından feragat edecek Sayın Kılıçdaroğlu ve aynı zamanda gelecek dönem için bu zamanda yapacağı fedakârlıklar ile CHP Genel Başkanlığı koltuğunu da Sayın İmamoğlu’na teslim edecek…

İşte bu ahval ve şerait içinde muhalefet partileri, umutsuzluk ve karamsarlık içindeki insanlarımıza bir nebze de olsa…

[1]SADRA ŞİFA VERECEK..! Verebilecek… Verebilecek mi?

Bu hususu, seçmenlerin ferasetine değil, siz değerli okuyucularımızın “ferasetine” sunuyorum.

   

 


[1] Gönlü, yüreği rahatlatmak, ferahlatmak.

Devamı
Çok Acil Aranıyor: Rikkat!

Yaşadıklarımızdan ders almak zorundayız…

İnsanoğlunun en büyük zaafı, travmasal hadiseler sonrasında bile yaşamına kaldığı yerden “hiçbir şey olmamış” gibi devam etmesi.

Deprem büyük bir felaket.

Bu konuda kimsenin şüphesi yok.

Beşer olarak doğada yaşam sürdürdüğümüze göre, doğanın kurallarına göre hareket etmek durumundayız.

Bazen, demek ki istediğiniz kadar “ileri ve yüksek” teknolojik devrimlere imza atın ama doğanın yıkıcı ve yerle yeksan eden gücüne eşdeğer bir hayat düzeni tesis edemeyince…

Öngörülemeyen şeylerle karşılaştık oluveriyor, yaşanan tabiat hadiseleri…

Bilimsel ve ilimsel faaliyetler içinde olup da bu birikimli değer yaratan gelişmelerden “hayat sürdürmek” noktasında faydalanamayınca, çaresiz kalınan her vaka dinî açıklamalarla izah edilmeye çabalanıyor.

Çalışıp çabalayacağız.

Şu bir gerçek…

İnsanlar belki de farkında olmadan, istemsizce yine fani yaşamlarının hayhuyuna ram olacaklar.

Gülüp neşeleneceğiz…

Gezeceğiz… Kitap okuyacağız… Dizi ve sinema izlemeye devam edeceğiz… Çünkü, insanın donanımı belli bir zamandan sonra, başına gelenleri belleğine yedekleyip, reset düğmesine basarak yaşam koşuşturmacasına kendisini teyelleyiveriyor.

Yapıp ettiklerimizde eğer orta ve uzun vadede yaşanabilecek menfi ve olumsuz gelişmeleri nazariyeye almadan hareket edersek, bundan sonra her doğa temelli hadiselerden sonra da, şimdi yaşadığımız akıbete benzerlerini tecrübe etmeye devam edeceğiz.

***

Bizim gibi geleneksel toplum olmanın karakteristik niteliklerini yaşamının her zerresine nakşeden milletler, nedense yaşananları duygusal boyutlarıyla değerlendirme cihetine giderler.

Son yaşadığımız KAHRAMANMARAŞ merkezli yıkıcı zelzeleler nihayetinde de toplumumuz şuur kaybı ve akıl tutulması yaşadı. Karşılaştığı tabloyu, ya kendi yaşam öğretileriyle ya da mensup olduğu cemaat/cemiyet değerleriyle “okumaya meyletti”.

Gerçekten de Kahramanmaraş merkezli zelzelenin üzerinden üç haftaya yakın zaman geçti…

İnsanımız; Türkiye Cumhuriyeti’nin birer onurlu yurttaşları, deneyimlenmiş büyük acıyı unutarak, yine kin ve nefret ile nifak tohumu ekimlerinin albenisine kapılarak, özellikle sosyal medyayı soluk alınamayacak bir hâle getirdiler.

Aklı başında bazı yorumcuların analiz ve tespitlerine ben de katılıyorum: Toplum içine döşenen bölücü ve yıkıcı fay hatlarıyla nasıl mücadele edeceğiz, bil(e)miyorum.

Yahu gerçekten de dünya baronlarının bizim için çok fazla taktik geliştirmelerine gerek yok. Şunu kabul edelim, emperyalizm bu topraklarda ne huzur ister ne refah ne de barış ile çevresine çarpan etkisi yapan bir devlet/ülke.

***

Depremden beridir sayısızca komplo teorisi diyebileceğimiz açıklamamalar yapılıyor. Evet, deprem bir doğal afettir. Doğal afet bölgelerinde, bilim insanlarının açıklamalarını ve ikazlarını dinlemek ve dikkate almak durumundayız.

Yerbilimci insanlarımızın uyarıları doğrultusunda yerleşme ve imar ile bir düzen kurmak mecburiyetindeyiz.

Hani diyorlar ya, alanında söz sahibi deprembilimci/yerbilimci/jeofizik insanları, bizler şu kadar yıldır depreme bahse olan yerler/bölgeler için uyarılarımızı yaptık ama maalesef sözümüzü dinletemedik.

Bence, gelecek dönemlerde/gelecek dönemler için, sosyolog, psikolog ve siyaset bilimcilere de “kulak kesilelim”.

Çünkü, tıpkı yapılan çürük binalar gibi ya da sırf dünyevî zevkimiz yani daha fazla maddiyat için inşa ettiğimiz binalardan çaldığımız malzemeler gibi, değer yargılarımızdan ve birbirimize yaklaşma yeteneğimizden de çalıyoruz…

Çok acil insan hasleti aranıyor:

RİKKAT.      

Devamı
Deprem Sonrası... Kayıtta Kalsın...

DEPREM…

Bir doğal afet olduğuna göre toplumsal dayanışmayı öngörür.

HAYAT…

Normalleşecektir. Sanırım, yaşamın “normalleşmesi” çağrılarından rahatsızlık duyanlar var.

Pekâlâ yaşamlarımızı kaldığımız yerden devam ettireceğiz. Ettirmek zorundayız. Şu bir gerçek hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Tabii buradan, konfor alanlarımızdan olanbitenler hakkında yorum yapmak, sanırım ancak “klavye kahramanlığı” oluyor.

Her şeyin “normalleşmesi” gerçekten de epeyce bir zaman alacak. Bu dönemde kaçınılması gereken en elzem husus, deprem bölgesindeki insanlara “akıl vermektir.” Buradaki insanlarımız da yaşamlarını devam ettirmek mecburiyetinde olduklarını biliyor olmasına biliyor ama dediğim gibi zaman…

Siyaset yapmayın diyorlar…

Bu cümle için bir “yorum” yap-a-mıyorum.

Kanımca…

Bölücülük yapmamak, ırkçılık yapmamak gerekiyor.

Değerli okuyucular,

Politikacılar, uğraş alanları gereği siyasi söylemde bulunacak. Siyaseti bu minvalde “berbat bir şey”, “kötülüklerin anası” gibi sunmak, bence arızalı bir kafa yapısının ürünüdür.

SİYASET-POLİTİKA…

Hayata ve insana “yön verme” sanatıdır. Siyaset yapmadan, siyasî aksiyonların içinde olmadan, Allahaşkına nasıl hayatî kararlara imza atacaksınız?

Burada önemli olan…

Neyi nasıl yaptığınız ve…

Üslûbunuzun seviyesi. Siyasetçiler, ağızlarından çıkan kelamlara azami derecede dikkat edecekler.

 

Esas üzerinde durulması gereken bence başka nokta…

“Değerler”…

Gelenek ve görenekler…

Tutum ve tavırlarımız…

Zaten artık ahlâk için bir şey söylemeye gerek görmüyorum, işte görüyoruz ahlâk unutulunca neler oluyor!

Toplumumuzda kendince yer edinmiş/tutmuş “aydın” diye geçinen insanların ağızlarından çıkan kelimelere/cümlelere, kalemlerinin sarf ettikleri kelamlara çok fazla ehemmiyet göstermeleri gerekir.

Bakıyorum da…

Bir kesim var; işte köşeyazarı, yorumcu, analiz yapan ekran yüzleri, Cumhuriyet Halk Partisi ile Sayın Recep Tayyip Erdoğan’dan daha fazla uğraşıyorlar.

Uğraşıyorlar dediğim, yıkıcı minvalde…

Bakın, Türkiye’de yıllar geçse dönem ve devir değişse de, ezberlerimizden bir türlü vazgeçemiyoruz. Yıllardır insanların dikkatine sunulan ne?

“Halktan uzak olmak!” “Cumhuriyet Halk Partisi halktan uzak bir parti…”, demek…

En başta belirttiğim üzere, bölücülüğe ve dinsel mezhepçiliğe isteyerek ya da masumane bir biçimde yol vermektir.

KİN ve NEFRET…

NİFAK TOHUMLARI…

RÖVANŞ…

ÖÇ ALMAK…

KUTUPLAŞMA ve SAFLAŞMA… İDEOLOJİK BAĞNAZLIK…

Bu olumsuz duygularla/hislerle bizlerin…

Ne 2023’ü…

Ne 2053’ü…

Ne de 2071’i…

Kenetlenerek karşılamamız mümkün değildir.

 

İşte bu siyaset değildir. Oturduğumuz yerlerden kâh bilgisayar başından kâh davet edilen tv mekânlarından ağzımızı köpürterek olumsuz duygudurumlarının dağılmasına aracı olduğumuzda, ne milletimizin ne de devletimizin iyiliğine çalışmış oluruz.

Bu ülkede yıllarca değişmeyen bir başka mesele de…

Birbirimizde olmayan “şeyler”den( mal ve mülk, lüks eşyalar vb.) ve olumsuzluklardan hayata tutunma ve yaşam içinde mutlu olma dayanaklarıdır.

Solcular sağcılardan haz etmemiştir. Solcular sağcıların düşüncelerini ve ileri sürdükleri fikirleri “gericilikle” ve vatan düşmanlığı ve hainliğiyle yaftalamıştır…

Sağcılar da solculardan memnun olmamışlardır. Solcuların düşüncelerini küfür olarak telakki etmişlerdir.

Uzayıp gider.

Milli ve yerli olduktan sonra kendilerini solcu addedenler de sağcı addedenler de, Türkiye’nin ortak gelecek vizyonuna artı “değer” sağlar.

Mesele, medeni olacağız diye, yüzyıllarca bu coğrafyada varolan geleneklerimizden, kültürümüzden, insan hâllerimizden “yüz çevirmemektir.”

İstediğiniz kadar yaygara çıkarın…

Türkiye’nin konumlandığı coğrafya, İSLAM coğrafyasıdır. Burası için, ANADOLU için, kadim uygarlıkların beşiği denir.

Son tahlilde, Anadolu toprağı İslam değerleriyle ve Müslüman insan hâlleriyle yüzyıllara damgasını vurmuştur.

Demek istediğim…

Artık daha fazla ayrışmayalım. İnsanlar “ALLAH-ALLAHUEKBER” dedikleri için rahatsız olmayın…

Dinine ve imanına tutundukları için bu toplumun bir kesimi, bir diğer kesimi tarafından her nevi olumsuz sıfatlanmalarla tanımlanmakta.

Neyse, yazı çok uzayacak. Bitirirken…

İyilik… Hoşgörü… Tevazu… Tahammül… Karşılıklı sevgi ve saygı… Vicdan… Merhamet…

Sizi bilmiyorum ama benim yaşamımda vazgeçmeyeceğim düsturlarım yukarıdaki kelimeler olacak.

  

Devamı
İşte Tam Ânı: Bir ve İri Olma Zamanı

DEPREM…

Şuan ki teknolojik gelişmişlik düzeyi babında tahmin edilemiyor.

Siz, medyada veya sosyal ağlarda yapılan polemiklere bakmayın.

Türkiye’de, benim bildiğim, depremi önceden tahmin edebilecek, demek istediğim nokta atışı yapabilecek bir teknoloji yok.

Yine, şunu kastetmiyorum:

“İşte efendim falanca bölgede falanca ilimizde 30 yıl içinde deprem beklenmekte…”

Zaten, bunlar, artık hem kanıksadığımız hem de ezberlediğimiz bilgiler/cümleler.

Umut ediyorum ki…

DEVLETİMİZ/ÜLKEMİZ, bu doğal afetten de yeniden küllerinden doğacaktır.

Klişe cümleler kuruluyor ve yazılıyor:

Ama gerçekten de bu dönemde, ne denirse densin beklenmeyen, şok kırılmaların olduğu dönemlerde, birlik ve beraberlik çok önemlidir.

Normal günlerde yaşadığımız bazı hususları, böyle olağanüstü dönemlerde dolaba kaldırmamız gerekmez mi?

Kutuplaşma ve saflaşma bozgunculuğundan bana artık gına geldi. Yaşananlar yaşandı ve acımızın şiddeti burnumuzun direğini çatlatsa da, gündelik hayatı devam ettirmek durumundayız.

Geride kalan depremzede yurttaşlarımızın “en temel ihtiyaçlarının” ivedilikle karşılanması, her türlü tartışmadan ve sataşmadan daha kutsaldır.

Kış aylarındayız…

Doğanın çetin şartlarında dışarıda kalan yurttaşlarımızın ihtiyaçlarının tümünün karşılandığı söylenemez.

Yine, anladığımız kadarıyla tüm depremzedelere de ulaşılmış değil. Bundan sonra gündelik yaşamın akamete uğramadan devamı bakımından en önemli husus, sosyal medya platformlarındaki klavye delikanlılığından derhal vazgeçmemiz.

Buradan görüldüğü kadarıyla şuan için en zaruri gereksinim…

Barınma ve…

Tuvalet ihtiyacının karşılanacağı kapalı bir yer…

Umarım…

Öncelikle…

DEVLETİMİZ, bu ihtiyaçların giderilmesi için tüm imkânlarını seferber eder.

Gerçekten de…

Deprem felaketinin yaşandığı zaman açısından…

En azından bazı şeyleri “askıya” alsak…

Söz ola beri gele diye demiyorum:

İster kabul edin ister azımsayın, çok büyük bir felaketi tecrübe ettik ve bu zamanda bile “düşmanın/düşmanların” istim üzerinde olduklarını bilmemiz gerekiyor.

Bilmem, sizler de takip ediyor musunuz? Özellikle, sosyal medyada patronsuz ve özgür gazetecilik yapma derdinde olan mecralarda, yaşadığımız deprem felaketine ilişkin fazlaca video-analiz yayınlandı.

Komplo teorisi diyenler oldu, insanları “aptal olmak” ile itham edenler oldu… Tabii bazı kesimler var; biliyorsunuz bilime “neredeyse” din kadar iman ediyorlar ve kendilerinin sahip olduğu kanının dışına çıktığınızda…

Yani, alışılmış olanı, kurcalamaya başladığınızda cahil ve cühela olduğunuz söylenmekte ve insanların “boş şeylerle” oyalandıkları ileri sürülmekte.

Tabii…

Bu dönemde, çok fazla sayıda “yabancı devletlerden” yardım teklifi alındı ve devletimiz de sanırım uygun gördüklerini ülkemize davet etti.

Bu bağlamda, yabancı devletlerin kurtarma ve arama ekipleri, milletimizin tamamını duygulandıran sahnelere vesile oldular.

Yıkıntıların üzerinde gerçekten de cansiperane bir savaşım vererek, canlarımızın kurtarılması adına ellerinden geleni yaptılar.

Yalnız bu husus, devletlerin bu coğrafyada “emelleri” olduğunu değiştirmez.

Bizler şunu anlayamıyoruz. Bölge içindeki ya da uzak diyarlardaki halkların birbirleriyle bir sorunlarının, düşmanlıklarının olmaması, zor durumlarda birbirlerine nefes olmaları, beni gerçekten de çok duygulandırıyor. Yardıma gelen devletlerin kurtarma ekibindeki insanların Hıristiyan ya da farklı inanışlardan olmaları, onların son tahlilde “sade insan olmaları”, merhamet ve vicdan duygularıyla ülkemizde can kurtarmaları, beni o kadar fazla duygulandırıyor ki…

Öte yandan, “elma ile armudu” birbirine karıştırmayalım…

Devletler, vatandaşlardan terkip ise de…

Devletlere yön verenler nedense vatandaşlar değildirler ya da sözde öyle görünmesine rağmen, perde arkasında uyanık ve agâh olmayı gerektirecek şeyler tertiplenmektedir.

Demek istediğim… Zor dönemdeyiz… Bir olalım iri olalım…

Kutuplaşma ve ideolojik bağnazlık, vallahi de billahi de ülkemizin hiçbir biçimde yararına olmayacak.

Evet, konuşulacak çok fazla mevzu var… İhmaller, zamanında yapılmayanlar…

Öte yandan…

İSTİFA MEKANİZMASININ yine unutulması, ne bileyim kamunun sorumluluğu üzerine alarak af dilemesi/dilememesi…

HESAP VEREBİLMEK…

ŞEFFAFLIK… Ama sanırım, her şeyin bir zamanı var. Bir de şu var, yaşamda “öncelikler” vardır… Yaşama tutunmak ve nefes aldığın sürece “günün/günlerin” getirdikleriyle mücadele etmek.

NOT: Bu süreçte can-ı gönülden, dinlenmeden, uyumadan, yılmadan, yeis’e düşmeden bir canı aramıza döndürmeye çalışan, istisnasız devletimizin ve sivil toplum kuruluşlarımızın tüm fedakâr ve cefakâr personeline şükranlarımızı sunarız.

İYİ Kİ VARSINIZ…      

Devamı
Amerika'yı Yeniden Keşfe Gerek Var Mı?

Cumhuriyet gazetesinin (15.08.2022) tarihli nüshasında, TürkiyeRaporu’nun “Ülkenin gidişatı konusunda ne hissediyorsunuz” anketine yer verilmişti.

Araştırmada katılımcılara, “Ülkenin genel gidişatını düşündüğünüzde sayacaklarımızdan hangisi hislerinizi en iyi şekilde ifade eder” sorusu yöneltilmiş.

Araştırmadan çıkan bulgulara göre;

Yurttaşların %58’i “endişeli”,

Yurttaşların %20’si “umutlu”,

Yurttaşların %10’u “gururlu”,

Yurttaşların %12’si ise “kızgın” olduğunu ifade etmişler.

Araştırmaya göre…

18-24 ve 25-34 yaş grubundaki katılımcılar, en yüksek oranda “endişe” ve en düşük oranda “umut” ifade eden grup olmuş.

Yine 18-24 yaş grubundaki katılımcıların yüzde 65,8’i “endişeli”, yüzde 4,1’i gururlu, yüzde 11,3’ü “kızgın”, yüzde 18,8’i ise “umutlu” oldukları yanıtlarını vermişler.

Öte yandan “büyük resme” baktığımızda…

Küresel ekonominin, gelecek 10 yıl içinde büyük değişiklikler yaşayacağı yönünde öngörüler var.

Küresel istatistiklere göre, Çin’in 2030 yılına kadar ABD’yi geçeceği dillendiriliyor.

Bir başka kaydadeğer gelişme ise, Hindistan’ın küresel ekonomik ligde üçüncü sıraya yükseleceği yönünde.

Hindistan’ın 2006 yılında 949 milyar dolarlık gayri safi milli yurtiçi hasılası (GSYİH) varmış.

2022 yılı itibariyle bu değer, 3 katından fazla artarak 3.1 trilyon dolara ulaşmış.

Pekiî bu gösterişli büyümenin arkasındaki itekleyici güç nedir denirse…

Amerika’yı yeniden keşfe gerek yok.

Bilgi gücü ve genç nüfusunu doğru kanalize edebilmesi. Bakıldığında, son 60 yılda hizmet sektörü, Hindistan’ın GSYİH’nın %55’ine ulaşmış. Telekomünikasyon, yazılım ve bilgi teknolojileri, Hindistan’ın büyümede ana lokomotifleri.

(Özlem Yüzak, cumhuriyet baskılı gazete, 22.07.2022)

Şimdi, bu doneler bize ne anlatıyor?

Takkeyi çıkarıp düşünmemiz gerektiğini, çanlar çalmadan önce önlem almayı elzem kılıyor.

Öte yandan bu verileri “inandırıcı” bulmayanlar olacaktır.

Nasıl ki bir ara…

Muhalefet partileri, kamuoyunun nabzını ölçen anket çalışmalarına “manipülasyon bunlar” diyorlardı…

Çünkü neden?

Hazmedemiyorlardı.

Aynı durum, iktidar cenahı tarafında da saklı. Yapılan ve edilen ne varsa ama doğruyu ya da şeffaflığı açıklığa çıkaracak…

Derhal, reddediliyor.

Türkiye’nin nüfusunun çoğunluğu gençlerden teşkil olmakta.

18-24, 25-34 yaş grubundaki aktif nüfus, endişeli ve gelecekten umutsuz.

O zaman, ekonomik reçete yazmak için yine Amerikan veya uluslararası kuruluşlardan emperyalistlerin güdümünde bir uzmana mı ihtiyaç var?

Hayır… HİNDİSTAN, GÜNEY KORE, vb uzak doğu ülkelerinin yaptıkları ortada…

Üretmeden tüketmek değil.

Tüketebilmek için…

ÜRETMEK.  

Devamı
Yine Yeniden Bize Ne Olmaya "Başladı"?

ÜSTÜN DÖKMEN hoca profesyonelce yürüttüğü meslek alanına yönelik olarak birtakım değerlendirmelerde bulundu.

Ve derhal, eleştiri ve “yıpratma” kampanyasına maruz bırakıldı.

Husus…

Başörtüsü/tesettür giyiminin meslek etiği açısından normal olup-olamayacağı…

Zaten, benim tesettür hususundaki bakış açım bellidir ve beni bağlar, hiçbir şekilde benim fikrim genele “teşmil” edilemez.

Yine, hiç yokken bir “sorun” imal ettik. Evet, hem de kendi elimizce. Artık Türkiye’de kesinlikle “bir başörtüsü” sorunu yoktur.

Öte yandan, Üstün DÖKMEN hocanın açıklamalarından sonra yapılan değerlendirmelere baktım…

Şunu hemen belirteyim, şuan yazacağım cümleler için söylüyorum, Dökmen hocanın fikirleri ne kadar toplumu “kutuplaştırıcı” ise de…

Dediğim gibi ben etik bilimcisi değilim. Üstün hocanın fikirlerinin “kabul edilebilirlik veya doğruluk” testini yapmaya da “hakkım” yok.

Ama geçenlerde gazetelerde gezinirken Türkiye gazetesi yazarı Cem Küçük’ün şu düşüncelerinin (satırlarının) altını çizmişim:

“ (…) Bu şekilcilik anlayışından vazgeçmediler. Aslında bunların kafalarının içinde dindarlara, Müslümanlara nefret var. İslam’a düşmanlık var.

(…) Üstün Dökmen şimdi ‘kastım hakaret değildi’ diyecektir. Ama bal gibi içindeki nefreti kusmuş! Türkiye’nin çoğunluğuna laf ettiğinin farkında değil. Bir de güya insan ilişkileri, insan anlatıyor. Ayıptır. Bence Üstün Dökmen de ortamdan etkileniyor. 2023’te iktidar değişirse, herhâlde Dökmen gidecek ve kamuda görev yapan başörtülü psikolog, psikiyatr ve rehber öğretmenlerin atılmasını isteyecek. İnanın Üstün Dökmen gibiler kutuplaşmayı körüklüyor. Allah’tan toplumumuz bunlara kanmayacak kadar sağduyulu.”

(Cem Küçük, Türkiye Gazetesi (baskılı gazete), 15.08.2022)

 

Yine gördüğünüz gibi…

Yandaş kalemler, olayı mükemmel denebilecek bir maharetle “Müslümanlık” ve “İslam dinine” getirdiler.

Sormak lâzım…

Bu devrandan yana saf tutanlara:

Üstün Dökmen hocayı ne kadar tanıyorlar? Üstün hocanın bu zamana kadar kaç bilimsel makale ve kitap yazdığını biliyorlar mı?

Yine ne kadar konferansa iştirak ederek, insanlara ışık olduklarını söyleyebilirler mi?

Kanımca, yine haddim değil Üstün Dökmen hocayı tartmak, hocamız sanırım kelimelerin albenisine kapılmış olabilir.

 

Tamam da eğer Üstün hoca bir gaf yaptıysa veya pot kırdıysa…

Aynısıyla mı mukabele edilmeli?

Cem Küçük beyefendi diyor ki…

Yazısının başlığı:

“Üstün Dökmen nefret suçu işliyor”

Şimdi, Cem Küçük’ün bu satırlarından etkilenebilecek bir meczup çıkıp da, Üstün hocaya herhangi bir tacizde bulunursa…

Ne olacak?

Bunun adı…

Hedef göstermektir.

Ama Sayın Küçük’ün ifade ettiği gibi, bizim necip halkımız sağduyulu olduğundan ötürü…

Manipülasyona gelmez.

Bir topluma malolmuş “değerlerinin” değerini bilir.

Ama…

İşte bir de… Hani aman ha dediğimiz vaka vuku bulursa…

Yine en başa döneriz.   

Devamı
Boş ver, Keyif Sürmeye Devam?..

Eğer bizde, Türkiye olarak açlık ve sefalet sorunu yoksa, ülkemizin farklı yerlerinden gelen haberler neyin nesi?

Düşünsenize…

Ekonomik büyüme ve kalkınma söylemlerinin hiç eksik olmadığı memleketimizde, yani “çağ atladığımız bir dönemde”…

Bakıyorum, insanların konuşmalarının ve dertlerinin ortak paydası hiç değişmiyor:

Çarşı-pazar…

Domates, patlıcan, patates, soğan…

Zaruri temel ihtiyaçlar…

Türkiye’de “değişim” iktidar partisinden bağımsız olarak, “alternatif medya” vasıtasıyla gerçekleşiyor.

Türkiye’deki olumlu ya da olumsuz gelişmeleri ve değişimleri, “sadece” A HABER, ATV HABER veya FOX TV, HALK TV, TELE1 izleyerek anlamlandırmanız sağlıklı verilere ulaşmanıza katkı sağlamaz.

Özellikle…

INSTAGRAM, YOUTUBE…

Buralarda ifa edilen “patronsuz habercilik/gazetecilik”, büyük resmi görmenizde gerçekten de çok verimli bir ortam sağlıyor.

Az önce dediğim gibi Türkiye’den farklı tonda ve seste veryansınlar yükselmekte…

KAYSERİ’DE…

İKİNCİ EL PAZARI…

Ama, bu varlık göstergesi olabilecek araba ikinci el pazarı değil. İnsanlar, evlerinde kendilerince paraya dönüşebilecek “ev eşyalarını” yaşam mücadelesinde katkı sağlaması için satıyorlar.

*  *  *  *

KONYA’DA…

Bir konserde…

17 yaşında olduğu iddia edilen bir genç, iktidara yönelik bir söylemden ötürü alaşağı edilerek fiziki müdahaleye maruz kalıyor.

Belki, gencin yaptığı davranış nezaket ölçülerinde olmayabilir. Yeri mi değil mi tartışması yapılabilir…

Tamam, hani nerede “hoşgörü”?

 

Yine Konya’da kadın bir çiftçi/pazarcı, AK Parti yöneticisinin olduğu bir merasimde protesto söyleminde bulunuyor…

Derhal… Alaşağı ediliyor.

Yine bir başka tahammülsüzlük işareti de…

“Nankörlük”! Yahu kim, kime, neye göre nankör diyebilir?

Sosyal medyada bazen geziniyorum… İktidar partisinin ilgililerinin ve yöneticilerinin izahat ve açıklamalarını okuyorum:

Ekonomiye ithafen… Türkiye’de nasıl ekonomik sıkıntı varmış(mış), işte efendim toplum nasıl bir darboğaz içindeymiş(miş)!

Hemen restoran, yeme-içme mekânlarını işaret ediyorlar. Buyuruyorlar ki, görmüyor musunuz, bakın buraları hıncahınç dolu, eğer ekonomik sıkıntı varsa, bu insanlar nasıl bu düzeyde para harcıyorlar???

 

Kardeşim, bu manzara… Aldatıcıdır. Bu kesimler, insanlar her zaman oldu. Bunlar Türkiye’nin “Beyaz Türkleri”… Kalburüstü insanları…

Kaymak tabaka… Eğer bizler bu kesimden yola çıkarak, ekonomi güzellemesi yapacaksak…

Vallahi gerçekten de “ekonomik olarak epeyce uçmuşuz”!

Aslında, çok fazla bir şey demeye gerek yok.

“Yaşamın içinde olmak” ve “yaşananları” biraz vicdanını öne çıkararak gördüğünde, her şey olanca “gerçekliğiyle” ortada.

Boş ver sen devam et inanmaya: “Hayaldi gerçek oldu…”

Devamı
Türkiye Nereye? (II)

Sanki, politikada gerçeklikten kopunca, söylenenler sadece hayal âleminde kalan hoş sedalar olarak yer ediyor.

İLERİ DEMOKRASİ…

Gerçekten de çok “iddialı” bir hedef(idi).

Bugün için doğruyu konuşalım. Demokrasi zaten Türkiye’de kanayan bir yaradır. Son yıllarda iktidar partisinin izlediği siyasetlerden ötürü, demokrasinin seviye atlamasını bırakın “olması gereken tepkiler” bile gösterilemez oldu.

Neden?

Gelip dayandığımız nokta…

İktidar hırsı!

Kuvvetin “tek elde” tahkim edilmesi!

AK Parti, kanımca, ilk zamanlarda yola çıktığı hedefinden, yine kendi hatalarından ötürü uzaklaşmakta. İddialı hedefler tayin etmekle bu hedeflerin şaşmadan toplumda karşılık bulması farklı şeyler.

Genelgeçer söylemlerle halkın gazını almak ya da döneme uygun popülist söylemlerle propaganda ve slogan yarışına girişmek, sadece “o ânı” kurtarır.

Ama ya gelecek?

Evet…

Birgün gelecek de “gelecek”.

Ama bir türlü oturtulamayan sistemler ve oyalamacalardan dolayı, ülkemiz istediğimiz ve beklediğimiz “atılımları”, yine olması gerektiği boyutta gerçekleştiremiyor.

Dürüst olmak durumundayız.

Hakikatler(gerçekler) perdelenince, belki bir zaman “siyasal rahatlama” tesis edilebilir ama neye rağmen?

Toplumun yarınlarından “çalmaya” rağmen.

*  *  *

Bu sıralar yine revaçta olan kavramlara baktığımızda, serdedilen kavramların ne ileri demokrasiyle ne de ileri bir toplum olma modeliyle bağdaşmadığını görürüz.

İtaat…

Biat…

Mutlak sadakat.

Toplumlar ve devletler gelişimlerini ancak değişime “ayak uydurarak” tesis ederler. Pekâlâ, politikacılar, iktidarlarının devamı yönünde, yola çıktıkları “yol arkadaşlarından” mutlak sadakat beklerler.

Öte yandan gelişmek ve değişmek diri bir devinimi öngörür. Değişime ve gelişime ayak diremek, çağın gerisinde kalmak demektir. Demokratikleşme ve medeniyet tasavvurlarının çokça dillendirildiği “modern zamanlarda”, arkaik reflekslerle hem bireysel hem de toplumsal taleplerin önünü tıkamak, bindiğin dalı kesmek demektir.

Demokratikleşme için ülkemiz çok bedel ödedi. Siyasetçilerin ve onların kurduğu siyasi partilerin kurulma amaçlarından sapmaları ve iktidar hırsı içinde, dünya nimetlerine köle olmaları, şahsi ihtiraslarına gem vuramamaları, toplumlarının irtifa kaybına neden olduğu gibi, tüm kazanımların da heba olmasına neden olmaktadır.

Son zamanlardaki toplumsal hareketliliğe baktığımızda…

Olumlu şeyler söyleyebilmek zorlaşıyor.

Bir iktidar düşünün ki…

Yoksullukla ve yolsuzlukla ve yasaklarla mücadele edeceğini ikrar ederek, iktidara gelsin ve ilerleyen yıllarda iktidarını bu ayaklar üzerinden tahkim etsin…

Ama sonra…

Beşeriyetin zaaflarına yenik düşsün.

Zaten hayalkırıklıkları da bundan ötürü başlıyor…

İnsanların ve toplumun ağzına “bir parça bal çalmak” ama sonrasını akim bırakmak…

Vasatlaşma ve…

Duyarsızlaşma.

*  *  *

Çarşı-pazarda yaşanan acı gerçekler, “duyarsız kalınarak”, aslında görmezden gelinerek geçiştirilecek bir hadise değil.

Zaten Türkiye’de yaşananların en büyük müsebbibi, sorun tüm ağırlığıyla yerinde dururken, sorunu çözmek adına zaman kaybına gidilmesidir.

Yaz aylarını beklemek…

6 ay boyunca sabretmek…

Ama sonuç itibariyle gelecek dediğimiz “zaman dilimi”, elbette gelecek ve kapımıza dayanacak.

Türkiye’de tartışmalara ve mücadelelere baktığımızda, köhnemiş şeylerle uğraştığımızı görüyoruz. Cumhuriyet tartışmalarında da rejim tartışmalarında da hep aynı çıkmaz sokak:

Verimsiz ve analitik olmayan çabalar.

Şu bir gerçek…

Türkiye’de yönetimin şekli değişti ve rejim değişmedi. Eskiden “parlamenter demokratik rejimle” yönetilirken, şimdi “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemiyle” yönetilmeye “çalışılıyoruz”.

Ne olursa olsun… Rejim… Cumhuriyettir.

Ama… Çok fazla propagandası yapılan yönetim değişikliği sisteminin dertlere “deva” olamadığını da deneyimleyerek görüyoruz.

Görünürde bir meclis var.

Görünürde anayasal kuvvetler var: Yasama, yürütme ve yargı.

Ama görünürde ve şeklen olan kurumların varlığı; her nedense türlü türlü propagandası yapılan bu sistemin toplumsal barışa ve gönence şifa olamadığını “deneyimleyerek” görüyoruz.

Enseyi karartmayalım da…

Yaşamdan beklenenler ve “tecrübe edilenler” muştulanılanlar ile uyuşmayınca…

Toplumca hezeyanlar baş gösteriyor.

İşte üzerinde düşünülmesi gereken husus:

Ne yapmalı?  

Devamı
Kimlik, İktidar ve Seçmen

SEÇİMİ KAZANMAK adına siyasi partiler aralarında ittifak oluşturdular.

Bakıyorum da…

Son günlerde köşelerde Türkiye’deki siyasi yapı irdelenmeye çalışılıyor.

Şimdilerde ortaya atılan bir sav…

Türkiye’de artık sağ ve sol kavramları anlam ve önemini yitirmiştir!

Gerçekten de ülkemizde insanların siyasal davranışlarını tetikleyen ve yönlendiren unsur nedir?

Belki çokça seslendirir olduk… Yirmibirinci yüzyılda toplumların geçmişin gözbağcılığına kapılarak, yaşananları yorumlaması ve sonucunda dimağında netleştirerek geribildirimde bulunması, çok zor bir etkinlik hâlini almakta.

Ben de çok defa tekrara düşüyorum. İdeolojilerin, insanların karşılaştıkları sorun parkında tek belirleyici etken olduğunu iddia etmek ne kadar rasyoneldir?

Sağ ve sol kavramlarının, geçmişte ülkemize “diz çöktürmek” maksatlı üretildiği, bu ülkenin motor gücü olacak gençlerinin nasılda ham bir hayale kurban gittiklerini bilmiyor muyuz?

Öte yandan, ideolojileri belirleyen kavramların hâlen seçmen-yurttaşlarda bir karşılığının olduğunu belirtmenin de bir yanlış tarafı yok.

Özellikle…

Gelişen veya gelişmekte olan ülkelerde/toplumlarda yeterli sermaye birikiminin olmaması, yine örgütlü bir işçi sınıfının hem ekonomik hem de siyasal karar aşamalarında, alınacak kararları etkileyebilecek “baskı unsuru” olarak temayüz edememeleri…

Bu tip toplumlarda hem eğitim düzeyi olarak hem de kültürlenme potansiyeli olarak dış mihrakların manipülasyonuna açık hâle gelmelerine neden olmaktadır.

*  *  *

Ara sıra kamuoyunun nabzını ölçmek adına yapılan anketlere, şöyle göz ucuyla bakıyorum ve gördüğüm yine AK Parti’nin birinci parti olduğu. Yine son günlerde gazete köşelerinde yazarların üzerinde durduğu ve irdelemeye çabaladığı ana başlık, siyasetin sağ ve sol eksenlerine binaen kimlik politikalarının seçmende nasıl bir karşılık bulduğu/bulacağı?

Belki yukarıdaki yargıma galebe çalabilir ama yine de bir kere daha vurgulayayım… Bizim gibi geleneksel toplum olmanın karakteristiklerini sanayi toplumu olmanın gereği olarak bir üst safahata geçememekten ötürü, üzerine bir de demokrasi kültürünün Batı Avrupa’da vuku bulduğu şekliyle hayatımızda yer almaması, insanlarımızın geleceğe yönelik hareket ve tutumlarını “akıl süzgecinden” ziyade, hislerine meftun olarak belirlemeleri, işte bazen beklenmedik toplumsal “akıl tutulmalarına” yol açmakta.

Bugün ne kadar fazla eleştirilirse de eleştirilsin Cumhurbaşkanı Erdoğan, karizmatik lider kimliğiyle partisinden daha fazla kredibiliteye sahip. Öte yandan 3 Kasım 2002 tarihinde iktidara geldiğinden beridir muhafazakâr bir siyaset izleyeceklerini saklamayan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, son yıllarda özellikle eski sosyalist şimdinin liberal ya da “yetmez ama evetçilerinde” hayalkırıklığına neden oldu.

Şunu kabul edelim: Sayın Erdoğan “pragmatist” bir politikacı. Uzun yıllardan beri siyasetin tozlu yollarında emek harcamış olması, yine siyasetin “er meydanı” sokaklarda ve halkın içinde olmaktan imtina etmemesi, AK Parti’nin 20 yıllık iktidarının apaçık şifreleridir. Ne denirse densin; Erdoğan, halk siyasetçisi aktörlüğünü gerçekten de bihakkıyla icra ediyor.

Geniş kitleler üzerinde yarattığı etki, gelecek dönemlerde yaşanabilecek tehdit, risk, beklenmeyen ekonomik dalgalanmalar veya bölgesel ya da küresel savaş ve çatışma süreçlerinde, soğukkanlılığını koruyarak, vatandaşları üzerinde güven telkin etmesi, muhalefet partilerinin ezber söylemlerin dışına çıkarak, geniş toplum kesimleri üzerinde “heyecan ve dinamizm” oluşturamaması, Sayın Erdoğan’ın gelecek dönemli siyaset hamlelerinde her zaman elini kuvvetlendirmekte ve kuvvetlendirmeye de devam edecektir.

Bir de bunun üzerine yaşanan ve tecrübe edilen ekonomik sıkıntıları ve beklenmedik şokları ekleyin… Ve buna rağmen toplumun kahir ekseriyetinin tercihini iktidar partisinden yana kullanmaya meftun olmasını, bizler değil muhalefet saflarının düşünmesi gerekecek.

Devamı
Türkiye Nereye?

Artık toplumsal yaşantı içinde, işsizlik, istihdam olanaklarının gerilemesi, üretim, tüketim, ihracat, ithalat ve diğer ekonomik ve kültürel değişkenler…

Nüfus ve nüfusun diğer unsurları ile yakından ilgili. Gelişen ve gelişmiş toplumlarda son yıllarda yükselen trend dışarıdan gelen göçlerin toplumsal düzende yarattığı sıkıntı ve sorunlar.

Öte yandan gelişmelere kendi toplumsal düzenimiz açısından baktığımızda, toplumsal kaynamanın arttığını ileri sürebiliriz. İster konjonktürel olsun ister de yurtiçinden kaynaklansın, ülkemiz sathında ekonominin yavaşladığını ileri sürebiliriz.

Burada parmak basmamız gereken birinci unsur, Türkiye’de ekonomik sorunların “yapısal” bir yönseme izlemesi. Üretmekten ziyade tüketime dayalı bir ekonominin varlığı, ülkemizi “dış şoklara” karşı korumasız bırakıyor.

Üretimin daha çok “inşaat sektörü” üzerinden sürdürülmesi ve inşaat sektörünün de belirli bir kapasitesinin olması, yine inşaat firmalarımızın büyüklüğünden dem vurulması ve yükselen bir yıldız olmaları… Ama öte yandan, bu firmalarımızın yurtdışında yatırım yaptıklarında, yatırım ve üretim aşamasında sermaye ve emek gücünün görece dışarıya kaçmaları.

Öte yandan Türkiye’de AK Parti iktidarıyla beraber ekonomik alanda “liberalleşme” adımlarına hız verildi. Gerçekten de belki, AB yolculuğunda ve yükselen ekonomik trendler açısından ekonomide “liberalleşme politikalarının” izlenmesi, ekonominin kendi kurallarıyla devamlılık arz etmesi, olumlu siyasetlerdi.

Ama son yıllarda, toplumumuzda ve halk kesimleri arasında hoşnutsuzluğa neden olacak kamu kaynaklarının iktidara yakın kesimlere tahsis edilmesi, kamu arazilerinin “rant ekonomisine” kurban edilmesi, AK Parti’nin neden olduğu ilk yıllardaki pozitif rüzgârı tersine çevirmeye neden olmakta.

Bu bağlamda, artan fiyatlar genel seviyesinin enflasyonu tetiklemesi, uygulanan faiz politikalarının, merkez bankasının bağımsızlığına “gölge düşürmesi”, toplumdaki tüm pozitif beklentileri ve kredibiliteyi negatife çevirmekte.

****

Türkiye’de ve diğer başka ülkelerde iktidarları ve muhalefette konumlanan siyasi partileri, kamuoyunda umut ve beklentilerin karşılığı olarak sembolize edecek unsurların başında, gerçekten de söylem ve eylemlerin “tutarlılığının” eşdüşümüdür. Türkiye’de ekonomik problemler yok demek ile olmuyor. Yaşamın gitgide zorlaşması, ücret ve maaşların çarşıda ve pazarda erimeye yüz tutması…

Öte yandan bakıyorsunuz…

Tüketici Güven Endeksi, TUİK rakamlarında yarının üzerinde, %60’larda seyretmekte. Haber bültenlerinde olsun, gazete manşetlerinde olsun; işsizliğin boyutunu gösteren kuyruklar, olaya bir “gizem” katmakta. Neden rakamlarla yaşananlar arasında uyum yok. Gerçekten de bazen iktidar saflarında bulunan yöneticileri ve politikacıları, yaptıkları beyanlardan ötürü yadırgıyor ve bu ikrarlarının farkında olup-olmadıklarını merak ediyorum.

Belirttiğim üzere, Türkiye’de ekonomik sorunlar “yapısal” bir görünüme sahip. İşsizlik gerçekten de kısa ve orta vadede ülkemizin hem ekonomik olarak hem de kamu düzeni olarak başını ağrıtacak bir maraz. Bazı şeyleri sohbet eder havasında, birbirimizi kırmadan ve dökmeden, konuşmaz isek, açıklığa kavuşturmamız ve sorunun kökenine inerek, çözümlememiz olanaklı değil.

Türkiye’de senelerdir başımızı ağrıtan makroekonomik problem istihdamı teşvik etmeyen ekonomik sektörlerin teşvik edilmesi ama öte yandan “verimlilik” ve “ölçek ekonomilerinin” ihmal edilmesi. İşsizlik diyerek geçiştiremeyiz. Tamam, son tahlilde “tam istihdam” diye bir şey olamaz. Ekonominin paradigmaları ve teknoloji gelişip değişirken, toplumsal ve sınıfsal yaşamları da dönüştürmekte. Geçmiş yıllarda da yani benim gençlik yıllarımda da gençler arasında popüler olan husus, herkesin bir üniversiteye giderek, diplomalı olması idi.

Üniversiteler bitiriliyor. Gençler senelerce zorluklara katlanıyor ama sonrasında ise iş yaşamının ve hayatın “gerçekleriyle” karşılaştıklarında hayalkırıklıklarına uğrayarak, buhranlara sürükleniyorlardı. Şimdi de değişen bir şey yok. Sanki, herkes fakülte bitirmek zorunda havası, özellikle aileler tarafından çocuklarına-gençlere- dayatılıyor.

Ya sonrası?

Ne olacak?

****

Evet… Belki… Aynı kavramlar ve konu başlıkları üzerinde kalem oynatıyoruz ve çene yoruyoruz. Dediğim gibi “sohbet havasında” bu kangren hâline gelen sorunlar mertçe irdelenmezse, hep havanda su döğmeye devam edeceğiz.

Demokrasileri boğarak, hukuk devletinin ilke ve gereklerini iğdiş ederek, suni bir mutluluk ortamı oluşturabilmek olasıdır. Türkiye’yi AK Parti iktidarının ilk zamanlarında parlatan ve toplum nezdinde artan oranda huzura sevk eden faktör, AK Parti’nin “zamanın ruhuna” istinaden, demokratik devlet ve toplum düzenine uygun hareketler yapması idi. AB ile kurulan diyaloglar, AB üyelerinin ağır toplarının tüm engelleyici ve ahde vefa duygusunu hüsrana uğratan hamlelerine rağmen, demokratikleşme politikalarından vaz geçilmemesi idi.

Diyorum ya…

Ekonomimizin yapısal sorunları var. Ama demokrasimizin de bazı marazları var. Bir kere cari dönemde meşru olan Seçim Kanunu olsun Siyasi Partiler Kanunu olsun, daha çok parti genel başkanlarının “konumlarını” güçlendiren ve yine parti içi demokrasiyi boğan hükümlerle donatılmış vaziyette.

Bizim gibi gelişen/gelişmekte olan ülkelerin ekonomilerinin dinamosunu arızaya uğratmadan devamlılığını sürdürmesi, finansman faktörüne bağlıdır. Güçlü ülke hedefinde yılmadan ilerleyebilmemiz, ancak müreffeh bir toplum inşasıyla mümkündür. Türkiye’de son zamanlarda suni bir rahatlama ortamı oluşturulmaya çabalanıyor. Devletin başında olmanın verdiği kudretle şeffaflık ilkesi gereği yayımlanan istatistiklerin gölgelenmesi, masada duran krizi veya sıkıntıyı kaldırmıyor ya da yok etmiyor.

En son rakamlara göre, milletvekili maaşları 40.000 TL’den 56.000 TL’ye yükseltilmiş durumda. Hem de parlamentoda tüm partilerin hem fikir olmalarıyla. Yine en düşük emekli maaşı 3.500 TL iken, emekli milletvekili maaşının 27.000 TL olması, hem toplumsal barışı hem de insanların geleceğe yönelik bakışlarını etkisi altına alıyor.

TUİK (Türkiye İstatistik Kurumu) verilerine göre, 2021 yılı sonu itibariyle Türkiye’nin nüfusu 84.680.273 kişi. Bu bağlamda, 15-24 yaş grubundaki genç nüfus 12.971.289 kişi. En son tahlilde, genç nüfus, toplam nüfusun %15’ini teşkil etmekte.

****

Nüfus projeksiyonlarına göre, genç nüfusun toplam nüfus içindeki oranının 2025 yılında %14,3, 2030 yılında %14,0, 2040 yılında %13,4, 2060 yılında %11,8 ve 2080 yılında %11,1 olacağı öngörülmekteymiş.

Ne derseniz deyin…

Ülkeler için genç nüfus, hem ekonomik büyümede hem de kalkınmada çok önemli beşeri kaynak. Yukarıdaki verdiğim yüzdelik rakamlarda Türkiye’nin genç nüfus potansiyeli yükselirken, sonrasında düşme eğilimine giriyor. Türkiye’deki sorunlara ve kaynağına bakıldığında, birbiri içine geçmişliği görürsünüz. Bugün, Türkiye’de özellikle genç nüfus mutsuz. Artık bunu yok saymanın ya da görmezden gelmenin hiçbir yararı yok. Siyasetçilerin, genç nüfus üzerinden doğru düzgün tahliller yapamaması ve onları hâlen çocuk zannetmeleri, gelecekteki siyasi opsiyonlarda hayalkırıklıkları yaşamalarına neden olabilecek bir gelişmedir.

 

Genel anlamda baktığımızda, toplum yaşananlardan dolayı mutsuz ve gergin. Bu doğrultuda, televizyonda olsun, dijital platformlarda olsun gençler mutsuzluklarını ve umutsuzluklarını dillendirmekte. İşsizliği makyajlayarak düşüremezsiniz. Genelgeçer yollara başvurarak, yani palyatif (geçici) yöntemlerle işsizliği düşürmeniz de olanaklı değildir.

Nüfus projeksiyonlarında görüldüğü gibi, gençlerin toplam nüfus içindeki payları ilerleyen yıllarda, mesela 2060, 2080 yıllarında peyderpey düşecek. Burada, genç nüfusun toplam nüfus içindeki düşüşünün nedenleri iyi irdelenmelidir. Gelecek yıllarda, iş bulmanın zorlaşması durumunda, istihdam olanaklarının azalması durumunda, liyakatin yerine nepotizm geçtiğinde- adam kayırmacılık- her şeyden önce artık Türkiye, ekonominin yapısal sorunlarını çözümleyemediği hâlde, gençlerin, bir bakıma beşeri sermayenin yurt dışına transferi kaçınılmaz bir hareket olacaktır.

Türkiye’de mutsuzluk artarken, dikkat ediyorsanız, şiddet ve tahammülsüzlük de artmakta. Gallup Şirketi’nin yaptığı araştırmada (Duygular anketinde) Türkler, Lübnanlılardan sonra en öfkeli ikinci millet olmuş. (Türkiye %48, Lübnan %49)

Tahammülsüzlükle beraber öfke ve şiddet ve yine artan oranda mutsuzluk, tek tek bireyler bazında bir şey ifade etmeyebilir. Ama unutmayalım ki, toplumlar bireylerden oluşur.      

Devamı
Ortak Akıl... Nerede?

Türkiye’de bugün en büyük sorun birbirimizden gittikçe uzaklaşmamız.

Bu siyaset kurumu içinde de böyle…

Toplum içinde de böyle…

Yabancılaşma kavramını artık iyiden iyiye yaşamlarımız içinde deneyimler olduk.

Birbirimizin hayallerine de yabancılaştık.

Ankara’da sürdürülen politikalar yüzünden, sade yurttaşlar bile, kendileri gibi yurdum insanına uzaklaşır oldu.

Neden?

Çünkü… Tahammül eşiğimiz çok düştü.

Dinlemiyoruz. Ama böyle olunca da insanların tansiyonları yükselmekte ve yine birbirine sarmakta.

Dikkat ederseniz…

Bir fasit dairenin içinde yumak olduk kaldık.

Bazen düşünüyorum da…

Biz toplum olarak neden yaşanmışlıklardan alınması gereken “dersleri” alamıyoruz?

Değerli okuyucular…

Ben yazılarımda bazı kavramlar üzerinde çok fazla duruyorum:

Kutuplaşma…

Saflaşma…

Yabancılaşma…

Bunlar gerçekten de gözardı edilmemesi gereken, bir toplumu kolaylıkla birbirinden uzaklaştıracak nifak tohumları.

Tamam, hiçbir kimse aynı şeyi düşünmek ve ikrar etmek zorunda değil. Ezcümle tekbir örnek olmak zorunda değiliz.

---------------------

Bakış açılarımızın ve düşüncelerimizin ikrarı noktasında gerçekten de zıvanadan çıkma hâlindeyiz.

Nedense eskiden sahip olduğumuz hasletlerimizi kaybeder olduk. Konuşmuyoruz. İstişare kapılarını kapatmış durumdayız.

Siz bakmayın, partilerin parlamento çatısı altında dostlar alışverişte görünsün tarzı birbirlerine ziyaretlerine…

Kanımca, hepsi şeklen.

Şimdi düşünmek lâzım… Müzakere etmeden, tartışmadan ve konuşmadan, nasıl sorunları çözümleyeceğiz?

Bu cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin belki en büyük handikabı meclisin “işlevsiz” bırakılması.

Yer yer rast geliyorum okuma yaparken… Ülkelerde yapılacak seçimlere yönelik irdelemeler yapılıyor. Özellikle burada dikkat çekilen husus…

Sağcı faşist hareketlerin geniş kitleler bağlamında gittikçe popülerlik kazanmaları. Bu yönde ivme artınca ne olacak? Seçimler ertesinde demokratik rejimler belki de hızlıca otokratik, totaliter yönetimlere dönüştürülecek.

Şimdi burada tıkanma belliyken… Yani yıllar önce tecrübe edilen bu “insanlık düşmanı” ideolojik akımların, insanlığı felakete ve uçuruma sürüklediği belliyken…

Neden “olması gerekene” insanlar meyil etmez, anlaşılır gibi değil. Düşünsenize; düşünmeyeceksin, sorgulamayacaksın, yanlış ve hatalı noktalar karşısında antitezini dillendiremeyeceksin…

Böyle bir sistemde ne yeşerir?

Ancak ve ancak; itaat ve biat eden robot insanlar, yani “makbul yurttaşlar” oluşturulmuş olunur.

Bugün, Türkiye’de çok fazla siyasal parti var ama hiç bu partilerin “memleket meseleleri” diyebileceğimiz hususlarda, bir araya gelerek bir “sinerji” ürettiklerini gördünüz mü?

Millet İttifakı ile Cumhur İttifakını ayrı tutalım.

Konuşmadan, tartışmadan bir masa etrafında beyin jimnastiği yapılmadan, “ortak bir akıl” tesis etmeden, kendimiz çalar kendimiz dinleriz.

Yalnız etrafta yankılan sesler ancak ve ancak uğultudan ibaret kalır.

Devamı
Küreselleşme, Ulus Devletler ve Direnç Noktaları

Bugün, son tahlilde “küreselleşmenin” yerküremize vaaz edildiği gibi, ne barış ne de huzur getirdiğini iddia edebiliriz.

Neydi pekiî… İnsanlara müjdelenen neydi?

Tarihin Sonu tezi…

Medeniyetler Çatışması…

Amerikan derin devlet mutfağında hazırlanan bu bölgemizi “yeniden dizayn” etme planları…

Zahirde; “üstün ve ulvi” değerlere, yani “insan haklarına” ve “demokrasiye” hizmet ettiği muştulanan bu “globalizm”, son tahlilde insanlığa yıkım ve gözyaşıyla beraber oluk oluk akan kana neden oldu.

Soğuk Savaş sona ermişti.

Kapitalizm ve Batılı değerler güya zaferlerini ilan etmişlerdi.

Bundan böyle… Ulus devletlerin bir anlamı yoktu. Yeryüzümüz teknolojide ve bilimsel çalışmalar sonucunda geldiği nokta itibariyle “elektronik bir köye” dönüşüyordu.

Ne güzel masallar anlatılıyordu!

Küresel vatandaşlık…

Sınırların muğlaklığı…

Emek ve sermayenin mobilitesi…

Hep “daha” diye başlayan cümleler…

Daha fazla refah

Daha fazla gelir ve tüketim…

Demokrasi…

Ve Batılı ögeler üzerine oturtulan gözbağcılık!

Ne oldu?

Aslında olan ne?

Aksine…

Ne ulus devletler çöktü ne de demokratik bir dünya ekonomisi ve kültürü inşa edilebildi!

2000’li yıllar…

Siyasal İslam’ın yenidünya düzeninde, ABD’nin ve AB’nin hasmı olduğu yıllardı.

Önce…

Terörizme karşı küresel bir savaş ilanı gerçekleştirildi. Güçlü devletler, mazlum devletleri ve halklarını diktatörlerinin ellerinden kurtarmak için cansiperane(?) performans sergilediler.

Aslında, tüm şu yaşanan hengâmeye baktığımızda siyasetten, askerî ve kültürel çarpışmaların temelinde “ekonomi” olduğunu söylemenin ve bunu ısrarla savunmanın, absürd bir tarafı olabilir mi?

Şu son günlerde, içimizde bazı hastalıklarımız yine nüksetmeye başladı. Nedense, biz Türk toplumu olarak, özellikle ebedi liderimiz Atatürk’ümüz vefat ettiğinden beridir, yekvücut olamadık!

Olamıyoruz. Neden? Türkiye’de 20 yıldır bir tek parti, AK Parti iktidarı var. Ve bunca zaman ne AK Parti’nin “şeriatçılığı” kaldı ne de “karşı devrimciliği”…

Türkiye’de AK Parti kesintisiz iktidar olduğundan beridir, siyaset kurumu içinde ayakları yere sağlam basan bir muhalefet cenahı göremedik. Aslında, bu dönem içinde muhalefet partilerinin ilkeli ve olması gereken çizgide siyaset üretememeleri, toplumun teveccühlerini de toplayamamalarına yol açtı.

Demek istediğim…

Ülkemizde ne olursa olsun “bizim olsun” zihniyeti hâkim olduğu için, ülke çıkarlarını ilgilendiren, yine devletimizin itibarı noktasında ortak tepki verilmesi gereken gelişmelerde, ve dahası direkt birlik ve bütünlüğümüze kasteden hadiselerde bile yekvücut olamıyoruz.

Nedeni gayet basit…

İdeolojik bağnazlık ve körgözlük!

“Kol kırılır yen içinde kalır.” düsturunu, ülkemizin milli çıkarlarını ilgilendiren hususlarda sahiplenmeyişimiz.

 

Deminde ifade ettiğim gibi…

Türkiye’de siyaset mutlak kutuplaşma ve düşmanlaştırma zemini üzerinden yürütüldüğünden bir türlü, olması gereken reaksiyonları, bütünlüğümüzü ve dirliğimizi tehdit eden emperyalist devletlere gösteremiyoruz.

Sabah gazetesinin en sevilen yazarlarından Sayın Hıncal ULUÇ, geçenlerde yazdığı yazıda Sayın Erdoğan’ın siyaset kurumu içindeki konumu ve rolüne istinaden “Dünya Lideri” benzetmesini yaptı. Ve bence burada, bu tespitte hiçbir şekilde bir mübalağ yoktur. Şunu gözden kaçırmayın: Hıncal Uluç, sıkı bir Atatürkçü ve cumhuriyet rejiminin tüm değerlerine gönülden bağlı bir aydın.

Şimdi ne oldu yani?

Muhalefet partileri yıllardır, Sayın Erdoğan’ın siyaseten olmadığı bir siyaset planları ve opsiyonları düşlüyorlar ama her nedense her seçim sürecinde hevesleri kursaklarında kalıyor!

Erdoğan gitsin de “ekonomi batsın”!

Erdoğan gitsin de “Türkiye çöksün”!

İşte gördük, bu minvalde feraseten hiçbir inceliği olmayan bu düşünceler, her defasında halkın teveccüh reflekslerinde duvara çarpar gibi geri dönmüş ve havada kalmıştır.

İşte gördük…

RUSYA-UKRAYNA savaşında/krizinde cumhurbaşkanının ve devletimizin misyonunu ve rolünü gördünüz…

Bugün, Sayın Erdoğan’ın üstlendiği arabuluculuk misyonunu, muhalefet tarafının görmezden gelmesi, bunun üzerinden ucuz siyaset üretmeye çabalamaları, toplum nazarında kanımca karşılık bulamıyor.

Evet, kabul ediyorum…

ATATÜRK’ümüzün ifade ettiği gibi “YURTTA SULH CİHANDA SULH”…

Ama, yanıbaşımızda hem bölgedeki gelişmeleri etkileyebilecek hem de global etkileri olabilecek bir toprak bütünlüğünü ilhak girişimi karşısında “tepkisiz” kalmak, ilerleyen süreçlerde maazallah emperyalistlerin kendi topraklarımıza yönelik kirli oyunlarında da hareketsiz kalmamıza neden olmaz mı?

Geçenlerde nerede okuduğumu tam olarak hatırlamıyorum ama şöyle bir cümleydi merhum Turgut Özal’a atfedilen:

“Ciddi hatalar yapmazsak, 21.yüzyıl Türklerin ve Türkiye’nin yüzyılı olacaktır.”

Çoğu kimse, bu lafa emin olun “burun kıvırıyordur”!

Çünkü, düşünce ufuklarını kısarak dünyayı gözlemleme ve yorumlama alışkanlığına kendilerini öylesine kaptırmışlar ki…

Şöyle, kısaca Rusya- Ukrayna krizinde, Sayın Erdoğan’ın diplomasi trafiğine baktığımızda…

İsrail Cumhurbaşkanı Herzog

Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev

Almanya Şansölyesi(Başbakanı) Olaf Scholz

NATO Genel Sekreteri Stoltenberg

İngiltere Başbakanı Johnson

Fransa Cumhurbaşkanı Macron

Kanada Başbakanı Trudeau

 

Evet, bazen AK Parti döneminde ayaklarımızın yerden kesildiği anlar olmuş olabilir.

Yalnız şu bir gerçek…

Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın, uluslararası ilişkilerde ve aniden gelişen cereyanlarda durumu değerlendirme ve akabinde soğukkanlılıkla bu kriz süreçlerini, ya paydaşlarıyla ya da muhataplarıyla diplomatik kanallar vasıtasıyla çözümlemeye yönelik çabalarını görmezden gelmek, kanımca realiteden kopuklukla addedilebilir.

Şu bir gerçek… Dünyamız durmak bilmeyen bir değişim içinde. Kapitalist sistem sahip olduğu arızalar nedeniyle tüm toplumları siyasi krizlere sürüklüyor. Kapitalizmin kuşatması altındaki tüm oyun kurucu devletler; Rusya’sından ABD’ye ve Çin’e ve dahası AB ülkelerinin ağır topları bu krizin altında öyle ya da böyle etki altında ve çıkış aramaktalar.

Her şey zamanla görülecek ve Türkiye’nin kapasitesi çapında yapmaya çalıştıklarını azımsayanlar, bakalım gelişmeler nezdinde nasıl bir tavır alacaklar?

     

Devamı
Yayıncılık ve Yayımcılık

Her ne olursa olsun, Türkiye’de belli raddede bir gazete okuma alışkanlığı var.

Tabii artık eski zamanlara has gazeteyi elinize alarak baskılı okuma keyfi çoktandır nostalji tadına vardı.

Ama, ben yine de haftanın belli günlerinde gazetemi(gazetelerimi), baskılı alarak okumayı tercih ediyorum.

Küçük bir not…

Benim açımdan hem kitabı hem de gazeteyi baskılı olarak okumanın keyfini, hiçbir şekilde dijital ortamlar veremez.

Öte yandan gazetecilik ve gazete içeriklerinin niteliği ile okuyucuya sağlayacağı katma değerler de gazetenin sahip olduğu form kadar önemlidir.

Yine gazetelerde ben, daha çok köşeyazarlarını okumayı seviyor ve tercih ediyorum. Yekten sormak lâzım, acaba okuduğumuz yazarların yazılarından katma değer sağlama gibi bir amacımız olmalı mı… Yoksa, sırf “an”a bağlı kalarak, yani anı yaşayarak, zamanı “doldurma” babında mı gazeteye/gazetelere bakışımızı biçimlendirmeliyiz?

Sabah gazetesinde önemsediğim yazarlardan birincisi, Haşmet BABAOĞLU’dur.

Yine, yazılarını merakla beklediğim ikinci isim Engin ARDIÇ’tır.

Bir başka bence önemli isim Hıncal ULUÇ

Tüm bu saydığım yazarların yazılarından faydalanmaya çalışıyorum, çünkü “çalakalem yazı” okumak hem zamanımıza yazık hem de beyin hücrelerimize!

Bu bağlamda Sayın Uluç’un (22.03.2022) tarihli yazısını okurken değindiği konu, gerçekten de üzerinde durulması gereken bir temaya yönelikti.

Yayımcılık ve yayıncılık meselesi.

Sayın Uluç, TRT kanallarını izledikleri yayın politikası ve yayına koydukları programlar veçhesinden eleştirmiş.

*  *  *

Gerçekten de ülkemizde bir “vasatlaşma” olduğunu ileri sürmenin hiçbir absürd tarafı yoktur.

Sayın Uluç’un penceresinden baktığımızda, TRT bildiğimiz gibi bir kamu kuruluşudur.

Bu bağlamda, kamuculuk ilkesi çerçevesinde yayınlarını, toplumun gelişimi ve bilgilenmesi babında seçmeli ve içerik üretiminde daha hassas olmalıdır.

Gerçekten de şöyle hafta sonu insanların aileleriyle beraber televizyon karşısında vakitlerini “eğleyecekleri” değil, azami düzeyde gelişimlerine ve bilgilenmelerine yönelik programlar neredeyse yok kadar az.

Tabii sadece bu eleştiriyi TRT’yi baz alarak yapmamak gerekiyor. Özel tv şirketlerinin ve onların yayınlarının hal-i pür melalini söylemeye gerek var mı, bilemiyorum!

Şimdi diyebilirsiniz ki… İçerik üreten tv kanallarının her şeyden önce toplumcu bir yayın ilkesi gözetmesi gerekir mi?

Böyle bir soru… Polemik üretimine yol açacağından burada, bunu tartışmanın anlamı yok. Ama kendi veçhemden baktığımda, izlediğim ya da okuduğum “şeyden”-bu her ne ise- bir katma değer sağlamam gerektiğidir.

Biliyorsunuz, zaman zaman ülkemizde TV yayıncılığı çoğu kez olumsuz yönleri zemininde değerlendirilmiş, tartışılmış ve toplumun etkilenmesinde kötü alışkanlıklar edinmesinde başat faktör olarak görülmüştür.

Fazla hafızamızı zorlamaya gerek yok.

İşte sabah ve öğle kuşaklarında, özel kanallarda yayınlanan programların niteliği ve hedefi ayan beyan ortada…

Ben yıllardır şuna inanıyorum: Bu programlar vasıtasıyla toplumların içlerinin boşaltılarak emperyalist zihniyetlerin hedefledikleri dünya düzenine adapte edilmeleri.

Herkesin vakıf olabileceği gibi, yaşadığımız ve idrak ettiğimiz çağımız bilgi çağı. Bu çağa hayat veren, yaşamımızda anlam bulan hemen hemen her şeyin dijitalleşmesi ve dijital platformlardan işlemlerimizi ifa etmemiz.

*  *  *

Gelgelim bilgi çağında olmanın getirdiği düzen ve koşullar gereği, özellikle genç nüfusu fazla olan ülkelerde, bu nüfusun yaşam içinde olanbitenden haberdar olma şekli daha çok internet teknolojileri üzerinden…

Yine, gelişmekte olan ülkelerde toplumun çoğunluğunun emekgücüyle geçinmek zorunda kalması, yani emeğini kiralayarak bunun karşılığında ücret kazancını elde etmesi, sosyolojik olarak dar gelirli kesimlerin fazlalığı, internet ve internet tabanlı teknolojik görsel ve işitsel çıktılara erişimde zorlanılması, hâlen böyle toplumlarda en büyük eğlence ve haber alma platformu olarak bizlere TV’yi adres göstermektedir.

 

Demek istediğim…

Kamu kurumu niteliğindeki müesseselerin daha hassas olarak program seçimleri yapmaları veya programın konusunun toplumun gelişimine ve bilinçlenmesine hizmet edecek yönde olmasına dikkat etmeleridir.

Yine…

Ben bir hususu yıllardır hem kendi içimden hem de sohbet ortamlarında ikrar eder dururum:

Artık yirmibirinci yüzyıl dünyası bilgi toplumlarının kaldıraç vazifesi gördüğü bilgi çağı.

Bu çağa uygun olarak emperyalizmin hizmetindeki devletler de dünyayı har vurup altüst etmek için ve dahası ekonomik düzenin beyaz insanların “yaşam tarzlarının” aksamayacak biçimde devam edebilmesi adına, daha az maliyetli ve askerî olmayan operasyonlar tertip etmekteler.

Kültür emperyalizminden tutunda ekonomik yaptırım adı altındaki ekonomik emperyalizm işte bu, bilgi toplumlarının hâlâ tarım toplumunun karakteristik özelliklerini yaşamlarında korumaya çabalayan toplumları sömürmelerinin en başat yollarından biri oluveriyor.

Neyse, çok uzattığımın farkındayım…

Ezcümle, Ukrayna-Rusya savaşında gözlemleyebildiğimiz kadarıyla, ulusların çıkarları ön planda olduğunda, hiçbir ülkenin bir diğer ülkenin gözünün yaşına bakmadığı…

Agâh olursak, toplumumuzu kemirebilecek asimetrik psikolojik harekâtlara karşı da bir A B C savunma planlarımız olur.

Devamı
Sahne ve Seyirci: Hiç Bitmeyen Hipnoz!

İnsanların ve toplumların yaşamdan ve gelecekten beklentileri içinde bulundukları durumla ve sıkıntılarla ne kadar da yakın ilişkili. Daha “düne kadar” tüm gezegenimizi çevreleyen bir salgından(Covid-19) kurtulmak için çareler arayadururken… Rusya Federasyonu’nun, nereden baktığınıza göre değişecek işgal ve ilhak operasyonu toplumların dikkatini bölgemize kilitledi.

İnsanlar ve organize olarak örgütlendikçe toplumlar/devletler, sanırım modern yaşam formuna geçtiklerinden beridir her şeyi “sözde” ele almakta ve yine “durumu idare” ettirmekteler.

Bugün, Ukrayna’da Rusya’nın giriştiği “hukuksuz” ve “insanî olmayan” askerî harekâtının sonuçlarını tüm dünya sakinleri şuan olmasa bile, ilerleyen dönemlerde tecrübe edecektir.

Dikkat ediyorsanız, bazı şeyleri de nedense gözyaşı ve kan vuku bulunca anlıyor ve değerlendirmeye tâbi tutuyoruz! Ne ilginç değil mi? Evet, Ukrayna’da yaşanan insanî dramın hiçbir gerekçesi veya “aması” olamaz. Öte yandan Batı Avrupa’nın ve Amerika Birleşik Devletleri’nin üzerlerine hassasiyetle titredikleri “insan hak ve özgürlüklerinin” nedense bir kere daha özde değil “sözde kaldığını” görüyoruz.

***

Bu bağlamda, Rusya’yı bu çılgınca ve mantıkî olmayan eyleme yönelten Batılılar, neden bu çok üzerlerine titredikleri insan hak ve hürriyetlerinin, İslam coğrafyalarında ayaklar altına alınmasına seyirci kaldılar?

Bir kere daha ifade ediyorum: Acının; ne ten rengi ne ırkı ne etnisitesi ne de dini ve mezhebi olabilir! Ama öte yandan… Yaşananlara baktığımızda, çekilen çilelere gözlerimizi çevirdiğimizde, sürekli “medeniyetin beşiği” olduklarını ikrar eden hegemonların( big brother) çifte standarda yöneldiklerini görürüz.

Ben, burada İslam uygarlığı veya Hıristiyan uygarlığı mukayesesi yapmıyorum.

Çekilen ıstırapların ve dökülen kanların tüm dünya uluslarının ortak derdi olması gerektiğini ifade etmeye çabalıyorum.

Bugün geldiğimiz noktada, uygarlık olarak da kültürel yeşerme olarak da gerçekten de vasatı tecrübe ediyoruz. Düşünebiliyor musunuz, bir devlet başkanının, işgal ettiği topraklarda sebep olduğu yıkıma ve can kaybına aldırmadan “nükleer silah” kullanma opsiyonunu zımnen bile telaffuz etmesi, tüm toplumların irkilmesi için yeterli değil midir?

Neden bizler, insanlar olarak bu raddede gözlerimizi karartır olduk? Küreselleşme ve emperyalizmin atbaşı şekilde kapitalizmin şahlanması adına egemen devletler tarafından örtülü bir biçimde “yumuşak güç” olarak kullanılması ve toplumların sürekli “sabun köpüğü” formunda tatlı yalanlar söylenerek oyalanmaları…

Ama bir türlü gel(e)meyen huzur… Bir türlü gel(e)meyen saadet… Bir türlü gel(e)meyen ulusların kardeşliği…

Evet, kendini “dev aynasında” gören Batılıların yaşadığımız her türlü acıda ve elemde dahli vardır. İster buna ikiyüzlülük diyelim ister riyakârlık diyelim… İster yüksek ideal ve çıkarlar diyelim…

***

Teknolojinin ve fennî faaliyetlerin diğer hiçbir çağda görülmediği kadar ilerleme kaydettiği bilgi toplumları döneminde, hâlen otokrat liderleri, despotik rejimleri, tiranları, lider sultasını, baskıyı ve itaat ile biat etmeyi, her şeyden önemlisi boyun eğen “makbul devlet-birey” olmayı nereye oturtacağız ve bu arkaik olguları, dönemimiz gelişmeleri düzleminde nasıl bir aymazlıkla görmemezden gelmeye devam edeceğiz?

Evet, küreselleşme ve neo-liberal ekonomik politikalar, dünyamızı “elektronik bir köye” dönüştürme idealiyle pazarlandı. Soğuk Savaş bitmiş ve iki kutupla politik düzen yerle yeksan olurken, önderliğini ABD’nin yaptığı Batı bloğu, bugün gezegenimizin sakinlerine, içinde bulundukları refah ve huzur bağlamında ne verebildi?

***

Hani nerede, milenyum çağına girdiğimizden beridir, barış, huzur, sevgi, saygı ve kardeşlik ve hakka ve hukuka riayet!

Sahnede “bir şeyler” sahneleniyor. Perde açılıyor ve seyirciler, sahneleneni izliyor.

Ya perde arkası? Zaten yıllarca böyle olmadı mı? Birinci Dünya Savaşı ve ertesine kadar İngiltere’nin sahnelediklerini izlerken, sonrasında da İkinci Dünya Savaşı ertesinde ABD’nin yönetmenliğini yaptığı şeyleri seyretmedik mi?

Tamam da bizler bu hipnozdan ne zaman ayılacağız?

Devamı
Yaklaşan Kriz!

Rusya-Ukrayna krizine odaklandık…

Tüm dünya…

Şuan için büyük bir tedirginlik içinde… Rusya’nın dengesini kaybederek nükleer silah kullanma riskini ölçmeye çalışıyorlar.

Öte yandan… Bugün, tecrübe ettiğimiz ekonomik darboğazlar…

Bu Rusya-Ukrayna krizinin tesiri midir ya da bizim izlediklerimiz bir tiyatro da tüm mesele ekonomi midir?

Şöyle kabaca, Rusya’nın ve Ukrayna’nın hem jeopolitik hem de jeostratejik konumuna baktığımızda…

Ne görüyoruz?

Özellikle, Rusya’nın en büyük kozu doğalgaz ve petrol rezervi.

Öte yandan, Ukrayna’nın da fosil kaynaklara ek olarak besin kaynakları bağlamında kritik öneme haiz olması, bunu konunun uzmanları belirtiyor.

Ezcümle, uzmanlar, şunu demek istiyor:

Rusya-Ukrayna krizinin güvenlik ve huzur tehdidinden başka bir diğer etkisi de, gıda ve besin zincirlerine yönelik olacak.

Yaşanan krizden ötürü, enerji güvenliğinde ve naklinde yaşanacak menfi gelişmeler ve enerjinin artan maliyetleri, son tahlilde çiftçilerin faaliyetlerinde artan oranda gider artışına neden olacak. Bu bağlamda küresel ölçekte yaşanacak enerji krizinden ötürü, küresel bir gıda güvenliği sorunu da baş gösterebilecektir.

 

Değerli okuyucular, dünya nüfusu geometrik olarak artarken, bu insanları besleyecek ürünlerin aritmetik olarak artması, gerçek manada üzerinde durulması gereken bir mesele.

Gerçekten de belki insanlara bu tarz yazılar okuduğunda “masal” gibi gelebilir.

Ama şunu bilmek durumundayız: Gelecek dediğimiz süreç, hiçte öyle muğlak ve erişilemeyecek bir zaman dilimi değil.

 

Devamı
Maziden Atiye Cumhuriyet

CUMHURİYET TARİHİ, yıllardır ne olaylara gebe olmuş ne tartışmalara tanıklık etmiş ve de ne ihanetleri kaydetmiştir.

Cumhuriyet tarihimiz, bizlerin gözbebeği rejimimizin dünden bugüne nelere tanıklık ettiğinin bir güncesidir.

Osmanlı Devleti, iç işlerinde düzeni ve nizami kaybetmesinden ötürü bir bilinmeze doğru sürükleniyordu.

Şartlar ve dönem acımasız; dost ve müttefik gibi davranan devletler kuzu postunda, avının en iyi tarafını pay etmenin derdindeki kurtlar idi.

Umutsuzluk ve yılgınlık hâkim idi. Anadolu insanı; yıllardır iteklenmenin, doğru dürüst dikkate alınmamanın verdiği bir ruh hâliyle yine senelerce savaş meydanlarında sıla hasretiyle cephelerden cephelere sürüklenmelerin neticesinde, ufku göremiyordu.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, işte yılgın ve yorgun insanların enerjilerinin ve inançlarının tükendiği bir eşikte, döneminin şartlarını ve dünyanın gittiği istikameti çok yerinde tahlil eden ve belki bir daha tekerrürü olmayacak bir değişimi “tetikleyen” vatanseverlerin eseridir.

Cumhuriyet tarihini izlerlerken, nedense hep duygusal davranmayı ve nihayetinde tutum ve tavırlarımızı da hissiyatımız doğrultusunda biçimlendirmeyi “yeğleriz”.

Osmanlı İmparatorluğu’nun o muhteşem ve debdebeli hükümranlığının toplum hafızasında bıraktığı hüsran, özlem, kabullenememe, içine sindirememe…

Soluk alıp verdiği toprakların artık bir değişimden geçtiğinin bilincine vakıf olamaması, Türkiye’de 1923 tarihini baz almak kaydıyla çekişmelere neden olmuştur.

Mustafa Kemal ATATÜRK gibi bir dehaya sahip olmanın kıvancını yaşamak varken ve onun bizlere bıraktığı eseri daha yükseklere taşıyarak taçlandırmak varken, bizler nelerin boyunduruğu altına girdik?

***

Cumhuriyetimiz, demokrasimiz ve genelde Türk Tarihi üzerine söyleve başlandığında; buradan övünç kaynakları türetilmek istendiğinde, nedense tarihe “sadık” kalınmaz.

Hep der dururuz: Tarih, tarihçilerin işidir, diye. Mustafa Kemal ATATÜRK, Anadolu topraklarında emperyalizme karşı bir zafer kazanarak “tarih yapmıştır”. Gerçekten de Türk olduğum için burada hamaset yapmak gereği duymuyorum. Ama, hakikati benim mübalağ etmem veya çarpıtmam, değiştirir mi?

Cumhuriyet rejimi, yıllardır yönetim şekli babadan oğla geçen hanedanlık sultasını, cumhura bırakan bir devrim idi. Bu cumhuriyet idaresi yönetim biçimini de “demokrasi” olarak tayin etmişti. Bakın değerli okuyucular, bir devrim yapılmış, emperyalist devletlerin her türlü tezgâhına ve işbirlikçi girişimlerine rağmen senelere varan alışkanlıklarıyla yoğrulmuş bir milleti/halkı yeni bir hayata doğru yönlendirmek, çok kolayca olabilecek bir hareket miydi?

Birinci Dünya Savaşı yapılmış, dünya milletleri büyük bir yıkımın altında eza ve zulme katlanmış, en değerli varlıklarını yani insanlarını savaş adına meydanlarda yitirmiş. İmparatorluklar yıkılmış. Milletler ulus devlet inşasına girişmiş. Sonra yine, konjonktürel süreç içinde “izm” akımlarının yine dünyayı bir felakete sürüklediği bir zaman diliminde, İkinci Dünya Savaşı insanlığı tekraren acıyla gözyaşı ve kan deryasıyla sınamış.

Tüm bu, insanlığın kaldırabilmesi büyük yıkım ve felaketlerden sonra, Türkiye Cumhuriyeti Devleti varlığını sürdürmüştür.

Demek istediğim, neden hâlen cumhuriyet çınarı 100. yılına doğru emin adımlarla yol alırken-tüm yıpratma ve saldırılara rağmen- tarihi yapan ve yazanlara inat, olanbiteni çarpıtarak yorumluyoruz? Bu ülkenin harcına dönemine göre büyük katkılar koymuş kişileri, ölümünden sonra “mesnetsiz bir biçimde”, gündelik politikaya ve tartışmaya alet etmek, ne vicdanî ne de ahlâkî.

Ben demiyorum ki… Sorgulamayalım veya araştırmayalım. İşte devletin kurumları orada. Arşivler açık. Ama, önemli olan ideolojik bağnazlığa kapılmadan, tarihin berrak bir biçimde irdelenmesidir. Cumhuriyet tarihi yeşerdiğinden beridir de karşıtlıklar üzerinden varlığını sürdürmek durumunda kalmıştır.

***

1923 tarihi gerçekten de bizler için çok önemli bir tarihtir. Toplumsal kopuşlar da siyasî tıkanmalar ile siyasetin kesintiye uğraması da hep bu sürecin hazmedilememesinden ve yine cumhuriyet rejiminin içselleştirilememesindendir.

Osmanlı Devleti, din-tarım imparatorluğu idi. Toplumsal yapı da siyasal yapı da yani devlet düzeni de ve iktisadî gelişmeler de hep çağının değerlerinden ve ideolojik kavramlarından besleniyordu. Devletin başındaki sultan/padişahların güçlerini dinden almaları, tek tanrılı dinin gereği toplumun üzerinde kuşatıcı bir siyasal ve dinsel güce sahip olmaları, pekâlâ kulların birey aşamasına geçişlerinde en büyük direnç noktası olarak tezahür ediyordu.

İşte Türk Devrimi ve dolayısıyla cumhuriyet, Osmanlı tebaası konumundaki “insancıklara” “vatandaş” kimliğini yukarıdan aşağıya olacak şekilde armağan ediyordu.

Bu bağlamda, devrim muhafızlarıyla karşı devrimcilerin tartışmalarına baktığınızda, sürekli olarak bir “reddiye”, “inkâr”, “yok sayma” olgularını müşahede edersiniz.

Gerçekçi açıdan bakıldığında, karşı devrimci diyeceğimiz kesimlerin en büyük yanılgıları, Türk Devleti kimliğini cumhuriyet rejimi altında kabullenmemeleri idi. Çünkü yıllarca ümmet tanımlaması altında bir lokmaya tamah etmeleri, dünyadan tecrit bir biçimde hâlen ilkel şartlarda ekonomik faaliyetler ile iştigal olmaları, özellikle toplumun ayrıcalıklı nüfuzlu entelijansiyesinin din toplumu olmanın verdiği avantajları kaybetme telaşıyla toplumu her daim dogmalarla uyutmaları, devir ve düzen değişse de zihniyetin “donmasına” neden olmuştur.

Cumhuriyet rejiminin kök salması ve yerleşmesi adına cumhuriyetin inşasında önemli hizmetler ifa eden kurmay kişilerin de hepten bir reddiye üzerinden yeni dönemin hikâyesini yazmaları, bugüne dek uzanan mücadelenin bir yüzüdür.

Ben, bu çağımıza artık uymayan tartışmalarda ebedi banimiz ATATÜRK’Ü, ayrı yerde tutmaktayım. Kesinlikle Atatürk’ün olduğu mesnetsiz bir değerlendirmeyi kabul etmiyorum. Buradan şu çıkmasın: Atatürk eleştirilemez. Hayır, ben bunu demiyorum. Pekâlâ, Mustafa Kemal ATATÜRK de eleştirilebilir. Hataları olmuştur. Bunun yargısını bizler verecek değiliz. Benim karşı çıktığım husus, Atatürk üzerinden ya da Atatürk’e en yakın kişiler üzerinden cumhuriyet düşmanlığı yapmak. Buradan yola çıkarak Atatürk’ü milleti nazarında kötülemek, bunların hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur.

***

ATATÜRK ve rejim üzerinden yapılan saptırmaların en başta gelenleri, herkesin bildiği gibi bir “dinî mağduriyet” yaratmak ve alt kimlikler üzerinden ülkenin ve devletin bütünlüğünü sarsmak. Karşı devrimci dediğimiz kesimler, yıllardır yeni kurulan devletin kurum ve kurallarını, yine devrim değerlerini tahrip etmek maksadıyla hem sahada hem de masada ellerinden geleni yaptılar. Ne adına? Tarihte bence şanla ve şerefle yerini almış Osmanlı Devleti adına…

Nasıl ki Atatürk’ün vefatından sonra işbaşına gelen kadrolar, cumhuriyet rejiminin yerleştirmek istediği fikri altyapıyı telakki etmek istedikleri doğrultuda topluma “dayatmışlar” ise de, yeni Osmanlılar dediğimiz hâlâ akılları tarihin geçmişinde kalmış kitleler de yeni devleti, bilinçli ve planlı bir biçimde reddettiler.

Buradan şunu söyleyebiliriz. Yeni bir devlet kurulmuştu. Bu yeni devlet altyapı ve üstyapı çerçevesinde üniter-ulus devlet modelinde, laik, demokratik sosyal hukuk devleti sisteminde ülkeyi silbaştan dizayn ediyordu. Giyim kuşamdan tutunda insanların vatandaşlık aidiyetine kadar sahip oldukları hak ve hürriyetler ile yine ödevler bağlamında cumhuriyet toplumu ve bireyi tesis ediliyordu.

Bugün, cumhuriyet muhafızları Kemalist entelijansiye de sağcı muhafazakâr-mukaddesatçı entelijansiye de, kendi kurguladıkları muhayyele üzerinden bir çözümleme yapma derdindeler.

Sol Kemalist aydınların zaviyesinden bakıldığında, Türk Medeniyeti içinde Osmanlılar “yok farz ediliyor” veya hepten reddiye yapılıyor. Böyle bir tavır takınmak ne kadar rasyonel değerli okuyucular? Türk Medeniyeti 100 yıllık bir sürece sığdırılabilir mi? Kök salmış bir kadim uygarlıktan bahsederken Osmanlı Devletini yok saymak, nesillerin dimağlarından silmek, aynen karşı devrimcilerin düştüğü akıl tutulmasının birörneğidir.

Bundan sonrası zaten hep bilinen süreç. Bir adım Kemalist hareketten geldiyse… Bir hareket karşı devrimci kesimlerden gelmiştir.

Oturduğumuz yerden baktığımızda, bu kısır bir üretimden başka bir şey değildir.

Birbirimizi reddettiğimiz ve inkâr ettiğimiz bir çaba, sadece çok meşhur bir havanda su dövmekten başka bir şey değildir.

Çünkü tarih yapılmıştır ve yapıcıları tarihteki müstesna yerlerini de almışlardır.  

  

Devamı
Türkiye'deki İki Kutuplu Siyaset Üzerine: Cumhuriyetçiler ve Muhafazakârlar

2023 seçimleri hem Cumhur İttifakı hem de Millet İttifakı açısından “dönüm noktası” olarak görülüyor. Hemen ilerlemeden soralım. Cumhuriyet Halk Partisi’nin gelecek seçimde ipi göğüsleme şansı nedir? Evet, belki artık dönüp dönüp aynı şeyleri konuşuyoruz. Ama konuşmak durumundayız. Aynı kavramlar ve aynı hususlar üzerinde yazıyoruz biliyorum ama bazı saikleri açığa çıkarmak babında yazmak ve sormak durumundayız.

Dikkat ediyorsanız ekonomik tablomuz iyi değil. Tabii ben böyle diyorum ama bu aşamada “bilirkişi” değilim. Gerçi, bir hususa yönelik kelam edebilmek için de çok fazla tedrisat görmeye gerek yok. Devletin ekonomiden sorumlu kurumlarıyla halkın bire bir deneyimlediği “gerçekler” her nedense uyuşmuyor. Zaten kamuoyundaki tartışmada “güvenirlik” üzerinden koparılıyor.

Yüksek fiyatlardan ötürü toplumun alımgücü düşmüş durumda. Ekonominin kurmayları, “yüksek faiz yüksek enflasyon” tezine iman ettikleri için kamuoyundan gelen “alternatif seslere” kulak vermiyorlar. Bence de burada sıkıntı, halkın bire bir tecrübe ettiği sıkıntıların yönetim katında “reel” olarak karşılık bulamaması. Şunu ifade edelim, AK Parti gerçekten de Türkiye’de bazı konularda, demokratikleşme çabalarında, hukuka ilişkin dönüşümlerde büyük çaba gösterdi.

Yine bu durumların hakkını vermek demek, olumsuz konularda ses çıkarmamak olarak da telakki edilmemeli. Elektrik faturalarından tutunda doğalgaz ve diğer sabit harcama kalemlerine kadar dar gelirli ailelerin bütçelerini zorlayacak ve hatta yıkıma sürükleyecek gelişmeler noktasında sadece “seyirce kalmak” sorunu çözmüyor. Türkiye’de en büyük aymazlık, sorunu çözmek adına kesin neşter vurmak yerine, “palyatif tedbirlerle” problemi geleceğe ötelemek oluyor. Sürdürülebilir tedbirler almak varken, dostlar alışverişte görsün misali politikalar çare üretmiyor, sadece insanların gözlerini boyuyor.

*  *  *

Eğer görmek isterseniz ve duyargalarınızı açık bırakırsanız, ülkemizdeki hoşnutsuzlukları ve homurdanmaları fark edersiniz. Doğal olarak iktidarlar mevcut tabloyu olduğu gibi değil de biraz makyajlayarak topluma sunarlar. Zaten biliyorsunuz, son dönemlerde en fazla aşina olduğumuz kavramların başında, algı yönetimi, algılarla oynama ve hatta şimdi biraz unutuldu ama “post-truth” kavramları gelmektedir.

Tamam, siyasi iktidarlar “siyasal erk” olmanın verdiği güce dayanarak toplumu “hakikatler doğrultusunda” yönlendirsinler. Belki, olmayan bir pembe mutluluk masallarıyla halkı uyuştursunlar. Olmayan bir değerlerden toplum inşa etsinler. Güllük gülistanlık içinde yaşanıyormuş havasını topluma yansıtsınlar. Burada siyasetçilere-özellikle iktidarın siyasetçilerine- medya kuruluşlarının epeyce bir destek verdiğini de ifade edelim.

Akabinde muhalefet partileri ne yapıyorlar? Şunu artık ben kabul ettim. Sizdeki düşünceyi bilmiyorum. Özellikle Cumhuriyet Halk Partisi, evet Türkiye’deki sorunlardan dem vuruyor. Muhalefetteki potansiyeli en yüksek parti olarak toplumun sorunlarına sözcülük yapıyorlar ama “daha fazlası” adına elde ne var? Değerli okuyucular, bu soruları soruyorum ama ben de bunların cevabını bilmiyorum. Ben, sadece, yaptığım okumalardan ve gözlemlerimden elde ettiğim çıkarımları yazıya döküyorum.

CHP, Türkiye’nin modernleşme aşamalarında Türk Silahlı Kuvvetler ile en büyük paya sahip olan siyasal partisidir. İlerlemelerde, ilerici atılımlarda CHP’nin büyük hizmetleri olmuştur. Ama dünya ve Türkiye değişirken, sizin hâlen Cumhuriyetin ilk yıllarında kalarak olayları tahlil ederek değerlendirmeniz, gerçek manada toplumda olması gereken karşılığı bulamaz. Bu açıdan ilerici bir parti olan CHP, dönemdeki gelişmelere bağlı olarak tarihte takılı kaldığında, muhafazakârlaşmaya başlar. Yanisi, direnç noktasında “statükoculuk” göze çarpar. Cumhuriyet Halk Partili kesimlerde belki de en fazla rahatsızlık yaratan husus, kendilerine “statükocu” denmesidir. Bir düşünün, yıllar geçmesine rağmen 10. Yıl marşlarını dinlemekten fazla “ileriye” gidemeyen partiye, muhafazakâr ya da statükocu denmez de ne denir?

*  *  *

KADİR HAS ÜNİVERSİTESİ’nin “Türkiye Eğilimleri Araştırması” sonuçları, insanların akıllarında kalan bazı sorulara cevap vermesi yönünden açıklayıcı nitelikte.

Araştırmaya katılanların %55.7’si cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini tercih ederken, %44.3’ü parlamenter sistemi benimsediğini belirtmiş.

Çeşitli okumalarda gördüğüm kadarıyla, AK Parti seçmeni ile CHP seçmeni arasında “anlamlı” bir geçirgenlik yok. Ben de bu görüşe katılıyorum. Kamuoyu nabız yoklamalarında uzman olmuş kişilerin belirttiği üzere, daha önceleri AK Parti’ye oy vermiş kitleler, partilerine kızdıkları hâlde bile CHP’ye oy vermeyeceklerini belirtiyorlarmış. Aynı şekilde CHP’ye oy veren kitleler, partilerinden hoşnutsuzluk duyduklarında bile AK Parti’ye yönelmeyeceklerini belirtiyorlarmış.

GELECEK Partisi ve DEVA Partisi muhafazakâr hassasiyet taşıyan seçmenlerin yöneldiği bir diğer alternatif partilermiş. Ben daha önce de yazmıştım. Bu tip partiler daha çok konjonktürel ortamın elverişliliğinden kurulan partiler. Bu partilerin, siyaset kurumu içinde varolacaklarına inanmıyorum. Genelgeçer atmosfer içinde yüzergezer seçmenin oylarına talip olan bu partiler, sadece olası seçim opsiyonlarında yedek siyasi aktör olarak konumlanmaktalar.

Bir de şöyle bir algı uyandırmışlar sağ-muhafazakâr seçmen tabanında: Adalet ve Kalkınma Partisi iktidardan giderse bizlere yapılan yardımlar da kesilir. Sanırım, burada şunun da etkisi var, insanlar devlet olgusuyla hükümet olgusunu ayırt edemiyorlar. Yine, 20 yıldır tek başına iktidar olmanın avantajıyla devlet kurumları üzerindeki tam kontrol toplum indinde, özellikle AK Parti seçmeninde devlet=AK Parti hükümetleri olarak sembolize ediliyor.

Şu bir gerçek, AK Parti bu zamana denk hiçbir Cumhuriyet Hükümetlerinin sergileyemediği performansı göstermiştir. Zaten burada bir sıkıntı yok. Buradaki tıkanma, muhalefet kanallarından neşet ediyor. Yıllardır neden özellikle CHP, SEÇMEN indinde olması gereken sıçramayı yapamıyor. Gerçekten ben de anlamış değilim. İleri de siyasetbilimciler, siyaset sosyologları ile siyaset psikologları bunu etraflıca irdeleyeceklerdir.  

Devamı
CHP Dönüşebilir Mi?

Her nedense yaklaşan seçimler siyasi partiler bakımından “dönüm noktası” olarak addedilir. Ama bu dönüm noktaları bitmez. Türkiye’de cumhuriyet ilan edilip de kök salmasından beridir, rejimimizin yıkılacağı ve yerine karşı bir hamleyle şeriat devleti kurulacağı anlayışıdır. Pekâlâ, cumhuriyet rejimi kurulurken de zaten zırhlarını kuşanarak gelebilecek tehditlere karşı gardını almıştır.

Bu bağlamda, ülkemizdeki siyaset bloklaşması da daha çok Amerikan Demokrasisindeki gibi zahirde iki parti üzerinden yürütülmekte. Geçmişte, Demokrat Parti(DP) vardı, Adalet Partisi(AP) vardı; şimdi ise kesintisiz olarak 20 yıldır iktidarda olan AK Parti ve köklü partimiz Cumhuriyet Halk Partisi var. Seçim üzerine toto oynanadursun, gelecek açısından Türkiye’de ne gibi değişme ve gelişmeler olacak, merakla beklenmekte.

Ben bu yazıda, yine CHP üzerinde durmak istiyorum. Bildiğiniz gibi ülkemizde sosyalist partiler veya demokratik sol olduğunu iddia eden partiler, adamakıllı siyaset kulvarı içinde sağ partilere alternatif olamadılar. Bugün, 2022 Türkiye’sine baktığımızda, Cumhuriyet Halk Parti’yi, sahip olduğu seçmen tabanı bakımından iktidar yolculuğunda en başa oynayabilecek en başat parti olarak görüyorum.

Şunu ifade edelim: Muhalefet tarafında konumlanan partilerin hemen hemen hepsi artık Türkiye’nin yönetilemediği konusunda hemfikir. Türkiye yönetilebilirlikten uzaklaşmakta. Tabii herkesin fikrine saygı duymak lâzım. Öte yandan yine bir başka endişe ise Türkiye’nin laik, demokratik cumhuriyet rejiminden de uzaklaştırıldığı ve dönüşümün 2023 yılında tamamlanacağı.

Bu bağlamda CHP üzerinden değerlendirme yapmaya devam edeceğim. Şimdi bir soru soralım: CHP kendini dönüştürebildi mi? Artık tekrara düşeceğiz ama ne yapabilirim, yineleyeceğim… CHP Türkiye’deki değişimi doğru düzgün tahlil edebiliyor mu? Bu, hem sosyolojik hem de ekonomik olarak geçerli. Artık eski zamanda kalmış siyaset kalıplarıyla ve geçmişe özlemle anı yakalamak, seçmenlerin beklentilerini karşılamak zor görünmekte.

* * *

Bu bağlamda, muhalefet tarafı Millet İttifakı çatısı altında toplanmış olsa da, burada önü çeken parti ne denirse densin Cumhuriyet Halk Partisi’dir. Aslında gelecekteki seçim ittifaklar arasında geçecek ama acaba diyorum, CHP’nin tek başına iktidar olmak için bir yol haritası var mı? Değerli okuyucular, yapıyor(muş) gibi yapmakla söylüyor(muş) gibi söylemek arasında farklar var. Bakıyorum, evet, Cumhuriyet Halk Partisi bir şeyler yapıyor izlenimi veriyor: Esnaf ziyaretleri, çarşı pazarda vatandaşın nabzını ölçme… Tamam da ileriye dönük seçim kazanmaya yönelik bir strateji var mı?

Zaten CHP, daha çok eski siyaset enstrümanlarından medet umduğu için, siyaset kurumu içinde AK Parti’nin ciddi bir rakibi olarak temayüz edemiyor. Buradan şuraya gelmek istiyorum. Cumhuriyet Halk Partisi “Kemalist ideolojinin” refleksleriyle Türkiye’deki sosyolojik değişmeleri okumaya çabalarsa, çuvallamaya mahkûmdur. Şunu da belirtmek isterim: Ben ATATÜRKÇÜLÜĞÜ ve KEMALİZMİ farklı bir düşünce yapısı olarak telakki etmekte ve Kemalizm’in Türkiye’deki vatandaşlara “hâlâ” çocuk gibi davranması, bir türlü CHP’nin toplumdaki beklenen yükselişi gerçekleştirememesine de neden oluyor.

Evet, Kemalizm bir modernleşmenin ete kemiğe bürünmüş hâli idi. Kemalizm sistematiği ile modern cumhuriyet Türkiye’sinin uygarlığa giden yollarının taşları emin ve sağlam bir biçimde döşenmiştir. Kemalizm yeni Türkiye’de ilerleme ve modernleşmeyi “Batılılaşma” ile tamamladı. Aslında buradaki nüans “Batıcılık” değil, yani taklitçilik değil. Atatürk; Türkiye’yi kendine münhasır değerleriyle, ama zamanının yükselen değerlerinin ve kurumlarının Batıda olması hasebiyle Batılılaştırarak, Osmanlı Devleti’nin kaçırdığı medeniyet trenini bir daha kaçırmamak için dönüştürmek istemiştir.

Dönemine göre de ATATÜRK, devrimci adımlar doğrultusunda Türkiye’yi “çağdaş bir toplum” aşamasına üstelik emperyalizmin tüm hücumlarına karşın emperyalist devletlerin kurum ve kurallarını ülkemize adapte ederek getirmiştir. Ama döneminde sapkın ideolojik akımların toplumları bir bataklığa, uçuruma sürüklediği gerçekliğinde, Atatürk ülkemizi ne “faşizme” ne “sosyalist düzene” ne de bir başka totaliter rejime dönüştürmeden, devrimlerin olmazsa olmazı inkilâpları da tabii ki tepeden inme usulle toplumumuza kazandırmıştır.

* * *

Öte yandan ebedi liderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ten sonraki toplum içindeki değişimler, toplumun dönüştürülmesi daha çok “halka rağmen halk için” anlayışıyla yapıldı. Az önce de ifade ettiğim gibi ATATÜRK’ÜN bizzat kendisinin de içinde olduğu devrimlerin ve inkilâpların hayata geçirilmesinde ve ATA’mızın vefatından sonraki devrim sürecinin atılımları dönem içinde olması gereken idi. Dönüşümün sosyolojik bir evrim olduğunu, ekonomi-politiğin bir uzantısı olduğunu Kemalist zihniyete sahip kesimler kabul etmek istemediler.

Kemalist ideolojinin es geçtiği husus şuydu, sosyolojik dönüşüm devlet-egemen yapıdan toplum-egemen bir yapıya geçmeyi gerekli kılıyor ve bu da “demokratikleşmeyi” elzem görüyordu. Bu bağlamda ben Kemalizm’i yukarıdaki satırlarda ifade ettiğim gibi farklı bir değerlendirmeye tâbi tutuyorum: Kemalizm’in daha çok “bir elit anlayış” olduğundan hareketle, toplum ve vatandaşlar üzerinde “kontrol gücü” gibi durduğuna kaniyim.

Neyse çok fazla uzatmak istemiyorum. Burada ne Atatürkçülük ne de Kemalizm tartışması yapmak niyetinde değilim. Sonuçta, Atatürk’ümüz bizlerin ebedi lideri ve vatanımızın ve devletimizin sarsılmaz banisidir. Son tahlilde, Cumhuriyet Halk Partisi’nin artık Türkiye’deki siyaset okumasını kültürel değerler üzerinden değil de, sosyoloji tabanlı değerlendirmeye çabalaması lâzım.

Öncelikle değişim ve dönüşüm, CHP’nin topluma bakış açısında başlamalı. Şu bir gerçek, CHP’nin bugünkü kemik kitlesi taş çatlasa %25-30 eşiğini geçemez. Şuraya getirmek istiyorum: CHP toplumun mütedeyyin kesiminden teveccüh görmeden, seçimde tek başına işbaşına gelemez. Diyeceksiniz ki, CHP’nin böyle bir iddiası veya beklentisi var mı? Yani bu bağlamda, şu son 20 senede Cumhuriyet Halk Partisi’nden özellikle dindar-mukaddesatçı kitlelerden teveccüh görecek bir davranış göremedik.

Yaptığım okumalarda gördüğüm husus, muhafazakâr seçmen kitlesinin AK Parti’den memnun olmasalar bile, AK Parti’nin alternatifi bir partiyi kendilerine yakın bulamadıklarından, kerhen bile olsa seçimlerini AK Parti üzerinde yoğunlaştırdıkları. Ve bir de iktidar tarafından yoğun olarak uygulanan propaganda: AK Parti giderse eski kazanımlarınızı kaybedersiniz, başörtüsü yasağı geri gelir, dinî özgürlüklerinizi yaşayamazsınız vb.

Son tahlilde…

Cumhuriyet Halk Partisi’nin, kendi görüşümce muhafazakârlardan oy almadan tek başına iktidar olma şansı yoktur.       

 

 

Devamı
Bitmeyen Kavga: Laiklik!

Bazı kavramlar üzerinden Türkiye’de bir bardak suda fırtına koparmak alışkanlık hâline gelmiştir.

Memleketimizde bazı olgular...

Hem içte hem de dışarıda ülkemizi, merkeze sadık ve bağımlı bir çevre ülke konumunda tutmak için hep kamuoyunun gündeminde bilinçli bir biçimde tutulmuştur.

1923 yılından beridir bitmeyen toplumsal kavga...

Laiklik...

Laikliğin din müessesesi üzerinden çarpıtılması...

Artık şunu söylemek gerekiyor. Sık sık burada benzer hususlar üzerinden yazılar yazacağım için, tekrara düşmemek adına...

Laiklik tarifine gerek görmüyorum.

Zaten mebzul miktarda laiklik tarifine erişmeniz hem kitaplar çerçevesinde hem de internette mümkün.

Benim takıldığım nokta, laikliğin demokratik bir toplumdaki işlevinin ve misyonunun doğru düzgün tahlil edilmeden, yekten karalanmasıdır.

Bu takıntı...

Sol cephede de var, sağ cephede de var.

Sol aydınlar ve sol ideolojiyle bir toplumu ve devleti düzenleme saikinde olanlar, laikliği neredeyse artık bir “tabu” olarak telakki etmekte, kamunun laiklik ilkesi üzerinden şekillenmesini talep ve arzu etmekteler.

Sol entelijansiye açısından “başörtüsü/tesettür”, Siyasal İslam’ın kamu içindeki simgesel bir aracı olmakla beraber, bunun bir “özgürlük” davranışı olamayacağıdır.

Zaten...

Dönem dönem...

Bunun toplum içindeki yansımalarını, siyasette tıkanma zamanlarında çok defa deneyimledik.

Şunu kabul etmek durumundayız:

Demokratik bir rejimin, dünyevî bir düzende akamete uğramadan varlığını sürdürmesinin yegâne dayanağı laikliktir.

--------*--------

Ben de kabul ediyorum.

Fakat, bugün laikliği sadece sözlük anlamıyla içselleştirip, toplumun din özgürlüğü noktasında, bu demokrasinin vazgeçilmez faktörünü tıkaç amacıyla kullandığınız vakit...

Bumerang etkisi yaratır.

Yine... Sağ iktidarlar ve sağcı bir dünya görüşünde olanlar veçhesinden de laikliğin algılanışı, aynen solcuların telakki edişleri gibidir.

Büyük bir çoğunlukta, laiklik demek, dinsizlik demek olarak idrak ediliyor. Bugün yirmibirinci yüzyıl şartlarının hüküm sürdüğü bir dünya düzeninde, pekâlâ vatandaşların, tâbi oldukları ülkelerin kendilerine tanıdıkları hak ve yükümlülüklere sahip çıkmaları beklenir.

Ama...

21.yy’ın dizgesinde, hem insan haklarını ve demokrasiyi hem de bu hakları güvenceye alan adalet denen şaşmaz teraziye büyük bir ehemmiyet atfedeceksiniz...

Öte yandan, dönemin yani 21.yy’ın geçirdiği dönüşüm ve değişimlere inat hâlen şekil üzerinden ve 18.yy fikrî dünyası üzerinden insanların nasıl bir hayat sürdürmelerine ve hatta zihin dünyalarına hükmetmeye çabalayacaksınız...

Bunların hiçbiri, ne sağcıların ne de solcuların kavramları yorumlayışı ve bu kavramlar üzerinden toplumu ve devleti dönüştürme çabaları, toplumsal huzura da toplumsal barışa da hizmet etmektedir.

Özgürlük diye avazımız çıktığı kadar bağırıyoruz.

Demokrasi diye bağırıyoruz. Adalet ve hukuk talep ediyoruz. Daha fazla hak ve hürriyetlerimizin genişletilmesini umuyoruz.

Refah devleti olmak istiyoruz. Kalkınmanın tabana yayılarak, insanların ekonomik büyümeden hakça pay almasını öngörüyoruz.

Ama...

Bakıyorsunuz, yılların neden olduğu ideolojik tortuların, bağnazlığın, hüsnükuruntuların, bizleri birbirimizden ötelediğini göremiyoruz.

Laiklik, din düşmanlığı değildir.

Laiklik, insanları dinden soğutmaz ve soğutmadığı gibi, dinden de uzaklaştırmaz.

Öte yandan, artık bu ülkenin gerçek dindar insanlarını da, fetiş veya tabu hâline soktuğunuz özgürlükçü olmayan bir laiklik korkusuyla sisteme ve toplumun diğerlerine karşı küstürmeyin.

Devam etmek ümidiyle...   

Devamı
Kentleşme ve Göç Hareketleri

Modernleşme ve kentleşme insanlığı geleneksel yaşam ve kültürlerinden koparmıştır.

İnsanların yaşam tarzlarının değişime uğramasında motor güç, aşırı bir biçimde kentleşme hamleleri olmuştur.

Esasında, kentleşme ve endüstri toplumu olmanın gereği insanlar, “bireyselleşiyor” ve “bencilleşiyordu”.

Geçmişin yaşam reflekslerinde ön plana çıkan husus, birincil ilişki tarzının, tüm yaşam örüntülerinin tamamını kapsamasıydı.

İnsanlar birlikte yaşamaktaydı. İmece usulü dediğimiz biçimde toplumsal yaşamın sıkıntıları ve zorlukları, beraberce kolektif akıl ve güçle bertaraf ediliyordu. Türkiye’deki gelişmeler açısından bakarsak… Türkiye’de özellikle 80 sonrası ekonomik düzende değişime gidilmesiyle beraber, kentleşmenin hızlanması, modernleşme adında, pek de sürece uymayan davranışlar ve hareketlerin tetiklediği gecekondulaşma…

Öte yandan ülkemizdeki göç hareketlerinin de 80 sonrası hızlanması, uygulanmaya başlanan liberal ekonomik politikalar, kentleşmenin bir modernleşme aracı olmasından ziyade, sorunların katmerleştiği bir aksa neden oldu.

Şuan gelişmekte olan ülkelerin belki de yaşadıkları iktisadî ve sosyo-kültürel ile sosyo-politik açmazların kaynağı olarak, bu plansız ve programsız göç hareketlerinin de bir etken olduğunu kabul etmek durumundayız.

Ne ki kentleşme ve modernleşmenin bir süreçsel merhalenin akabinde zuhur etmemesi, göçlerin yaşanan sıkıntılar da tek çare olarak görünmesine de vesile oluyor.

Devamı
Para ve Saadet

Parayla saadet olur mu?

Mutluluk son tahlilde ne ile ilgilidir?

Tek tek insanların/bireylerin ve dahası toplumların gönençlerinin arttırılmasında etken faktör nedir?

Mutluluk ve refah içinde yaşamanın mutlak ve tek ve hatta evrensel bir reçetesi var mıdır?

Toplumların ekonomik bağlamda kalkınmış ve büyümeyi tabana yansıtmış olmaları, işte o ülkeleri “gelişmiş” yapmak açısından bir numaralı faktördür.

Yüzyıllardır insanlık “mutluluk reçetesi” arar durur. Mutluluğun, insandan insana değişeceğini söylemeye gerek var mıdır, bilmiyorum.

Ama en son tahlilde… Gelişmiş bir toplum olmak, modern çağdaş bir devlet tesis etmek, her şeyden önce “vatandaşlık statüsünün” bilincinde olmak…

Bunların, mutluluk ve gönenç içinde yaşamayla ilgisi çok yakındır. Mesela, Arap ülkelerine bir bakalım. Parasal genişlik hususunda bu ülkelerde bir sorun olmadığını görürsünüz. Öte yandan bu ülkelerde, zenginlik kaynağı üretimden değil, üretimde girdi olarak kullanılan stratejik kaynaklardan; yanisi petrol ve doğalgazdan gelir.

İnsanî gelişmişlik, eğitim seviyesinin yüksekliği, siyasal yapı, demokrasinin kalitesi, birey-devlet ilişkisi vb. zeminde zuhur eden doneler üzerinden bir yaklaşım geliştirsek…

Genelde…

Avrupa’nın kuzeyindeki ülkelerde insanların, sanki daha gönenç ve huzur içinde bir yaşam sürdürdüklerini, hem pratikte hem de bilimsel veriler düzeyinde deneyimleriz.

Tabii bu böyle olacak diye bir şey yok. Ama bir millet, eğitime, ekonomik büyümeye önem verir ve ürettiği hasılayı ne kadar adilanece toplum tabanına yansıtabilirse, o denli toplumsal gönenci yeşertebilir.

 

Devamı
Pozitif Beklentiler(?)

SOĞUK SAVAŞ döneminde Sovyetler Birliğini çökertebilmek için “dincilik” ve “milliyetçilik” ideolojileri ABD tarafından bir etkin silah olarak kullanılmıştır.

II. DÜNYA SAVAŞINDAN sonra, yine Sovyetler Birliği ile sürdürülen soğuk savaş kapsamında “Komünizmle Savaş” konsepti altında uygulanan dincilik ve milliyetçilik ulus devletleri zaafa uğratmıştır.

Bu bağlamda, bizim yaşadığımız deneyimler...

Demokratik, laik sosyal hukuk devletimizi...

Sürekli olarak geriletmiştir.

Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından dünya sisteminin bir boşluğa kapılmaması adına, yani dünya jandarmalığına soyunan ABD’nin bu liderliğini kaybetmemek adına Samuel Huntington tarafından ortaya sürülen “Uygarlıklar/medeniyetler Çatışması” tezi...

Büyük Ortadoğu veya Genişletilmiş Ortadoğu ve Afrika Projesinin araçlarıydı.

Afganistan’da Sovyet yayılmacılığını engellemesi için CIA tarafından kurulup Suudi Arabistan parasıyla finanse edilen EL-KAİDE ve TALİBAN örgütleri, yenidünya sistemi için bulunmaz hasımlar idi.

Zaten...

Bu kurulup beslenen terör örgütleri... 11 Eylül 2001 yılında, ABD’yi kendi evinde vurunca, bir nevi hasım ilan edilen Radikal Siyasal İslam, dünya jandarmasını kendini güvende hissettiği topraklarında vurunca, bu sefer ABD’nin eline “Ilımlı İslam” kozunu verdi.

Büyük plan için düğmeye basıldı.

Önce, Afganistan ve sonra da Irak yerle bir edildi.

Bu dünyayı tehlikeden kurtarma operasyonu başarıyla sonuçlanmış mıdır, derseniz...

Ortadoğu coğrafyasının hali pür melali ortada.

Acaba, Covid-19 salgının türlü varyantlarının türeyip/türetilip(?) ulus devletlerin sürekli “istim üzerinde” tutulduğu bir 2022 senesinde, ABD’nin mütecaviz ve sürpriz operasyonları olabilir mi?

Düşünmek bile istemiyorum.

Azıcık huzur lâzım gezegenimize.

Devamı
Huzur ve Sukûnet

Batı uygarlığının temelinde…

Kültürünün temelinde…

Endüstrileşme…

Aydınlanma…

Laiklik…

Ulusal bilinç…

Demokrasi…

Ögeleri yatmaktadır.

Ne hazin ki… Emperyalizm, küreselleşme rüzgârı altında kendi angajmanını çevre ülkelere dayatmak adına…

Yukarıdaki ögeleri kullanmakta… Öte yandan bu ülkeleri aklı sıra kendi kültürlerinin biricik ve tek olduğu zannıyla “ötekileştirmekte”…

Bugün dünyada…

Irkçılık sorunu da varsa…

Milliyetçilik, mikro çerçevede ulus devletlerin birliğini ve bütünlüğünü tehdit eder halde ise…

Mukaddes değerlerden en önemlisi din, siyaset için kullanılıyorsa ve yüzlerce insan bu hedef adına katlediliyorsa…

Ezcümle…

Bu varsayılı sorunların üzerine bir de…

Göçmen düşmanlığı…

Gıda sorunu ve tedariki krizi…

İklim krizi gibi sorunlar eklemlene eklemene sıkıntıları katmerleştiriyorsa, artık gerçekten de başka bir dünya mümkün, demenin zamanıdır.

(.........?..........)

Devamı
Sır Perdesi(?)

ERKEN SEÇİM nidaları artık her yerden duyulur oldu.

Geçim derdi bir numaralı sorun.

Ama seçim istemekle, seçimin gerçekleşmesi olası mı?

Cumhur ittifakı bakımından sanırım seçime yönelik bir adım beklenmiyor.

Dolarizasyon…

Enflasyon…

Satın alma gücünün düşmesi…

Hanehalkının gelirinin ne “açlık sınırı” ile ne de “yoksulluk sınırı” ile atbaşı gidememesi.

Ezcümle…

Hayatı “idame” etmek şuan için sanatlar içinde “sanat” gibi.

Âdeta yaşam içinde yaşamla köşe kapmaca oynamak gibi…

İki senedir hayat…

Ne denirse densin, çetrefilli bir süreç içinde devam ettirilmeye devam ediliyor.

Bir yandan, Covid-19 salgının bulaş riski…

İnsanları ölüm-yaşam çizgisinde “sınarken”…

Öte yandan…

Fani dünyanın hayhuyu içinde de dünyevi değerler; para, faiz, enflasyon, borç, senet, kredi, ücret, maaş, gelir(sizlik), yoksulluk, mahrumiyet, insanları ontolojik olarak tehdit ediyor.

21.yy gerçekten de insanların ve insanların icadı olan hayat düzenlerinin, artık görülmemiş bir biçimde düzey atladığı bir çağ (idi.).

Ama nerede?

***

Siber uzay çağı dedikleri…

Bilgi toplumları dedikleri…

Bilişim-iletişim Devrimi dedikleri…

Post-modern toplum aşaması dedikleri dönemde…

Hâlen işsizlik, yoksulluk, yoksunluk, talan, yağma, açgözlülük, tokluk, açlık, nefse boyun eğme, hep daha fazlasını arzulama ama öte yandan hem duygusal hem de ussal olarak körleşme.

Tabii bu gidişatlar…

Sürdürülemez.

Sürdürülebilecek olan: İktisadî büyüme, genişleme, kalkınma ve son tahlilde, toplumun gönencinin arttırılarak refah devleti olmaktır.

Şöyle baktığımızda…

Çare ne olabilir?

Artık, sorunlardan kurtulmak ve önce “insan” demek için yüzyıllar öncesine dönerek, Ortaçağ karanlığından medet ummak, hangi kafanın bir ürünüdür?

Hadi tamam, hâlâ din-tarım toplumu olma niteliğini aşamamış bir Afganistan için, çok fazla derinlikli yorum yapmaya gerek yok.

Ama, kendisini çağdaş “Batılı değerlerle örünmüş”(?) uygar toplulukların safında konumlandıran devletlerin…

Yolu ve istikameti…

Geleneksele “ricat” olamaz.

Ee öyleyse düze nasıl çıkılır?

Bu satırların sahibinin öyle allame bir tahsil geçmişi yok.

Ben de sadece siz değerli okuyucular gibi olan-biteni seyretme durumundayım.

Benim reçete yazmak gibi bir geçmiş tecrübem de yok.

Seçim diyorlar da…

Acaba diyorum, bu seçim talep edenler, karartının ardında nasıl bir ışık gördüler de, bu minvalde ısrar ediyorlar…

Beklemek gerek.

 

Devamı
Siyaset, Siyasetçi, Vatandaş...

Türkiye’de siyaset esasında pek sevilmez.

Yazıya böyle kitabın ortasından girdiğime bakmayın.

İnsanlarımızın kafasında yer etmiştir.

Ne?

Kahvehanelerde, sohbet için bir araya gelinen yerlerde insanlarımızın siyaset konuştuğundan dem vurulabilir.

Acaba, gerçekten de sosyo-politik realite bu yönde midir?

Ben, bu şekilde olduğunu pek düşünmüyorum.

Siz, bakmayın insanlarımızın oturdukları yerlerde okey felan oynarken memleket kurtardıklarına!

Özellikle…

Toplumumuz içinde kadınlarımızın ben siyasetten hoşlanmadıklarına kaniyim. Bu yönde uzun yıllardan beridir oluşmuş bir kanaatim var.

Pekâlâ, bu bir “önyargı” değil.

Gerçekten de neden acaba özelde kadınlarımızda, genelde de toplumumuzda siyasete ilgi düşük düzeyde?

Siz de zaman zaman kamuoyunun nabzını tutmak için yapılan seçim anketlerine bakıyorsunuzdur.

Burada, ankete katılanlara, yine bazen ülkemizde en güvendiğiniz kurum/kişi hangisidir, şeklinde sorular yöneltilir.

Çıkan sonuçlar da pek şaşırtıcı olmaz:

En önde, yani birinciliği genelde politikacılar/siyasetçiler alır.

Toplumumuzda yaygın bir inanç ve kanı vardır:

Siyasetçiye güvenilmez, diye.

Neden?

TÜRK DİL KURUMUNUN internet sözlüğü siyaseti şöyle tarif etmiş:

“Devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüş veya anlayış.”

Şimdi burada bir tuhaflık var!

Belki, insanlık tarihinin ilk kilometre taşlarının döşendiği zamanlarda, siyaset belki sadece “ayrıcalıklı ve seçkin” kişilerin uhdesindeydi. Zaten tarih ve siyaset kitaplarını karıştırdığınızda, ilk dönem insanlık serüveninde siyasetin, aristokrat diyebileceğimiz zümrelerce yapıldığını görürsünüz.

Sanayi Devrimi ile birlikte modern ulus devletlerin inşası, kanımca ön plana vatandaş-bireyi çıkarmıştır.

Yine toplumumuzda, “siyaset”,siyasetçi”, “devlet” ve “bürokrasi-bürokrat” kavramlarına bakış daha önce belirttiğim gibi pek olumlu yönde olmamıştır.

Ne ki hemen hemen tüm toplumlarda ve ülkelerde “siyasetten” kurtuluş yok gibi. Tabii ki siyaseti yaşamımızın merkezine koyacağız diye bir şey de yok.

Bizim gibi gelişme evrelerini henüz tamamlayamamış toplumlarda, insanlar siyasete sadece “devlet işleri” ve “büyüklerimiz bizden daha iyi bilir” anlayışıyla baktıklarından, esasında ülkenin ve devletin kaderini belirleyecek mevzularda hep pasif durumda kalırlar.

Demokrasi daha önce de ifade ettiğim gibi “halk idaresidir.” Ama burada önemli olan modern ulus devletlerin, vergi veren yurttaşlarının, hem bireysel yani kendilerinin hem de içinde varoldukları toplumlarının geleceğini tayin edecek karar mekanizmaları ve süreçlerinde kendilerini nerede gördükleridir?

Eğer siz demokrasiyi, siyaseti ve devletin toplum üzerindeki nizam verme gücünü, sadece seçimden ibaret telakki ederseniz, ileride vuku bulacak aleyhte gelişmelerden görece olsa da sorumlu olursunuz.

Burada ifade etmek istediğim…

Vatandaşlar evet belki politikaya ilgi duymayabilirler. Ama siyasete,  lügatteki(sözlük)kelime anlamıyla yaklaşmamalarıdır. Bugün Türkiye’de de diğer ülkelerde de, toplumsal ilişkilerden tutunda, yaşayışın huzur ve barış iklimi içinde devam etmesi siyasetle, hatta iktisadî gelişmelerin; ücretlerin artması düşmesi, enflasyon, gelir ve servetin dağılımı ve daha birçok husus bu bizlerin duyarsız kaldığımız olgularla ve bunların türevleri kavramlarla çok yakından ilgisi vardır.  

Devamı
Demokrat Birey-Vatandaş

Öğrenmek ve yaşam içinde deneyim sahibi olmak bir süreçtir. Bitmek bilmeyen bir maratondur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti de kurulduğundan beridir, uygarlık ailesinin bir ferdi olma yolunda yoğun çabalar sarf ederek, bu topluluk içindeki yerini almaya baş koymuştur.

Şöyle baktığımızda…

Türkiye’de iktidara gelen siyasal partiler, programlarında “demokratikleşme” ögesine büyük ihtimam gösterirler.

Gerçekten de…

Hani sürekli ifade etmekten kaçınmadığımız bir gerçek var: Ülkemiz jeo-politik olarak bulunduğu coğrafya hasebiyle etrafındaki gelişememiş, gelişmekte olan ülkelere her zaman rol model olmuştur: Laik, demokratik hukuk devleti olmasından ötürü.

Tabii gerçekçi çerçeveden bakıldığında…

Türkiye’nin demokratikleşme serüveni, genç cumhuriyet Türkiye’si kurulup da atılıma geçtiğinden beridir devam etmektedir. Dönem dönem ülkemizde, demokrasi süreçleri ve demokrasi mekanizmaları yol kazaları nedeniyle askıya alınmıştır.

Demokratik rejim herkesin de bildiği gibi kurum ve kuralların olduğu, tüm vatandaşların eşit haklara sahip olduğu hukuk dizgesi üzerinde yükselen bir yönetim biçimidir.

Buraya kadar tamamen kurumsal ve teorik olgulardan bahis ettim. Yine burada gözden kaçmaması gereken husus, tüm bu bahsettiğimiz kavram ve değerlerin içini dolduracak ve bunları hayat içinde taşıyacak öge, insandır.

Evet…

İnsandır.

Pekâlâ sürekli dilimizde bir “demokratikleşme” türküsü var; ve fırsat buldukça bu türküyü terennüm ediyoruz.

Şimdi geliyoruz…

İnsan ögesine.

Demokratikleşmenin ve demokrasinin zirve yapmasına vasıta olacak insana ve onun niteliğine.

Hemen sormak istiyorum:

İnsanlar doğuştan demokrat mıdır?

Bir insanın; demokratik rejimi özümsemiş olması, demokratik rejiminin kurum ve kurallarını içselleştirmiş olması, demokratik bir toplumun inşası bağlamında yeterli midir?

Çölde kum misali toplumun kahir ekseriyetinin kaba kuvvete başvurduğu veya kaba kuvvetten “anladığı” ataerkil ve feodal bir sosyolojik yapı içinde, yıldız gibi parlayan moderndemokrat bir bireyin varlığı, zevahiri kurtarmaya yeter mi?

İşte herkes gördü... Mecliste bütçe kanunu çalışmalarında ve faaliyetlerinde milletvekillerinin birbirlerine ne kadar da nezaket içinde davrandıklarını!

Sadece bu garip tutum burada değil ki… Kamuoyuna yansıyan hadiselerde ve nüfuzunu ülkenin işleri ve hizmetleri için değil de, kendi şahsi çıkarları adına kullanan çok mühim isimlerin gazetelere ve ekranlara düşen görüntülerinde de görebilmek olasıdır.

Demokrasi, demokrasi diye vaaz vermek kolayda… Demokrasinin anlam ve değerini taşıyacak birey ve toplum üretmek, işte bu büyük bir mesele. O zaman yine fasit bir dairenin içine hapsolup kalıyoruz.

Demokrat olmak için ne yapmak gerekir?

Çok klişe bir cümle vardır: “Bir insan ya demokrattır ya da değildir.”

Burada demokrat bir bireyin inşasında eğitimin çok büyük bir işlevi ve rolü vardır/olacaktır da.

Evde, okulda, çalışma yaşamında, toplumsal ilişkiler içinde sürekli horlanan, baskılanan, söz hakkı verilmeyen, hatta söz hakkı gasp edilen, sonsuz bir sadakat beklenen “makbul vatandaştan” nasıl “demokrat bir bireye/yurttaşa” geçilecek, düşünmeye değmez mi?

Şimdilik bir “es verelim”…

Sonra belki devam ederiz.  

Devamı
Cumhuriyet ve Demokrasi

Senelerdir Türkiye’deki siyasi tartışmalara baktığımızda, hep nedense yapılan tartışmaların ve üretmeye çalışılan politikaların, memleketimizi ileriye götürmekten uzak kaldığını görürüz.

Neredeyse bir yıldır aynı şeylerle yatıp kalkmaktayız.

Türkiye’de cari dönemde uygulanmakta olan siyasal sistemin, ülkemize uygun olup olmadığını şöyle baktığınızda dört başı mamur bir biçimde irdeleyemiyoruz.

Bakıyorsunuz…

Varsa yoksa, %50+1’e takılmış bir muhalefet…

Öte yandan, yine sürekli kamuoyuna açık alanlarda ve platformlarda, “güçlendirilmiş parlamenter demokratik rejim” türküsü terennüm edilmekte.

Hâlbuki Türkiye’de eksikliğini çektiğimiz mekanizma, cumhuriyet rejiminin hâlen “demokratikleşememesidir”.

Cumhuriyet rejimini “demokrasiyle” taçlandıramadık. Bugün bakıyorsunuz, takılmış plak gibi sürekli aynı kavramlar üzerinden, karşı tarafı ekarte etmek adına salvolar sıralanmakta.

CUMHURİYET; bir Türk Devriminin akabinde, Anadolu topraklarında tarihsel süreçleri bihakkıyla deneyimleyememiş bir halka yaslanarak tesis edilmiştir.

Türkiye’yi irdelerken ve ülkemize projeksiyon tutarken, bizimle beraber bu dünyada varolan medeniyetlerin de geçirmiş oldukları “dönüşümleri” ve “kırılmaları” çok iyi ama çok iyi analiz etmek durumundayız.

Bugün, Türkiye’de siyasal anlamda belki bazı tıkanmalar yaşayabiliyoruz, yine toplumda cari siyasal hükümete bir güven kaybı yaşanıyor olabilir; tüm bunların müsebbibi kanımca, toplumumuzun demokrasiyi içselleştirememesidir.

Zaten, Osmanlı İmparatorluğu bakiyesi üzerinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin bu zamana uzanan perspektifte en büyük handikabı, rejimi demokrasiyle “taçlandıramamasıdır”.

*  *  *  *

Bugün yapılan tartışmalara bakıyoruz, sanki genelgeçer bir üslûp ile maksat yeşillik olsun minvalinde.

Türk Devleti dediğimiz vakit, kökeni geçmişe uzanan bir “gelenek” ve “kültürden” dem vurmuş oluruz. Gerçekten de bu açıdan yükselişini Osmanlı Devletiyle taçlandıran Türk Medeniyeti/kültürü, geçmişten gelen kültürel birikimiyle kendisinden sonraki insanlığa da mihmandar olmuştur.

Yine, Türkiye’mizin cumhuriyet rejimi tesis edildiğinden beridir yaşadığı buhran, devletin birtakım ayrıcalıklılar tarafından kendilerine temellük (mâl etmek) edilmesidir.

Demek istediğim, Türkiye’de zaten bu zamana kadar hiçbir zaman tumturaklı (gösterişli-debdebeli) bir demokrasi deneyimi yaşanmamıştır. Yine, içinden geçtiğimiz modern zamanlarda geçmişte Cumhuriyet Halk Partisi’nin devr-i iktidarında demokrasi olmadığından dem vuranlar, azıcık hafızalarını da diriltmek durumundadırlar.

1946 yılında “çok partili demokratik yaşama” geçildikten sonra, bu ülke daha çok hangi siyasal ideolojiler tarafından idare edildi? Tamam, şunu kabul ediyorum: Türkiye’de “demokratik olgunluğun ve kültürün” yeşerememesinde ve dolayısıyla halkın bu siyasal aracı içselleştirememesinde Soğuk Savaş döneminin “müesses nizam” refleksleriyle, askerî ve yargı vesayetinin vebali ziyadesiyle fazladır.

Bu yaşanan hadisenin bir yüzü ise…

Diğer yüzü de, özellikle konjonktürel olarak palazlanan İslamcı siyasal hareketlerin, “özü itibariyle” demokrasiyi benimseyememelerinin de tesiri büyüktür. Emperyalist güçlerin Ortadoğu merkezli planlarında, Türkiye’nin “stratejik ortak” olarak addedilmesi ve aslında Türkiye’nin bölgede bir ileri karakol işlevi görmesinden ötürü, SSCB’nin yıkılmasının ertesinde ve aynı zamanda Berlin Duvarı’nın da yıkılmasıyla eşanlı süreçte, boşlukta kalan küresel sistemin yeniden organize edilebilmesi açısından, güdülecek uluslararası siyasetin bir hikâyeye ihtiyaç duymasından mütevekkil Siyasal İslam’ın, “Ilımlı İslam” adı altında toplumlara yutturulması, yaşadığımız bu tıkanmalarda sağ partilerin önünü açarak, demokrasicilik oynamalarına “vesile” olmuştur.

Aslında, Türkiye’de yapmamız gereken, tezelden demokrasiyle cumhuriyet rejiminin harmanlanmasıdır.   

Devamı
Lümpenler...

Bazı kelimeleri kullanmayı seviyorum.

Özellikle…

Lümpen kavramı…

Türkiye’de tecrübe ettiğimiz veya yaşadığımız olaylarda, olayın nedeni ve cereyan şekli hususunda açıklayıcı olabiliyor.

Lümpen kitleler ve lümpenleşme, bir ülkede o ülkenin içinin karıştırılmasında bulunmaz fırsatlar sunabilmekte.

Bugün şöyle baktığımızda…

Az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde, yine özellikle “kasaba türü politikacıların” veya halk goygoycusu popülist siyasetçilerin, ülkede kötüye giden gelişmeler bağlamında en çok başvurdukları yol ve yöntem “gözbağcılığıdır”.

Şöyle de diyebiliriz… Otoriterleşme, totaliter rejim eğilimlerinin, diktatör olma yolunda ilerleme süreçlerinin hızlandığı, yine memlekette kötü giden hem iktisadî hem de sosyolojik tablo çerçevesinde, kitlelerin manipüle edilmesinde, başat unsur bu lümpen kesimlerin, yine özellikle sağcı iktidarlarca kullanılmalarıdır.

***

Buradan şuraya gelmek mümkün… Bugün az gelişmiş veya gelişen ekonomilerin/toplumların önündeki en büyük açmaz eğitimdir. Yani eğitimsizliktir. Eğitimle atbaşı gidecek “lümpenleşme”, zaten hem içeride hem de dışarıda büyük fırsatlar sunmaktadır, gündem mühendislerine.

Eğitim seviyesinin düşüklüğü, işsizlik, istihdam kaybı, gelir ve servetin adil olmayan bir biçimde dağıtımı, insanların “kendilerini ifade edememeleri” vb veçhelerden bakıldığında… Lümpenleşmenin, bizatihi siyasetçiler tarafından da göz yumulacak bir süreç olduğu ileri sürülebilir.

Gerçekten de başı boş, işsiz, zamanını optimal olarak kullanmayı bilmeyen kitlelerin “çoğunlukta” olduğu bir ülkede, insanları “algı operasyonuna” tâbi tutmanız her zaman için daha kolaydır.

Ben/Biz daha çok konuşacağız bu “lümpenleşmeyi” ve bu kitlelerin bir topluma menfi tesirlerini…

Devamı
Makulden Uzaklaşmayalım!

Tartışma yaparken veya herhangi bir olguyu değerlendirip tanımlarken, her nedense hep bir “önyargı” tuzağına düşüyoruz.

Bugün…

Türkiye’de “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” adı altında defacto başkanlık sistemi tatbik edilmekte.

Tamam da buradan hareket ederek…

Türkiye’yi Güney Amerika başkanlık modelleriyle ve demokrasileriyle kıyaslamak ne kadar “rasyonel”?

Her sözün başında…

Türkiye’deki siyasal rejim ile ABD’yi ya da ne bileyim Kuzey Kore veya Türki Devletlerindeki babadan oğla yönetimin geçmesini hatırlatmak, ne kadar doğru bir tespit?

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin demokrasi refleksiyle tecrübesi, bu bahsi geçen ülkelerden daha fazla değil mi?

Yer yer görüyorum… Darbe histerisi yine hortlatılmak isteniyor… Artık köprünün altından çok sular geçti.

Evet… Türkiye’miz 2016 yılında FETÖ terör örgütü tarafından rayından çıkarılmak istendi. Ama bu bağlamda, Türkiye’de sandık ve demokratik mekanizmaların dışında iktidar yolları düşünmek için, insanın aklını yitirmesi lâzım gelmekte.

Türkiye’yi değerlendirirken lütfen biraz daha hassas olalım. Hadi şimdi siyasetçileri anlıyorum, icra ettikleri siyasetin doğası gereği stres üretmeleri gerekiyormuş hissine kapılabilirler. Zaten siyasetçilerin siyaset yapma tarzları daha çok “gerginlik” üzerinden.

Ama… Toplumun değer verdiği aydın, yazar, gazeteci titrine sahip kişilerin, Türkiye üzerine okuma yaparlarken azami düzeyde dikkat etmeleri gerekir. Türkiye’de hiçbir zaman yönetim bu saatten sonra babadan oğla geçmez. Türkiye, ne Güney Amerika ülkelerine benzer ne de Kazakistan ya da Özbekistan…

Demokrasi, belki şu son yıllarda yalpalıyor olabilir ama bir söz sarf ederken komik duruma düşmemek gerek: Mesela babadan oğla yönetimin geçmesi gibi.

Devamı
Devlet

Covid-19 salgını devlet olgusuna bakışımızı tekrardan gözden geçirmemize neden odu. Modern devletlerin doğuşu ve ulus devletler, on beşinci ve on altıncı yüzyıla tekabül eder.

Devletin tanımına baktığımızda…

Wikipedia internet sözlüğünde devlet şöyle tanımlanmış:

[Devlet, toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel varlıktır.]

Kısaca devlet, insanoğlunun en üst seviyede örgütlenmesidir. Bu bağlamda, devlet olgusunu bütünleyen faktörlere baktığımızda, “millet/halk”, “toprak”, “vatan” gibi unsurları görürüz.

Devlet olgusuna bakarken, egemenlik, mülkiyet ve toplum içindeki farklılaşma gelişmelerini göz önünde tutmak gerekecektir. Avcılık ve göçebe yaşamdan yerleşik yaşama geçiş, tarım toplumlarının ortaya çıkması, üretilen hasılanın zaptedilmesi ve ailenin genişlemesiyle beraber “özel mülkiyet” anlayışının, örgütlenmeyi zorunlu kılması gibi tarihsel merhaleler çerçevesinde, insanlık devlet düzeyine erişmiştir.

Bu bağlamda, toplumumuz içinde çok fazla karmaşaya neden olan “hükümet” ile “devlet” farkına, Wikipedia internet ansiklopedisi şöyle değinmiş:

- Devlet, hükûmetten daha geniştir. Hükûmet ise devletin bir parçasıdır.

- Devlet, devamlı ve süreklidir. Hükûmet ise geçicidir, kısa ömürlüdür.

- Hükûmet, devlet otoritesinin işletilmesini sağlayan bir araçtır. Hükûmet sadece devletin beyni olma görevindedir.

- Devlet, kişisel olmayan bir otoritedir. Memurlar bürokratik usullere göre işe alınır ve görevliler, hükûmetin ideolojik isteklerine duyarsız olacak şekilde seçilir.

- Devlet, ortak iyiyi ve genel iradeyi temsil etmeye çalışır. Fakat hükûmet ise belli ideolojileri temsil eder.

Kısacası, hükümetler gelip geçici olup, aslolan devletlerin bakiliğidir. Hükümetler, yürütme gücünü, devlet mekanizması içinde yasalara bağlı olarak işletirler.

* * *

Ara sıra yazınsal eserler arasında rast geliriz/gelmişizdir… Devletin “varlığını” sorgulayan yazımlara… Öte yandan yine devlet tiplerinin de geçerliliği dönem dönem tartışılmıştır.

Olay, daha çok küresel elitlerin muhayyelesi çerçevesinde insanların dikkatlerini çekmek için biraz da kasıtlı olarak gündeme pişirilip pişirilip getirilir.

Zaten emperyalizmin, 21.yüzyıl içinde yenidünya düzeni içinde uluslara-milletlere layık gördüğü “devletsizleşmedir.” Emperyalizm sömürü düzenini devam ettirebilmek adına ve hegemonyasını dayatabilmek için, genellikle yumuşak güç kullanma yoluna gitmiştir.

Afganistan’da, Irak’ta sergilenenler de esasında bir tiyatroydu. 2000’li yıllarla beraber yeniden düzenlenen küresel siyaset sistemi, sömürüyü devam ettirebilmek için önünde en büyük engel olarak “ulus devletleri” görüyordu.

Yenidünya düzeninde olan-biteni anlamak için cihan-ı allame olmaya gerek yok. 1989 yılı ile 1991 yılı içinde cereyan eden gelişmeler; Berlin Duvarı’nın yıkılması ve SSCB’nin devrilmesi, sonrasında boşlukta kalan Batı Dünyası, bir karşıtlık üzerine bina edilen politik düzenin dolayısıyla bir “düşman üretiminin” sağlanması adına “küreselleşme” rüzgârıyla tüm dünyanın “ruhsuzlaştırılması” operasyonu…

Çok uzatmaya gerek yok. Covid-19 salgını belki de tek devlet idealinin hayata geçirilmesi için bir fırsat olarak kullanılmak istenmektedir. Neden ulus devletler? Ulus devletlerin, “vatan”, “millet”, “devlet”, “toprak” kavramlarına verdikleri değer ve bunun bu devlet yurttaşlarında uyandırdığı şuur, emperyalist baronların işlerine gelmemesidir. Ulus devletler, çoğunlukla üniter yapıda tesis edildiğinden, özellikle kadim bir medeniyetten de geliyorlarsa, yönetme tecrübelerinin öyle üçüncü dünya ülkeleriyle kıyaslanamayacak kadar köklü olması…

Dikkat ederseniz emperyalist zalimlerin, gözlerini diktikleri coğrafyalarda hedef aldıkları ülkeler daha çok “ulus devletler”. Tabii hâlen kabile topluluğunu aşamamış ülkeleri bu nitelemeden azade tutmak gerekir.

Önümüzdeki dönemlerde devletlerin insanların hareket serbestisini ve özgürlüklerini genişletmesi veya demokratik olmayan yönetim biçimlerine kayarak, insanlara hayatı zindan mı edecekleri ekseninde gelişmeler yaşayabiliriz.

Ki bunun gerçekleşmesi sanırım sürpriz de olmaz.

Ulus Devletlerin önündeki en büyük açmaz:

Emperyalizmin bitmek bilmeyen tüketme ve yok etme güdüsü!   

 

Devamı
Aziz Vatan(ımız)!

Helalleşme ve hesaplaşma kargaşasından çıkarak olayları daha berrak şekilde irdelesek, daha olumlu olmaz mı?

Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun attığı adımı sorgulamaktan ziyade, atılan adıma icabet etmek, daha pozitif bir yaklaşım olmaz mı?

Yekten demek istediğim…

Konuşalım diyorum…

Müzakere yapalım diyorum…

Bu dediğim şeyleri yapabilmenin ön şartı da bir araya gelebilmektir. Daha önceki yazımda da belirttim, siyasetçiler olsun, sıradan vatandaşlar olsun; burunlarından kıl aldırmıyorlar.

Bakın… Şuan kanımca, AK Parti tüm olumsuz gelişmelere rağmen, belli raddede halktan teveccüh görmekte. AK Parti’yi toplumun gözünde parlatan en temel husus, “önce insan” demesi ve toplumun genelini “kucaklama” taahhüdünde bulunması idi.

Yine özellikle CHP en çok neden eleştiriliyordu? Halktan kopuk olmakla tenkit edilmiyor muydu? Ebedi liderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatından sonra, CHP kadroları ülkeyi “tek parti” sultası içinde, demokrasi mekanizmasını işletmeden yönetti.

İşte o dönemlerden başlamak üzere toplumda saflaşmalar zuhur etti. CHP’nin iktidar dönemi “tek parti” ve “tek adam” dönemi olarak, yeri geldiğinde eleştirilmedi mi? Sorgulanmıyor mu?

Özellikle, Cumhuriyet rejiminin “yeminli düşmanları”, Atatürk Dönemini ve sonraki İsmet İnönü dönemlerini “jakobenizm” ile eşdeğer görmediler mi? Kurtuluş Savaşı’nın muzaffer kurmayları, yeri geldiğinde sürekli olarak “tepeden inme”cilikle itham edilmediler mi?

Kısacası…

Artık tüm şu geçmişten beridir siyasal bagajımızda biriktirdiğimiz takıntılarımızdan ve sosyo-psikolojik atalet hâlimizden sıyrılalım.

Neden?

Neden olacak… Eğer, bugün büyük Türkiye ideali için herkes seferber olacaksa, ancak toplumsal huzur ve barışla mümkün olabilir bu ideal.

Tamamen beklentim…

Siyasetçilerden…

Belki, artık bıkkınlık vermiş olabilir yazdıklarım…

Ama olsun, yılmadan, usanmadan ve sıkılmadan yazmaya devam edeceğiz. Etmek durumundayız.

Sağcısından solcusuna kadar, bu aziz vatan ve topraklar hepimizin yurdu değil mi? Öyleyse bizi birbirimizin yakınına sokulamayacak kadar frenleyen ne? Tabii ki “ideolojik bağnazlık”!

Hatırlar mısınız? Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan, 3 Kasım 2002 tarihinden itibaren siyasal başarılara koşarken, kazandığı zafer sonucunda “balkon konuşmaları” vesilesiyle tüm toplumu, herkesi kucaklama teminatında bulunmuyor muydu?

E ne oldu bu kadar birbirimizden uzak düşer olduk? Hani yeri geldiğinde, “dış mihraklar”, “karanlık odaklar”, “şer ekseni” felan diyoruz ya… İşte bu merkezlerin bizi birbirimize “düşürmek” için ellerinden geleni artlarına koymadan yaptıklarını dillendiriyoruz ya…

Ee onların çok fazla bir şey yapmalarına gerek var mı? Kafalarımızda yarattık biz “mahallerimizi”! Kendi gettolarımızın sınırının dışına çıkmaya tahammülümüz yok. Saflaşma ve kutuplaşma dediğimiz şuan için bir milletin iç işlerindeki en büyük çıkmaz sokak olan bu kördüğüm, daha ne kadar süre devam ettirilebilir?

Önce…

Bir niyetimiz olmalı. Kurtuluş Savaşımızın ve Türk Devrimi’nin kaderini çizen ve belirleyen liderlerimiz de, o zor şartlar altında tüm anlaşmazlıklara ve farklılıklara rağmen bir kenara çekilip, vatanı olan akışına mı bıraksalardı? Öyle mi yaptılar?

Daha önce ileri sürülen kavramlara baktığımızda… İşte “Toplumsal Mutabakat” oluşturmak… “Memleket Masası”…

Bunlar hep iyi niyet belirtisinin izdüşümüdür. Demokrasi kavramının veya bir rejimin “demokratik” olup olmadığının sınanması ancak, devleti ve memleketi ilgilendiren hususlarda kamuoyunun ve dahası halkın tümünün görüşlerinin “önemsendiğinin” açığa vurumudur.

Böyle bir niyet ve irade olmayınca…

Sanal bir düşünce yapısı içinde suni şeylerle vaktimizi zayi eder dururuz.

Olan kime olur?

Sizce?

Devamı
Din ve Dinî Alan Üzerine

Sıkıcı bir konu olabilir yazacaklarım ama ne yapabiliriz?

Türkiye’de hâlâ bazı hususları çözümleyemedik!

Mesela…

Din olgusu gibi…

Vatandaşların mukaddes değerler tarafından saflaştırılması ve birbirine düşman kılınması gibi…

Türkiye’de belli bir kesim, yıllardan beridir bu ülkenin kurucusuyla bir türlü barışamamıştır.

Yine bir başka kesim de, ülkemizde nedense Diyanet İşleri Başkanlığını ve İmam hatip Okullarını dillerine pelesenk etmiştir.

Her şeyden önce, tamam memlekette “düşünce özgürlüğü” var olmasına var da… Bu hak doğru düzgün kullanılıyor mu?

Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) kanunla kurulmuş, aynı zamanda anayasaca tanımlanmış-teşkilat kanunu olan bir “anayasal kurumdur”.

Yine herkesin malum olduğu üzere, Türkiye’de Müslüman vatandaşlarımızın doğal tabiiyetleri Sünni Müslümanlıktır. Bundan ötürü de DİB’nı, “taraflı bir kurum” gibi göstermek mantıkî değildir.

Anayasaca tarif edilmiş bir kurum, tüm vatandaşların dinî hizmetlerinden sorumludur. Aynı zamanda, bu kurum, tüm vatandaşların din ve vicdan özgürlüğünün sınırları içinde, ibadetlerini hiçbir engellemeyle karşılaşmadan ifa etmelerinin koordinasyonuyla da yükümlü bir kurumdur.

Türkiye’de zaten yıllardır çözümlenemeyen hususların başında, bu mezhepsel ve etnik kavramların; hem siyasetçiler hem de emperyalistler tarafından manipüle edilmeleri gelmiştir.

Zaten şöyle geçmişe doğru yolculuğa çıktığımızda da, insanlık tarihinin süreçsel gelişiminde ve dönüşümlerinde “din savaşlarının” çok fazla tesirini görürüz.

*  *  *

Feodalite döneminde insanların toprak üzerinden sömürülmelerinin başat faktörü yine din idi.

Bu tarihsel gelişmeler hem İslam Dünyasında hem de Batı Dünyasında, insanların sömürülmeleri veçhesinde seyir izlemiştir.

Ülkemize gelirsek de…

Belirttiğim üzere, özellikle dönem dönem bakmak gerekir ki… 70’li yıllar ile 80’li yıllar sonrası, Türkiye’de etnik savaşların ve “dincilik” faaliyetlerinin ivme kazandığı dönemler idi.

Türkiye’de çarpıklık da biraz belki uygulanan siyasal sistemden ileri geliyorsa da… Demem o ki, mevcut idare biçiminin tüm toplumsal bileşenlerin yönetime katılmaları ve temsilde adaletin tesis edilmesi bağlamında yeterli gelememesi ve tıkanmalara vesile olması…

Esasında, parlamenter demokratik rejim, toplumun farklı katmanlarında anlam bulan ve yine yaşamsal süreç içinde hem hayattan edinilen hem de resmi eğitim süreçlerinde kazanılan düşünceler ve fikirlerle harmanlanan ideolojilere fırsat tanıması açısından “ehven-i şer” mertebesinde bir sistem idi.

Bu bağlamda, popülist siyasetçilerin, pragmatik siyaset yöntemlerini geniş halk kitlelerinin oyunun alınmasında tek geçer akçe görmeleri, aynı doğrultuda, “siyasal istikrar”, “yönetimde devamlılık” gibi siyasetin ağdalı kelimeleriyle seçmen tabanını gözbağıyla büyülemeleri, en son tahlilde mukaddes dinî olgu ve değerlerinin “olması gereken” makamda bırakılmaları gerekirken, siyaset meydanlarında kullanılmaları, toplumumuzun aşırı derecede yozlaşmasına da vesile olmuştur.

İşte bu bağlamda, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın toplumumuz üzerindeki işlevini meşru sınırlar dışına çıkmadan değerlendirmek gerekir. Tabii ben teolog değilim. Diyanet İşleri Başkanlığı gibi dinî bir mercii hususunda kati şeyler sarf etmem, beni bağlayacağı gibi, düşünsel ve lafzî zaafiyete de düşürebilir.

Son olarak şöyle toparlamak gerekirse, Müslüman insanların duygularının sömürülmemeleri için ve dahası tüm inanan-inanmayan insanların özgürlükleri noktasında, siyasetçilerin, devletimizin “laik” ve “sosyal hukuk devleti” ilkelerinden hareketle politika üretmelerini elzem kılacaktır.

Devamı
Atatürk Üzerine Konuşmalar

Bazı değerler vardır, o kültürün yoğrulduğu ülkeye mâlolmuştur. Mukaddes değerler ve kavramlar, bir toplumu bölmek ve parçalamak amacıyla kullanılamaz.

Hani şöyle bir şey desek abartılı kaçmaz.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğundan beridir ve Osmanlı Devleti/İmparatorluğu mirası üzerinden yeni kurulan devletin yönetim şeklinin “Cumhuriyet” olması hasebiyle, yıllardır bu topraklarda bir ATATÜRK düşmanlığı sürdürülmüştür.

Belki gözden kaçıyordur ama ülkesinin değerini bilen ve tarih şuuru yüksek olan kesimlerde, ülkesinin ve devletinin kurucusuna yönelik ahlâki ve vicdanî olmayan tazyikler üzüntüye ve hayalkırıklığına neden olmaktadır.

Modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, neden bazı kesimlerce hedefe konur, bu devletin kurucusu üzerinden neden şahsi hesaplar peşinde koşulur, anlaşılır gibi değil.

Her şeyden önce şunda mutabık kalmak durumundayız:

Evet, kabul ediyorum… Atatürk, eleştirilemez veya sorgulanamaz bir varlık değildir. Her şeyden önce, ülkemizin kurucusu ve ebedi banisi ATATÜRK de bizler gibi fani bir “insan” idi.

Şimdi bu satır arasından sonra gelmek istediğim konu, hâlen bazı odakların, ülkemizde onca problem varken, Atatürk, din, dinsizlik, laiklik, vatan, millet, toprak vb. temalar üzerinden polemikler üretmesini, yine içime sindiremiyorum.

Şunu herkesin kabul etmesi lâzım gelir: Bir kişinin dinsizliği veya dindarlığı, o kişinin “özel yaşam alanı” içinde sınırlı olmak kaydıyla, anayasaca ve yasalarca koruma altındadır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin “başat kurucusu ve fikrî önderi” Atatürk’ümüz hakkında yaratılan mesnetsiz ve dayanaksız iftira ile sataşmalara, “ödün vermemek” gerekir.

*  *  *

ATATÜRK üzerinden tartışmalar yaratmak, toplumun sevip saydığı bir “değerini” karalamak, ancak ahmak olmakla eşdeğerdir.

Hem Mustafa Kemal ATATÜRK üzerinden hem de mukaddesimiz dinimiz üzerinden “algı yönetimine” müsaade vermememiz gerekir. Bu ülkede yapılan en büyük ahde vefasızlık, emperyalist devletlerin ülkemizi, topraklarımızı “paylaşılacak pasta” olarak gördüğü bir aşamada, yoksulluk ve biçaresizlik içindeki Anadolu insanını belki yüzyıllar sürecek bir esaret bataklığından söküp alan kişilerin, tarihsel gerçeklikten arındırılarak yorumlanmasıdır.

Bu ülkede İslam dini hepimizin “yumuşak karnıdır”. Kutsal dinimiz İslam ve Müslümanlık kimliği, bu coğrafyada, bu kadim topraklarda bizi biz yapan kültürel değerlerin yapı taşıdır. Artık belki kafalara çakmak olarak idrak edilecek ama tekrar etmekte fayda var: Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hudutları içinde yaşam süren yurttaşlarımızın kahir ekseriyeti Müslüman’dır. Bu coğrafyada bizleri diğer sınırdaş ülkelerle/devletlerle birbirimize bağlayan değerler manzumesi, işte bu kadim geçmişe sahip dinî birikimlerimizden ileri gelmektedir.

Atatürk’ümüzün yeni kurduğu devlette, dönemin gelişmelerine bağlı olarak, “laiklik” ve “çağının çağdaşı” olma mefkûresiyle hareket etmesi, 29 Ekim 1923 tarihinin üzerinden 99 yıl geçmesine rağmen hem kendisinin hem de dönemine göre tesis ettiği cumhuriyet rejiminin tenkit edilmesini nasıl yorumlamak/okumak gerekir?

Çoğu yerde ikrar edilir durulur: Yüce dinimizin ilk emri “okudur”. Bu bağlamda bu dinin mensuplarının, konumlandığı coğrafya itibariyle çok şanslı olmalarından hareketle, Türkiye Cumhuriyeti Devleti kimliği altında yaşam sürmelerinin başat sebebi ATA’larını şükranla yâd etmek varken, dış mihrakların da kışkırtmalarıyla düşman kesilmeleri, tek kelimeyle “cahillikle ve cehaletle” izah edilebilir.

Bu ülkenin kurucusu ve ebedi lideri ATATÜRK’ü, gündelik siyasi atışmaların odak noktasına taşımak, evvelce zaman içinde tarihteki yerini almış ve dünya milletlerince de hakkı verilmiş bir şahsiyete ne olumsuz ne de hamasi bir paye katabilir.

DÜNYA döndükçe ve Türk Devleti varoldukça, bu milletin evladları, bu topraklara canlarını, kanlarını ve terlerini feda eden kurucu atalarını minnetle ve şükranla anmaya devam edecektir.      

Devamı
Havalanmadan Uçmak, Olmuyor(!)

Sabah gazetesi yazarı Sayın Hasan Basri Yalçın’ın 05 Ekim 2021 tarihli makalesinin aşağıda okuyacağınız satırlarına dikkat kesildim:

- 1960 yılından 2000 yılına kadar 40 yılda, toplam 31 hükümet kurulmuş.

- Bu kurulan hükümetlerin ortalama görevde kalma süreleri, bir buçuk yılı bile bulamamış.

Böyle kısa ömürlü hükümet dönemlerinde, Türkiye’nin hem iç siyasette hem de dış politikada sorunlarının çözümlenmesi, mümkün mü?

Artık biliyorum dillere pelesenk oldu ama, ifade etmek zorundayım:

1- Askerî vesayet.

2- Yargı vesayeti.

Şöyle geçmişe baktığımızda, hem askerî vesayetin hem de jüristokrasinin (yargı vesayetinin), Türkiye’mizin üzerinde “karabasan” gibi bir etkiye neden olduğunu görürüz.

Bugün son dönemlerde, siyaset kurumunun hem muhalefet cenahında da hem de iktidar cenahında da, halihazırdaki siyasal sisteme yönelik revizyon teşebbüsleri belirmekte.

Siyasal sistemin ve düzenin herhangi bir aksaklığa neden olmadan işleyebilmesi, ancak mevcut sistemin hem yasalarca hem de yazılı olmayan teamüllerce dört dörtlük bir biçimde desteklenmesine bağlıdır.

Sonuçta…

Gelip durduğumuz nokta…

Siyaset kurumu içinde;

“İstikrar” ve…

“Sürdürebilirlik” oluyor.

Ana gövdesini Cumhuriyet Halk Partisiyle İyi Parti’nin teşkil ettiği Millet İttifakı…

- Güçlendirilmiş Parlamenter Rejim, talep ediyor.

Tamam da…

Şunu sormak lâzım:

Siyaset felsefeleri ve teorileri (kuram) içinde acaba “Güçlendirilmiş Parlamenter Rejimin” bir tanımı veya anlatımı var mı?

Kanımca…

Muhalefet bileşenleri de tam olarak neyi istediklerini bilmiyorlar. Gerçeği söylersek, benim de gönlüm, parlamenter rejimden yana. En azından bu sistemde, parlamento denen kurum, kurulan/kurulacak kabine üzerinde denge ve denetleme işlevini yerine getirebiliyor/getirebiliyordu.

Şimdi, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, bir bakışta yukarıdaki belirttiğimiz “denge ve denetleme” mekanizmalarına cevaz vermiyor.

Evet, doğru, AK Parti iktidarına kadar Türkiye’de anayasaya ve siyasal partiler ile seçim yasasına uygun olarak, hükümetler tesis edilirdi. Ama, yazımın başında ifade ettiğim üzere, askerî vesayet ve yargı vesayeti, meşru hükümetleri herhangi bir yasal dayanak olmadan “sürekli gözlem ve gözetim altında” tutardı.

Çok fazla yazmak istemiyorum.

Geçmişte yaşanan illegal demokrasi hareketleri için, “Google” amcada “anahtar kelimeleri” yazarak gezinmeniz kâfidir.

Sanayici iş insanlarının üst örgütlerinin nasıl hükümetler tertip ettirip nasıl hükümetler devirttiği, yakın zaman hafızasında yerini korumaktadır.

Son tahlilde…

CUMHURBAŞKANLI HÜKÜMET SİSTEMİ, evet, siyasal istikrara ve sürdürülebilir bir idare modeline izin vermekte…

Ama bu sistemde de, ne kadar görmezden gelelim, eksikliğini hissettiğimiz yönetim sanatları, birlikte yönetişim ve eşgüdüm içinde yönetmenin arkalanmasıdır.

Evet, kanımca, cari siyasal hükümet modeli, Türkiye’yi uçuracak kadar “tarihsel deneyime” de sahip değil.

Ama, ne olursa olsun, tartışmaya ve müzakere etmeye devam edeceğiz.

Devamı
Hani Bizim Geleceğimiz-Nerede?

Doritos, Toplum Gönüllüleri Vakfı ve kitlesel fonlama platformu Fongogo işbirliğiyle hayata geçirilen- bicesaret kampanyası çerçevesinde ilginç sonuçlar çıkmış.

2019 yılında başlayan ve hâlen devam eden projeye büyük ilgi gösteren gençler, bu zamana kadar kitlesel fonlama platformu Fongogo’ya 600’ün üzerinde proje göndermişler.

Bu bağlamda, 112 proje kitlesel fonlamaya açılırken, projeler Doritos’un destekleriyle 32 milyon kişiye ulaşmış. Yapılan başvuruların gamer, dijital tasarımcı, koreograf, Youtuber, dijital içerik üreticisi ve baristalık mesleklerine yönelik olduğunu belirten PepsiCo Türkiye Yiyecek Kategorisi Pazarlama Direktörü Osman Dilber:

“Türkiye’de her 4 gençten 1’i işsiz. OECD’nin araştırmasına göre pandemide gençlerin en çok ekonomik sorun yaşadığı ülkeler;  Şili, Meksika, Slovenya ve Türkiye olarak sıralanmış. Bugün, gençler paraları olmadığı için hayallerindeki meslekleri yapamıyorlar. ‘Bicesaret’ kampanyasıyla gençlerin mutlu olmasını, hayallerinin peşinden koşmasını istiyoruz.” demiş.

Can sıkıcı konular. Biliyorum ama ne yapabilirim. Ne dış politika ne de ıvır-zıvır şeyler yazarak, zamanı ve kalemimi boşa çalmak istiyorum.

Tekraren olsa da yazacağım.

Türkiye’nin bir numaralı sorunu, can yakıcılığı veçhesinden bakıldığında- terörü değerlendirme dışında tutarsak- işsizliktir. İşsizlik olgusu, sağında ve solunda yine birçok açmazı ve sorunu da beraberinde barındırmakta.

Geçim derdinden tutunda, harcayacak paranızın olmaması, zaruri gereksinimlerin karşılanamaması/ertelenmesi. Aile içi huzursuzlukların artması ve devamında bunun topluma da yansıması.

****

Benim burada dikkatimi çeken husus, gençlerin hedef bağlamında ne kadar da sığ kaldıklarıdır. Evet, bir yandan işsizlik ve gelir akımının olmaması, öte yandan aile içi huzursuzluklar ve nihayetinde psikolojik vakaların zuhur etmesi.

Bende gençleri klasik kalıplar üzerinden değerlendirme alışkanlığı var. Özellikle, geçmişin, 68 veya 78 kuşağının idealist bakış açılarını okuduğumdan, insanların meslek tercihlerine ve yaşama yükledikleri anlamlara sanırım bu çerçeveden bakıyorum.

Bakıyorum, gençlerin can attıkları meslek tanımına, Youtuber ya da ne bileyim gamer… Bunlar ne Allahaşkına! Evet, dinozorlaşıyorum ama insanların yaşamdan beklentilerinin dönüşüme uğramasını da bir yere koyamıyorum.

Bu nasıl bir hayalmiş? Bunlar nasıl hedefler? Eğitim ve öğretim kabul ki, toplumların gelişmesinde ve kalkınmasında, yine daha çağdaş bir toplum sınıfına atlamasında manivela işlevi görür. Gerçekten de meslek seçimi, mesleğin birey ile olan uyumu, yine uzun bir süre ifa edilecek mesleğin, bu mesleği yapacak kişide tatmin ve mutluğa neden olması gibi etmenler, toplumsal yaşantının ahenk içinde sürdürülmesi bağlamında hayati derecede önemlidir.

Söz konusu gençler olunca, aslında çok fazla eleştirel olmak istemiyorum. Malum, Türkiye “gelişmekte” olan bir ülke. Şöyle bakıyorum da, gençler, hayallerinin peşinden gitmek ve nihayetinde mutlu olmak; hiç kabul etmesem de materyalist düzenin dayatmalarına götürüyor bizleri.

1980 ihtilali, Türkiye’de “atipik veya apolitik” bir insan prototipi yeşertti. Bireylerin düşünmemesi, sorgulamaması, kamusal alandan olabildiğince uzak tutulması, memleket sıkıntılarında bir duruşunun olmaması; gelişmeleri sadece seyreden, olanbitenin devlet büyüklerince bir hâl yoluna sokulacağına inandırılmış tepkisiz bir toplum “oluşturuldu”.

Bu bağlamda, toplum içindeki entelektüel düzeyin düşüklüğünü de, gençlerin kitap okumaya yeterince yüz vermemesini de, sivil toplum hareketlerinin insanlarca beklenen boyutlarda desteklenmemesini de ve daha birçok sosyolojik eksiklikleri bu çerçeveden okumak gerekir, diye düşünmekteyim.

****

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) “Sosyal Güvenlik Raporuna” göre, emeklisinin çok fakir olduğu ülkelerden birinin Türkiye olarak temayüz ettiği vurgulanmış.

Raporda, tüm dünyada 4,1 milyar kişinin de sosyal güvence koruması dışında olduğu da belirtilmiş.

Eğitimden girmiştik konuya… Gazetede okudum: Salgın hastalık, ekonomik sıkıntılar, işsizlik ve gelecek kaygısı çocuklarımızı son tahlilde ilaç alımına vardıracak raddede etkilemiş.

Sağlık Bakanı Sayın Fahrettin Koca, bireylerin içinde bulundukları ruhsal durumun röntgenini çekmiş:

2020 yılından 15 Mart 2021 tarihine kadar, 18 yaş altı 138.193 çocuğa antidepresan reçete edilmiş. Son 3 yılda 61 milyon kişi sinir sistemleri ilacı, 12,3 milyon kişi de antidepresan ilaç kullanmış. (En son güncel rakamlar ne bilmiyorum.)

Gerçekten de bizim ülke olarak çözümlememiz gereken birçok başlık var. Gençlere hem yüklenmek istiyorum hem de fazlaca yorum yapamıyorum. Hayat pahalılığı bir taraftan… Yaşamın idamesi için elzem olan paranın varlığı ve bunun tedariki…

Demek istiyorum ki…

Gazete yöneticileri, tv-kanal yöneticileri, bu ülkeden kopuk başlık atarak, toplumumuzu bilgilendiremez ve haberdar edemez.

Olsun…

Ben her şeye rağmen, işsizliği, gençlerin “kayıp bir nesil olmaması” gerektiğini, hayallerimizin avuçlarımız içinden çekilip alındığını, ekonomiyi-özellikle artık değer yaratan ekonomik faaliyetleri, yükte hafif pahada ağır üretim konseptini, yazmaya, dilimin döndüğü kadarıyla ifade etmeye devam edeceğim.

Meselemiz, ne bir X partisinin varlığı ne de bir Y partisinin seçimi kazanıp-kazanamayacağı muammasıdır.

DAVAMIZ…

Daha iyi bir ülkede ömür sürmektir.

  

Devamı
Yalnızlaşma-İzolasyon

COVİD-19 salgını sürecinde evlere, yani dört duvar arasına kapandık.

Yoksa...

Kapatıldık mı demek gerekiyor?

Salgın süreci uzadıkça ve türevleri insanlığı artık bıkkınlık boyutunda etkisi altına aldıkça...

İyileştirici veya koruyucu önlem ve tedbirlere olan bakış açısı da insanları taraflara bölmüş durumda!

Salgının atlatılmasında “etken faktör” olabilecek aşılanma ve “aşı karşıtlığı” üzerinden olan-biteni yorumlamaya çabalıyoruz.

Aşılanma ve aşı karşıtlığı sarkacı üzerinden artık “toplumsal mitler” oluşturuldu...

Toplumun güvenine nail olabilmiş doktorlar ve sağlık bilimi uzmanları, aşının salgının bertaraf edilmesindeki önemini ve işlevini “bilimsel veri ve temeller” ışığında kamuoyuna anlatma derdindeler.

BİLİME ve AKLA güvenmek durumundayız.

Ama öte yandan, yaşlı dünyamızın yıllar boyunca deneyimlediği ekonomik ve siyasal ve hatta ticari kazanımlar ile daha fazlasını hedeflemesi, insanların hepsinin yekpare karakterde yaratılmamış olması, insanların yapıp-ettiklerinde “toplum yararından” ziyade kişisel mutluluklarını gözetmeleri, zaman zaman “insanlık adına” beklentileri sekteye uğratabilmekte.

ŞU BİR GERÇEK:

İnsanlık ve uygarlık; ne kadar eskiye kıyasla daha üst bir düzeyde yaşam formları inşa etmişse de, insanların ve toplumların mutluluğunu hedefleyen veya insanları “anlam ve varlık” boşluğundan kurtaracak ulvi bir ideale erişilemedi.

Demek istiyorum ki...

İNSANLAR...

Yalnızlaşıyor.

Yaşanan salgından ötürü bazı durumlarda, insanların yazgılarıyla baş başa bırakılmaları...

Şunu kabul edelim, insan türü, içinde varolduğumuz doğada sahip olduğu yetkinlikler bağlamında “biriciktir”.

*  *  *

COVİD-19 virüsünün ve salgın etkileşiminin, yaşamlarımız üzerinde orta vadede veya uzun vadede etkisi olacak...

Bence, bunda kuşku yok.

Virüs sağlık sorunu oluştururken, toplumların devletlerle ve kamu hizmeti aldıkları kanallarla da güven sorunu baş gösterecek.

İNSANLIK TARİHİ, şöyle baktığımızda bizler için pek çok derslerle dolu. İnsanlık/insanlar, hayatta kalma serüvenine ilkçağ dönemlerinde toplayıcılık ve avcılık ile yön vermiş, koşulların elverdiği ilkel teknolojik araç-gereçlerin üretimiyle sürekli olarak hem kendi yaşam formlarını hem de çevrelerini “değişime ve dönüşüme” tâbi tutmuşlardır.

Buradan hareketle söylenmek istenen, insanların sürekli ve dinamik bir biçimde “devinim hâli” içinde olduklarıdır. Tarım toplumunun feodal ilişki yapısından endüstri toplumlarının ilişki biçimine geçişler, sürekli bir çaba ve emek sonucunda zuhur etmiştir.

İnsanlar, yaşam serüvenlerinin ilk kilometre taşlarından itibaren, kendilerini anlamlandırma çabası içinde olmuş, yaşam denen esrarengiz yolculuğun gizini çözmek adına, kâh bireysel çalışmalar kâh kolektif çalışmalar yapmışlardır.

İnsanları ilk dönemlerde bir arada tutan, yine birbirlerine rapteden bağlar neydi? Şu bir gerçek, içinde bulunduğumuz zaman tüneli, hiçbir vakit bugünkü kadar “bencil ve bireyci” bir dünyaya vesile olmamıştı. Evet, yirmibirinci yüzyıl her şeyin zirve yaptığı bir zaman eşiğine tekabül etti.

Modernleşme ve kentleşme, geleneksel yaşam rutinlerinin geride bırakılması ve bambaşka bir yaşam evrenine geçiş, pekâlâ insanlara ve onların içinden çıktığı ya da varettiği toplumlara çok farklı bir ufuk sunuyordu.

İlkçağ insanlarını bir arada tutan değerler neydi? İnsanlar, en nihayetinde kısıtlı bir çevrede bir arada yaşam sürüyorlardı. Tabii o zamanlarda da insanlar rahatsızlanıyorlardı... Tabii o zamanlarda da insanlar sıkıntılar ve zorluklar tecrübe etmek durumunda kalıyorlardı.

Bazen, yaşamın evrim süreçlerinde eşik noktaları vardır. Tarım toplumları, bilindiği gibi ilkel el aletleriyle gereksinim duydukları kadar üretim gerçekleştirirler ve gereğinden fazlasını yok etmez veya tüketmezlerdi.

Öyleyse...

Bugünkü bencil ve kibir yükü insan profiline nasıl gelindi?

*  *  *

Geleneksel yaşam değerleriyle modern yaşam değerlerinin insanların hayrına ya da mahvına neden olabilecek yol ayrımı, nerede başlamıştır?

Sanayi toplumlarını, geleneksel toplumlardan farklılaştıran tarafları, hem üretim aracının hem de çalışma biçimlerinin ayrışmasıydı. El tezgâhlarında insan emeğiyle kısıtlı bir pazara gerçekleştirilen üretim, dönemin ideolojik ve düşünce yapısındaki uyanışlarla beraber devasa fabrikalarda “kitle üretimine” yönelik bir dönüşüm yaşamıştır.

Aşırı işbölümünün ve uzmanlaşmanın tavan yaptığı endüstriyel üretim sürecinde, insanlar şu an yaşanacak olan ferdi ve toplumsal marazaların da hem sebebi hem de mağduru olacaklardı.

Pekiî bu kadar satırlardır ne anlatmak istiyorum? Zaman, mekân ve koşullar değiştikçe, insanların yaşamı algılama ve konfor anlayışları da değişmekte. Tarım toplumu diyebileceğimiz geleneksel yaşam yapısında, insanların birbirleri üzerinden çıkarımlar elde etme arayışları yoktu. Çünkü, onları yaşama karşı motive eden faktör, zaten birbirlerinin yanında olmaları ve dahası tehlike ve hastalık zamanlarında birbirlerine omuz vermeleri idi.

Dayanışma vardı. Yardımlaşma vardı. Geleneğimizde ve kültürümüzde yer eden imece usulü işlerin halledilmesi zihniyeti hâkimdi.

Şimdi, şöyle geçmişe sanki bir dağın zirvesinden bakıyormuş gibi olduğumuzda...

Gördüğümüz resim/manzara ne?

Yalnızlaştığımız gibi anbean birbirimizden de uzaklaşıyoruz. Kapitalist ekonomik sistem önceleri denge üzerinden gidiyordu. Soğuk Savaş döneminde kapitalizm liderliğini ve yenilmezliğini ilan etmemişti. Ne zaman ki 1989 yılında “Berlin Duvarı” yıkıldı ve akabinde 1991 yılında SSCB dağıldı ve demir perde ülkeleri “küreselleşme” vasıtasıyla yeryüzüne eklemlendi.

Kapitalizmin yenilmezliği ve tekliği üzerine şiirsel methiyeler düzülmeye başlandı.

İşte o vakit zaten tehlike çanları da çalmaya başladı. Şunu kabul edelim ki, liberalizm ve kapitalist ekonomik sistem, insanı sadece tüketen bir varlık olarak, o da “müşteri” olduğunda dikkate almaktadır. Vahşi kapitalist ekonomik modelde, aynen kadının adının olmadığı gibi, emekçilerin de adı yoktur. Zaten bu ahlâki değerlerin yozlaştığı kapitalist sistemde, emekçi insan âdeta mekanikleşmiş, hisleri ve duyguları alınmış bir robot gibidir.

Neyse çok fazla uzattım. Ama, şu yalnızlaşma üzerine bence, daha ayrıntılı tefekkür etmek gerekiyor.

Belki daha sonra...  

 

Devamı
Yine Muhalefet!

Türkiye’de bir “muhalefet” sorunu olduğu “kesin”.

Kabul ediyorum.

Yazma edimiyle uğraştığım için…

Hemen hemen her kesimden yazarları okumaya çabalıyorum.

İktidarın performansından memnun olan yazarlar…

Bu sıralar dillerine CHP’yi doladılar.

Dediğim gibi…

Siyaset kurumu içinde bir muhalefet problemi olduğu kesin.

Ama yaptığım okumalarda, CHP’yi çok ağır bir biçimde itham eden sözler görünce de, afallıyorum.

Zannımca, CHP ülkesine “düşmanlık” yapmıyordur. CHP hain bir parti değildir.

Evet… Zaman zaman CHP kadrolarında bir bezginlikten midir bilinmez, ülkemizin iç işlerini ilgilendiren hususlarda, devletimizi dolayısıyla da hükümetimizi siyaset yaptığımız ve diplomatik ilişkilerde bulunduğumuz ülkelere şikâyet ediyor.

Dediğim gibi bu “marazalı” bir durum.

Ama düşmanlık felan yapmıyor. Değerlendirme yaparken lütfen biraz daha hassas olalım. Evet, ben de CHP’nin yaptığı muhalif siyasetten memnun değilim.

Ama benim takıldığım husus: CHP’nin yıllardır Sayın Erdoğan üzerinden yaptığı algı yanılsamaları.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin yanlışı burada: Erdoğan’dan kurtulalım da memleket batsa da olur! Ben bunu düşmanlık olarak görmüyorum.

Siyaset üretememe olarak değerlendirmek daha doğrudur. Bir kişi üzerinden siyaset yaptığını zannetmek partiyi istediği hedefe götüremiyor. Farkındayım. Hep aynı konuları yazıyoruz. Ama bizler daha çok bu konu başlıklarını yazmaya devam edeceğiz.

Devamı
Ekonomik Rasyonalizm ve Gelecek Kaygısı!

2022 senesi için tüm beklentilerimiz daha müreffeh bir ekonomik toplum olmak üzerine…

Vatandaşlar…

Uyandıklarında…

Bir yandan, tv ekranından doları, avroyu ve altını göz ucuyla süzüyor…

Öte yandan…

Devlet ricalinin en tepe noktalarından gelecek müjdeli haberlere…

Kilitlenmiş bir vaziyette “durumu idare ediyorlar”.

Aslında…

Benzer şeyler üzerinde duruyoruz ama nafile…

Değişen bir şey yok. Bizim gibi ekonomisini tam anlamıyla rayına oturtamamış ülkelerde, reel ekonominin “ana belirleyicisi” olmayacak faktörler; mesela dolar, avro vb. kıymet ölçen araçlar, o memleketin insanların çenesini yorduğu gibi gözlerini de bitkin düşürür.

Hâlbuki burada mesele, ne ürettiğimiz olması gerekmez mi? Ne üretiyoruz, kime üretiyoruz, nasıl üretiyoruz?

Hâlen uluslararası arenada herkesin önünde saygıyla eğildiği bir milli markamız yok! Bugün emperyalizme karşı cephede göğüs göğüse çarpışabilirsin… Ya sonrası?

Kültür emperyalizmine karşı elde ne var?

Ekonomik emperyalizme karşı elde ne var?

Senelerdir iyi-kötü ekonomi lokomotifi, ülkemizi belirli bir noktaya kadar çekti.

Ama, artık bilgi toplumlarının çağını idrak ettiğimiz dönemeçte, üretmeden olmuyor.

Hem de üretimin ana girdisi “bilgi” olan bir üretim sürecinden bahsetmek durumundayız.

Gerçekten de bu Covid-19 salgını sonrası ülkeleri, kanımca çok daha farklı ilişkiler düzeni bekleyecek.

* * *

Metropol araştırma şirketi, “Aralık 2021 Türkiye’nin Nabzı” araştırmasında toplumun kurumlara olan güvenini ele almış.

Araştırmanın sonuçlarına göre;

Toplumun/halkın en çok “orduya” güvendiği görülmüş.

Toplumun orduya olan güven değerlendirme derecesi 10 üzerinden 6,7 puan olarak saptanmış.

Orduyu, 6,4 puanla polis teşkilatımız takip etmiş.

Sonrasında, 5,0 puanla Türkiye Büyük Millet Meclisi izlemiş. Burada benim garibe giden, kamuoyu araştırma şirketlerinin, 5,0 puanla diğer resmi kurumların önünde olması idi.

Cumhurbaşkanlığı kurumu halktan 4,9 puan alırken, Diyanet teşkilatı 4,6 puan almış. Liste bu şekilde devam ederken…

Yargı ve mahkemelerin toplumdan aldığı puan 4,1 olmuş. Burada en ilginci ise, medyanın 3,6 ile politikacıların 3,4 ile en son iki sırayı paylaşmalarıydı.

Kaynak: (t24.com.tr)

Yine bir başka araştırma KADİR HAS ÜNİVERSİTESİ öğretim üyesi Prof. Mustafa Aydın’ın koordinasyonunda akademik bir ekip tarafından sonuçlandırıldı.

Araştırma daha çok ekonomi ağırlıklı bir araştırma. Araştırma sonuçlarına göre, “kendimi ve ailemi geçindiremiyorum” diyenlerin oranı, geçen araştırmaya göre %57,2’ye yükselmiş. “Ekonomik olarak daha kötü durumdayım” diyenlerin oranı da, geçen araştırmaya göre %55,4’e yükselmiş.

Kaynak: (t24.com.tr)

Toplumların siyasetçilere olan güveni gerçekten de yönetme kabiliyeti açısından belirleyici bir faktördür. Gerçekten de ilk paylaştığım araştırma sonucundaki politikacılara olan güvenin yerlerde sürünmesi, hâlen neden siyaset kurumunun ve onun aktörlerinin istenilen politikalar üretemediklerinin ve saygınlıklarının gitgide düşmesinin bir izdüşümüdür.

Siyasetsiz ne ekonomi olur ne de diğer toplumsal ilişkiler adamakıllı düzleminde devam ettirilebilir!

Öyleyse…

Neden bizim ülkemizde siyasetçiye güven bu raddede düşük?     

Devamı
Sosyo-politik Atalet Hâlimiz

Türk Devrimi ve Cumhuriyet’in ilanı, son kerteden baktığımızda dönemine göre geç erişilen bir “Aydınlanma Hareketi”dir.

Her türlü çabaya, her türlü ustalık isteyen manevraya rağmen Osmanlı İmparatorluğu’nun varlığı tarih sahnesinde tutulamamış, emperyalizm sömürü ve pazar sağlamak cihetiyle Osmanlı Devleti’ni yenilgiye uğratarak yıkımına da neden olmuştur.

Mustafa Kemal ATATÜRK ile yakın arkadaşlarının yaptıkları ise, bundan sonra ne olacak “belirsizliğinin” açıklığa çıkarılmasıydı.

Evet, Osmanlı İmparatorluğu çökmüştü ama her şey daha bitmemişti.

I. Cihan Harbinin neticesinde imparatorluklar yıkılırken, ulus devletler kuruluyordu. Osmanlı’nın yıkılmasından sonraya Anadolu coğrafyası elde kalan tek dayanak noktası idi.

İşte ATATÜRK, Kurtuluş Savaşından sonra ve Türk Devriminden sonra, her zaman için kafasında tasarladığı yeni devletin idare biçimi çerçevesinde, ta öğrencilik yıllarından beridir akıl yorduğu cumhuriyet rejimini tayin ediyordu.

Cumhuriyet rejimi, Osmanlı Devleti’nin döneminin çok geride kalmasına neden olan treni kaçırmamak adına-Endüstri Devrimi- sanayileşme hamlelerinin atılamaması gibi bir toplumun kalkınmasında başat faktör olan kaldıraçları yeni devlette uygulayabilmek adına, evet, belki keskin ve sert dönüşümler yapmıştı.

Şimdi bunları burada tartışacak değiliz.

Bu açıdan tarihsel dönemleri yerli yerinde okumadan, anlamadan, irdelemeden, kıyas yapmadan, resmi tezler üzerinden yalan-yanlış toplumu biçimlendirmek, hem tarihi yapanlara hem de halka karşı yapılabilecek bir değer bilmemektir.

Öyleyse, bu noktadan sonra ne yapmak gerekiyor?

Takip ettiğiniz gibi, ülkemizde artık orta vadeli ve uzun vadeli planlar ve hedefler tayin edilmekte.

**  **  **

Bazen rast geliyorum…

“Yeni Türkiye” ve “İleri Demokrasi” gibi iddialı cümlelerle dalga geçen yazımlara…

Neden, hayal kurmaktan korkuyoruz ya da kendimizi azımsamaktan vazgeçemiyoruz.

Aslında, bu da resmi ideolojinin ve resmi tarihin bizlere armağanı olsa gerek. Bu noktada Türkiye olarak bölgemizde “oyun kurucu” bir devlet olmak babında, üreten ve ürettiğini dışsatım yoluyla refah devleti olma yolunda kararlı adımlar atan bir sosyal devlet olmak noktasında…

Ve dahası…

Demokratikleşme diye bir sorunun olmadığı bir toplum olarak; hem dış dünyaya hem de içimizde güven ve huzur telkin eden bir devlet olmak…

Bugün, gelişmiş dediğimiz örnek verdiğimiz devletler, toplumlar, apansız birden mi bulundukları düzeye geldiler?

Hayır…

İşte en popüler örnek…

AlmanyaHollanda… Almanya’nın II. Dünya Savaşı’ndan sonraki durumu, artık başarı hikâyesi olarak dillendirilmekte.

Hayır, bu tip başarılar sadece Batıya has şeyler olamaz. Çünkü…

Bizler Türkiye Cumhuriyeti’nin yurttaşları olarak; yani yönetenler ve yönetilenler “fikir birliği” ve “eylem birliği” yapmıyoruz.

Varsa yoksa, hem beşeri kaynaklarımızı hem de fiziki kaynaklarımızı yok yere heba ediyoruz.

Pek öğrenmeye ve ders almaya da niyetimiz yok. Akıl tutulması hastalığına çok fazla yakalandığımız için ve yine duygusal bir toplum olmamızdan ötürü karşımızda konumlanan kişi ya da olaylar indinde, derhal suçlayıcı ve töhmet altında bırakan tavır takımından vazgeçmememiz…

İşte tüm mesele bu: Ötekileştirme, yabancılaştırma ve düşmanlaştırma… E böyle olunca tabi hayal kurmak yerine, yerinde saymayı yeğlemek sanırım daha konforlu oluyor.

 

Devamı
İnsan ve Ötesi...

İNSAN şu dünyada ne ister? Kestirmeden söylersek… Mutlu olmak ve görece şu kısacak ömürlerimizde yaşamlarımızı anlamlı kılmak ister.

Kadim kültürlerden beridir seslendirilen realite şudur:

“İnsanoğlu, kâinattaki en şerefli canlıdır.”

Pekâlâ, Yaratıcının tüm canlılara bir değer atfettiği söylenebilir. Otundan börtü böceğine kadar, çiçeğinden ağacına, ormanından dağlarına kadar, göllerden nehirlere, denizlere ve dahası okyanuslara kadar…

Çevremizi bir ihtişam sarıp sarmalamıştır.

Ama yaşamın özüne indiğimizde…

Önce “İnsan” denen canlının…

Tüm tarihsel gelişme, değişme ve dönüşümlerde “merkezde” olduğunu idrak ederiz.

En son tahlilde… Arı balını insanın tüketimine sunar… İnek sütünü yine insanoğlunun beslenmesi adına sunar.

Bu kadar ihtişamlı bir inkişaf içinde, bu varoluştan azamî düzeyde faydalanan insanoğlu, acaba “yaratılış” gayesinin farkında mıdır?

İnsan, zaten diğer canlılardan “ussal” bir varlık olması hasebiyle ayrılır. Düşünür. Gözlemler. Tartar. Analiz eder. Derleyip toparladıktan sonra…

Fikir dünyasına erişir.

İlkçağlarda tek başına yaşayan insanlar, ulvi değerler adına değil, “yaşamda kalmak” için evet hayvanî güdülerle hareket ederlerdi.

İnsan ve yaşamda kalmak…

Tarihin 21.yy penceresinden geçmişe baktığımızda…

Ne kadar da garip gelmekte, yaşamda kalma çabası!

Zaten bu anlam dünyasının cilvesi de bu ya… Zaman denen olgunun, insanın dimağında yarattığı algı…

****

Yine çok kez tekrarlanan bir ifade vardır: “Ot geldin saman gitme!”, diye…

Burada yine hatırlatmakta fayda var: Yaratıcının kâinattaki tüm varlıklara bir anlam ve değer yüklediği, kabul edilmesi gereken bir gerçekliktir.

Yaşamın anlam dünyasına girdiğimizde, “insan denen biricik ve tek varlığın” önemini kutsal kaynaklardan ve yine dinî önderlerin yaşamdan damıttıklarından ve yine söylevlerinden gözlemleriz.

İnsanın yaşam içindeki gelişimi, tarihî dönüşümlere imza atması ve dahası doğayla mücadele edebilecek düzeyde bir bilgiye sahip olması ve teknolojik ilerlemelerde çığır açması…

En son söylemde, insanın doğasını ve yine etkileşimde bulunduğu çevreye/tabiat(doğa) katkı ve tahribatını değer ekseninde farklı kılmaktadır.

İnsan dediğimiz varlık, ne kadar yirmibirinci yüzyılda tartışılıyorsa da, insanoğlu dünyada varolduğundan beridir hep çaba ve uğraş içinde olmuştur. Tükettiği ve yok ettiği kadarıyla üreten ve katma değer sağlayan bir türden, insandan bahsetmek olanaklıdır.

Zaten olay daha çok insanın zihinsel olarak kendini geliştirmesiyle vuku bulmuştur. Dönemler itibariyle bilimsel gelişmeler; bu bilimsel gelişmelere ön ayak olan düşünürler, aydınlar, mucitler; hep tarihin eşik atlamasına vesile olmuştur.

Düşünce tarihi ve düşünsel gelişmeler, insanın ileriye nasıl gittiğini göstermesi açısından önemlidir. İlkçağdan içinde olduğumuz zamana denk insanlık hep birikimli olarak ilerlemiş, bir önceki dönemin bilimsel ve fikrî zemini, sonraki çağların düşünce altyapısına dayanak olarak, insanların tekâmülünü sağlamlaştırmıştır.

İşte insanın doğadaki biricik yerine, hem fizikî hem de beşeriyet bağlamında sağladığı katkılar açısından bakmak lâzım gelir. İnsanoğlu, düşünce deryasında çırpınırken, tefekkürün zirvesine ulaşırken de fark etmeden hem kendi doğasına hem de bulunduğu doğal ortamına/tabiata ihanet etmiştir.

Hiç kuşkusuz, insanlığın serüveni, hem kendisini anlama yolunda hem de doğayla olan çetin savaşımı mihverinde devam edecektir, ki evren varolmaya devam ettiği müddetçe.

Buradaki muamma: İnsanın daha ne kadar daha doğasının saflığından çıkarak şeytanî bir nefsin esiri olacağıdır!

 

Devamı
Enseyi Karartmayalım!

YAŞAM denen ucu bucağı tahayyül edilemeyen umman...

İnsanı bazen tecrübe ettikleri karşısında açmaza, bilinmezlere sürüklüyor.

Daha önceki yazılarımda da belirtmiştim.

Dış politikadan pek haz etmiyorum.

Doğal olarak haz etmediğim için, belki de anlamadığım için mi demem gerekir...

Bu doğrultuda yazmayı da sevmiyorum.

Ama ne ki güncel gelişmeler ve değişimler...

İnsana bazı şeyleri “dayatıyor”.

Dışarıdaki gelişmelerden ötürü, bir türlü içimizdeki problemlere odaklanıp bunları çözümleyemiyoruz.

Buradan şu çıkmasın: Dış politika önemsizdir. Tabii ki nasıl ki vatanımızdaki gelişmelerden ve dönüşümlerden haberdar olmaya çabalıyor ve yine gündemi yakından takip etmeye çalışıyorsak...

Kaç günlerdir yatıp kalkıyoruz...

Afganistan’daki dönüşüm üzerine yazılanları okumaya ve öte yandan bu gelişmeleri “anlamaya” çabalıyoruz.

Bir bakıyorsunuz...

Almanya ayrı telden çalıyor. Amerika Birleşik Devletleri zaten yeryüzünün “yaramaz çocuğu”!

Ne yapsa ne etse... Hesap vermeyen, hesap sorulamayan bir poz sergilemekte.

İlerleyen süreçlerde, NATO’yu da BM de tartışmanın gereğini göreceğiz. Artık mızrak çuvala sığmıyor.

Öyle bir uluslararası örgütlenme düşünün: NATO, ABD’nin yeryüzünü biçimlendirmede askerî ayağını teşkil etmekte; BM siyasi ayağını ve son olarak da IMF finansal ayağını oluşturmakta.

Bizler bu “adaletsizlikleri” görüp içlenirken, iç işlerimizde bir arpa boyu mesafe katedemiyoruz.

Acaba ne zaman bizler de kısa ömürlerimizde Batılılar gibi “asude bir yaşam ve ömür” süreceğiz?

Devamı
Yeniden İnsan İnsana...

Bazen, şöyle bakıyorum da çok gereksiz yere hem zamanımızı hem de enerjimizi heba ediyoruz diye, düşünüyorum.

Bizim kendi kültürümüzden mi kaynaklanıyor yoksa konumlandığımız Ortadoğu coğrafyasının “Ortadoğululuk” kültüründen mi?..

Nedense çocuksu tepkiler veriyoruz.

Gelişmelere kitabın ortasından dalıyoruz.

Tabii ki memleketimizde cereyan eden hadiseler radarımıza takılacak, olan-bitenin mahiyetini anlamak için çaba sarf edeceğiz.

Şöyle bakıyorum da, artık iyice kani olmaya başladım. İktidar cenahında iyiden iyiye bir sinir harbi zuhur etmeye başladı.

Siyaset kurumu içindeki her nevi gelişmeye agresif bir biçimde tepki veriyorlar. En basit eleştiriye, tavsiyeye, yergiye tahammülleri kalmadı, görmek bile istemiyorlar.

Şimdi bakıyorum da...

Cari dönemde gerçekten de muhalefet yapmak, kamuoyuna yansıyan sorunları bir şekilde halkın nazarına sunmak, zorlaşmaya başladı. Özellikle, cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan, anladığım kadarıyla “sözde bir muhalefet yapısının” teşkilinden yana.

Ama böyle bir muhalefet, demokrasinin gelişimine katkı sağlar mı? Zaten bizim ülkemizde en büyük eksiklik, “etkili iletişim kuramamak”. Zaman zaman, ben, muhalefeti gereksiz çıkışlarından ötürü, vasat altı siyaset izlediklerinden dolayı çok kere eleştirdim.

Son tahlilde, muhalefet bloğu Türkiye’de yaşanan gelişmeler için ne demeli, bilemiyorum.

Konuşmadan, tartışmadan, istişare etmeden, kamuoyunun tamamını ilgilendiren hususlarda nasıl bir istikamet belirlenecek?

Bakın nasıl ki yer yer muhalefet partilerinin incir çekirdeğini doldurmayan demeçleri, toplumun tansiyonunu kabartmaya yetiyorsa...

Hükümetin-Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi Kabinesinin- yaşananları, insanların deneyimlediklerini “yok sayması” da aynı derecede halkın nabzını yükseltiyor.

*  *  *

Sabah gazetesi kıdemli yazarı Sayın Yavuz Donat, geçmiş bir tarihte yazdığı köşe yazısında AK Parti saflarında önemli hizmetlerde bulunmuş ve yine önemli görevleri icra etmiş Sayın Cemil Çiçek ile söyleşi gerçekleştirmiş.

Sayın Cemil Çiçek’in şu tespitleri kayda değer:

- Bir ülkenin gelişmişliği sadece kişi başına düşen milli gelirle ve bir kişiye kaç araba düştüğü ile ölçülmez.

- Müzakere, tartışma, diyalog kültürü, üslûp de bir gelişmişlik göstergesidir.

 

İşte “bilge insan”, “akil insan” olmak, böyle bir şey.

Nerede sağduyu?

Nerede aklıselim?

Nerede müzakere?

Nerede “ortak akıl oluşturma” inisiyatifi?

İşte bunlar olmayınca, sığ bir çevrede vasat altında bir düşünce ikliminde boğulup kalırız. Ben de çoğu kez yazılarımda, konuşmaktan, yapıcı-eleştirel ama yıkıcı olmayan eleştirilerden dem vurdum.

Olan değil ama “olması gereken” budur: Yeniden “insan insana” diyalog kurabilmek.

Aslında, bizim siyaset deneyimimiz ne olursa olsun derin geçmişe sahip. Ama bir türlü bir araya gelip sorunlarımızı halledebilmek için, tüm enerjimizi ve düşünce havzamızı tek bir hedefe kanalize edemiyoruz.

Bundan sonra yapılabilecekler arasında şunu gösterebiliriz.

Eğer ki, üst düzeyde demokratik bir toplum düşlüyorsak, bunun “eşgüdüm” ve yine “işbölümü” ile “uzmanlaşma”-yani işi ehline vermeyle hemen hemen doğru orantılı olacağını göreceğiz.

Aslında...

Sahip olduğumuz sorunların üzerinden kalkmak çok zor olmasa gerek. Sadece yapmamız gereken, sımsıkı şekilde duran yumruklarımızı gevşetmek ve gergin yüz hâlimizi daha tebessüm dolu bir vaziyete getirmek...

Yanisi...

İLETİŞİM için “ben hazırım” sinyalini vermek.

Çok mu zor?  

 

Devamı
Önce İnsan Demeden Olmaz!

Sabah gazetesi başyazarı Sayın Mehmet Barlas, geçen bir köşe yazısında “kıymet bilmekten” bahsetmişti.

Tabii ki söz yine dönüp dolaşıp Sayın Erdoğan’a gelmiş idi.

Artık Türkiye’de Sayın Barlas’ın Sayın Erdoğan’a olan sevgisi biliniyor.

Yazıda, yine geçmişte Türkiye’mize hizmette bulunmuş Turgut Özal’dan da bahsetmişti, Sayın Barlas.

Tabii şu bir gerçek, ülkemize has bir durum mudur, bilmiyorum ama gerçekten de yaşarken “kıymetini” bilemediğimiz değerlerimizin ardından nedense hep “vahlanıyoruz”.

Bu bağlamda, Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Türk Siyaseti içindeki önemini yadsıyamayız.

Lâkin, son dönemlerde Türkiye’nin iç siyasette kâh sistemsel gelişmelerden kâh yine sosyolojik tepkilerden ötürü görünümü hiçte iyi değil.

Bakın, ben her zaman, “taşı gediğine koymayı” tercih etmişimdir. Doğruya doğruyu söyleyeceğiz. Ülke adına başarılmış olumlu işleri, yine aziz milletimiz ve vatanımız için hayata geçirilen proje ve hizmetleri el üstünde tutacağız.

Hani “demokrasi”, “demokrasi” diye avazımız çıktığı kadar bağırıyoruz ya, demokrasi bir bakıma, “vicdan” ve “erdem” hasletlerinin doğru düzgün içselleştirildiği bir idare biçimidir.

Yine, demokrasi ve çağdaş devlet olmanın gereği dünyayla bağımızı koparmadan, yine milli ve yerli bir devlet olarak vatandaşlarının en yüksek menfaatlerini gözeterek politika yürütülmelidir.

Son günlerde, uluslararası düzeyde devletlerin, “dünya liglerindeki” görünümlerini belirleyen ya endeksler ya da istatistikler açıklanmakta.

Ben kendimce bu veri demetlerini önemsiyorum. Neden? Neden olacak, sonuç olarak biz Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak, çölde bir başımıza yaşamıyoruz.

Farklı bölgelerdeki farklı ülkelerle, hem siyasi hem de ekonomik ilişkiler içindeyiz.

Hani şu artık popülerleşen “istikrar”, “sürdürülebilir kalkınma/büyüme” lafları var ya, bunlarla çok fazla ilintili.

*  *  *

SÖZCÜ gazetesinde bu bağlamda iki veri demeti vardı.

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki John Hopkins Üniversitesi’nden ekonomist Prof. Steve H. Hanke’nin hazırladığı “Dünya Sefalet Endeksi”, Türkiye için kötü bir tablo ortaya koymuş.

Türkiye, 156 ülke içinde 21’inci olmuş. İşsizlik, enflasyon, faiz oranı ve milli gelirdeki azalma gibi kriterlere göre belirlenen listede, bir ülke ne kadar üst sıradaysa, durum o kadar “vahim” anlamına geliyormuş.

1- Venezuela                          21- Türkiye                   154- Katar

2- Zimbabve                          22- Namibya

3- Sudan                               23- Gabon

4- Lübnan                              24- Kongo

5- Surinam                            26- Irak

6- Libya                                53- Yunanistan

7- Arjantin                            94- Rusya

8- İran                                 109- ABD

9- Angola                              145- Almanya

10- Madagaskar                    152- Çin

 

Yine, Türkiye, 2021 yılı “Hukukun Üstünlüğü Endeksi”nde 139 ülke arasında 117’nci sırada yer almış.

İşte demokrasi dediğimiz yönetim sanatı böyle bir şey. Demokrasinin kurum ve kurallarıyla işbaşına gelen iktidarlar, demokrasinin en temel, asgari müştereklerinde halklarına olması gerekeni sunamazlarsa, toplumda baş gösterecek homurdanmalara da hazırlıklı olmak durumundadırlar.

Sonuçta, bir devleti/ülkeyi kalkındıracak ve refah seviyesini arttıracak asgari gerekler, hiç şüpheniz olmasın ki “hukuk devleti” ve “demokratik yönetişim” ilke ve değerleridir.

Bu bağlamda, meydanlarda Almanya’dan veya Fransa’dan çok iyi olduğumuzu söylemenin ne kadar “inandırıcı” olduğunu da, okuyucularımızın engin ferasetlerine bırakıyorum.

Şu bir gerçek...

Türkiye’de iktisadî ve yönetimsel sorunlar artarak devam etmekte.

Bu ülkeye hizmet eden politikacılarımız gerçekten de çok kıymetlidirler de, bu politikacılara teveccüh eden yurttaşlar ne kadar kıymetlidir?

Devamı
Aydınlık ve Karanlık

TALİBANIN karanlığı...

Sadece...

Halkına değil...

İNSANLIĞA da “endişe” saçıyor.

Modern yaşamın gereklerini dışlayan...

Modern eğitim yerine...

Medrese eğitimini ikame eden...

Ortaçağ zihniyeti Taliban.

Bu Taliban’dan ne umuyorlar, anlamadım gitti.

TALİBAN, sadece halkının korkulu rüyası değil. Aynı zamanda, aklı sıra mensubu olduğu İslam dininin itibarını da, İslamiyet’in evrensel bazda vaaz ettiklerini de “saptırıyor”.

İSLAMİYET, ne Taliban ne de İŞİD ile anlaşılabilir.

Medrese eğitiminin öncüllenmesi, kadınların sosyal ve siyasal yaşamdan dışlanmaları... Ve birçok İslam dini ile bağıntı göstermeyecek hareketlerin parlatılmaları...

Ne Müslümanlıkla ne de İslamiyet ile bağdaşır.

Hadi Batının işgüzar toplumlarını anlayabiliriz; İslam’a nasıl baktıkları belli. Ama, İslam coğrafyasında varolan insanların, yaşanan bölgesel gelişmeleri yorumlamaları, aynen Taliban örgütünün Ortaçağda kalması gibi arkaik kalmakta.

Zaten...

Ne zaman, İslamiyet, akıl ve bilimle bağlamını kopardı...

Ya da ne zaman İslamiyet’in modern bilimlerle bağını kasıtlı ve bilinçli bir biçimde kopardılar:

Medreseleri, cemaatleri, tarikatları; mollaları, şeyhleri, din adamı kılıklı şarlatanları toplumun önünde “dayatır” oldular...

İslam dininin ve toplumlarının akıbetini de karanlığa sapladılar.

Hâlbuki...

İslam dininin kaynağı bellidir: Kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerimdir.

Ve peygamber efendimiz (s.a.v) Hz. Muhammed’in mihmandarlığıdır.

Kutsal değerlerimizi dejenere edenlere inat...

Yolumuz HAKK’TIR.

Devamı
Açık Toplum ve Fazilet

Türkiye Cumhuriyeti’nin sahip olduğu rejimin değerini, etrafımızdaki ülkelerin içler acısı durumlarına bakarak anlayabiliyoruz.

Laiklik olsun…

İnsan hakları olsun…

Demokrasi olsun…

Din ve vicdan özgürlüğü olsun…

Hukukun üstünlüğü olsun…

Şeffaflık olsun…

Hesap verebilmek olsun…

Daha ne olsun?

Afganistan’daki gelişmeleri gördükçe…

İnsanının içinin rahatlaması boşuna değil!

Demek istediğim, demokrasi ve rejimimiz bizlerin gönül rahatlığıyla yaşamlarımızı idame ettirmemizin garantörü.

Bugün, çok fazla tartıştığımız “demokrasi” ve “laiklik” olguları, işte açık toplum olabilmemizin mihenk taşlarıdır.

Sağlam bir demokratik işleyiş ile rejimin sahip olduğu kolonların dayanıklılığı, hem rejimimizin açık toplum olma hem de denetlenebilir olma vasfına sahip olmasına vesile oluyor.

Afganistan örneği de…

Irak ve Suriye örneği de…

Sahip olduğumuz demokratik laik rejimimizin değerini içselleştirebilmemiz adına çok fazla derslerle dolu.

Ama, hiçbir zaman unutmamamız gereken husus, laik demokratik Cumhuriyet Türkiye’sinin inşaînı gerçekleştiren ATATÜRK’ÜMÜZDÜR.

Bugün, hâlen neden Atatürk’e düşmanlık edildiğini anlayamayanlar varsa, Ortadoğu derslerine iyi bakmaları gerekecektir.  

Devamı
Akıl Tutulması

Gerçekten de Türkiye’de, bazı şeyleri anlamlandırmakta zorlanıyorum…

Taş üzerine taş koymak…

Büyük bir erdemdir.

Bugün, Türkiye’de 20 yıldır tek parti iktidarı var.

Kendince “hizmetler” ifa etmekte.

Nedense, memleketimizde “taşı gediğine koyma” hasletini bir türlü başaramıyoruz!

Konum:

Ülkemizde senelerdir üretilmiş, bina edilmiş hizmetler ve taşınmaz mallar.

Çoktandır “müzmin muhalefet” cenahı, Türkiye’de yerine getirilmiş taşınmaz yatırımları dillerine dolamaktalar.

Türkiye’nin dört bir yanının otoyollarla donatılması, eskimiş yolların çift şeritli yollarla yenilenmesi, nedense muhalefet yazan çizen saflarında da bir rahatsızlığa neden olmakta.

Neden?

 

Yine…

Özellikle, savunma sanayiinde ivme sergilenmesi, tankından tutunda zırhlı araç üretimine kadar değişik kategorilerde yerli ve milli üretim gerçekleştirilmesi, tek cümleyle “rahatsızlığa” neden oluyor.

Neden?

Hani, biz “kendi kendine yeten” bir ülkeydik. Muhalefet yapanların sanırım kendi kendine yeten ülkeden anladıkları… Tarım…

E o zaman… Yol yapılmasın… Savunma sanayiinde atılım gerçekleştirilmesin… Milyonlarca ya da milyarlarca doları, dışarıya biz yiyemedik siz yiyin diye, transfer edelim!

Bilmiyorum, ne olacak bu “akıl tutulması” hallerimiz?

Gelecek güzel gelecek mi?

İdrak hallerimizde acaba bir değişim yaşar mıyız?

Devamı
Ortadoğu ve Ortadoğululuk

ORTADOĞU’DA konumlanmış olmamız...

Hem avantajlar doğuruyor.

Hem de risk algısını yükseltiyor.

Ortadoğu coğrafyası, büyük çoğunluğu Müslüman insanlardan oluşmuş toplumların oluşturduğu devletlerden kaim durumda.

Her zaman söylüyoruz ve ezber baskı oluyor.

Türkiye Cumhuriyeti olarak bizler, OD coğrafyasında gerçekten de çok şanslıyız.

Bugün, bilinçsizce ve şuursuzca Afganistan ve Taliban yorumları ve değerlendirmeleri yapanlar...

Ülkemizin “biricikliğinin” ve “tekliğinin” nereden kaynaklandığını unutuveriyorlar.

Amerika Birleşik Devletleri yıllardır karıştırdığı bölgeden ve Afganistan’dan peyderpey çekilirken...

Arkasında enkaz bıraktı/bırakıyor.

Gerçekten de Türkiye’den bölgeye bakarken, ülkemizdeki “Batıcıların” gelişmeleri yorumlama refleksleri beni şaşırtıyor.

Afganistan’da iktidar el değiştirmişmiş, Taliban emperyalizme karşı “kazanmışmış”.

Bazen gerçekten de “akıl tutulması” yaşadığımızı düşünüyorum.

TALİBAN da...

EL-KAİDE de...

Bu yapıların/oluşumların...

Ne menem örgüt oldukları ortada.

Türkiye’de yaşadığımız sorunlar bitti de...

Şimdi bölgeyi kurtarmaya geldi sıra.

Gerçekten de bazen anlamlandıramıyorum, gelişmelerin ülkemizdeki yorumlanış biçimlerini.

Tamam...

Türkiye, ormanda medeniyetten uzakta bir yerde yaşamıyor.

Kabul ediyorum.

 

* * * *

Bakın, demek istediğim...

Günümüzü, zamanımızı ve enerjimizi optimal kullanmadığımız.

Genelgeçer sorunlar ve gelişmeler, ilk ânda kamuoyunun “algısını şekillendiriyor” ve sonrasında ise “akıntıya teslim” olup gidiyoruz.

Bin kere de olsa tekrar edeceğiz.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Ortadoğu sarmalında âdeta parlayan bir güneş gibi. Türkiye’mizin bölge ülkeleri içerisindeki “biricikliğini ve tekliğini” ifade etmeye, gerek var mı?

İşte... Bazen yerden göğe çıkardığımız bazen de yerin dibine soktuğumuz “laiklik” ve “ulus-üniter” devlet olmanın gereğini, mazlum ve kandırılmış ülkelerin hikâyelerini gördükçe ve okudukça daha iyi müşahede edebiliyoruz.

Uzaklara gitmeye gerek yok. Afganistan’da yasal hükümet ve ordusu, çapulcu yığını Taliban’a mukavemet göstermeden, başkentleri Kabil’i, dolayısıyla da ülkenin tapusunu teslim ettiler.

Bugün, Afganistan’da insanlığın hayrına olmayacak bir örgüt, idareyi devraldı. İnsanlık düşmanı, kadın ve çocuk düşmanı, modern yaşamın düşmanı, eğitim düşmanı; Taliban.

Demek istediğim, genelgeçer değerler ve gelişmeler üzerinden ne siyaset üretelim ne de yorum yapalım. 20 yıl önce bu coğrafyada ne tür emperyalist tezgâhlar döndürülüyorsa, yine aynı oyunlar döndürülecek. Tamam, etrafımızdaki gelişmelere kör olmayalım.

Yalnız...

ORTADOĞUNUN kaderini bizim değiştirmemiz mümkün mü? Ulus olamamış, “uluslaşma sürecini” bihakkıyla tamamlayamamış toplumların sıkıntısı da, biraz kendi cehaletlerinden kaynaklanmıyor mu? Ne olursa olsun, yani ister bu toplumlar kasten cehalete sürüklenmiş olsunlar isterlerse de cehalete âşık olsunlar...

Ne fark eder? Emperyalizm, bu topraklara kin ve nifak tohumlarını ekmiş. Buranın cahil ve eğitimden uzak tutulmuş halklarını, mezhep ve etnik köken boyutunda birbirine düşman kılmış.

Son tahlilde...

Bu ülkelerin tek çıkar yolu:

Uygarlığın aydınlık yoluna tekrardan dönmek.

Bu ülkeler; Afganistan ve İran, son durumlarına “şıpından” gelmediler. Zamanla ve merhale merhale toplum “dönüştürüldü”.

 

* * * *

Yaşanan tüm gelişmelere, uygarlığın/medeniyetin son geldiği eşik etrafınca bakmak durumundayız.

Neden, ulus devletlerin aklı başında düşünürleri, vatanseverleri, kanaat önderleri, sürekli olarak toplumlarının fertlerine “ayık olmaları” gerektiğini ya da “agâh olmaları gerektiğini” öğütleyip duruyorlar?

Yadsıyamayacağımız gerçek:

Yeryüzümüz bir “değişimden” geçiriliyor. Aklınızı bulandırma derdinde değilim. İnsanlığın bir kısmı refah ve bolluk içinde yaşamlarını idame ederken, bir başka kısmı ise sefalet içinde “eşitliğe” veya yoksulluğu paylaşmaya mecbur bırakılıyor.

Covid-19 salgını da gelip geçecek. Toplumlar bir hipnoza tâbi tutuluyor. Benim artık bu virüs vakaları hususunda oluşturduğum kanı, bunun doğal olamadığı yönünde. Zaten daha önceleri bunu dillendirdim.

Nüfus politikalarından tutun da yoksulluğun ve işsizliğin atbaşı gideceği bir çıkmaz sarmalına ülkeler raptedilecek. Hatırlarsanız, salgının ilk dönemlerinde ABD’de, yaşlı nüfus virüsten ötürü büyük bir ihmalkârlık ile baş başa bırakılmıştı.

Bu virüs sürecinde, her şeyin çok farklı bir biçimde değiştirildiğine şahit olduk. Yozlaşma; zaten insanlığın en büyük marazı idi, virüs salgınıyla beraber devletlerin işgüzarlıklarından ötürü, değersizleştirme ve bağlarımızın iyice kopması, yaşananın daha da katmerleşmesine neden oldu.

Gelmek istediğim husus...

Agâh olacağız ama genelgeçer gelişmelerin oltasına takılarak, akıntıya da teslim olmayacağız. Türkiye’miz büyük bir ülke. Bu her alanda böyle. Bunu hamaset adına dillendirmiyorum.

Şunu unutmayalım. Bugün coğrafyamız ilk defa kaynamıyor. Ülkemizin tek sorunu da Afganistan değil. Bölgedeki istikrarsızlıkların ve kaosların neden olduğu göç sorunu ve düzensiz bir biçimde yabancı uyruklu insanların sınırlar arası hareketliliği, sadece siyasal bir sorun değil. İleri de kaldırılması ve yüklenilmesi ağır faturaları olacak bu gelişmelerin.

Daralan ekonomik piyasalar... Yoksulluk... Yoksulluğun tetiklediği sefalet manzaraları... Ülkedeki bağların zayıflaması.

Demek istiyorum ki, ipin üzerine bakarken, orta vadede cereyan edebilecek gelişmelere “hazırlıklı mıyız?”

GELECEK...

Hiç de uzak bir zaman dilimi değil.        

Devamı
İşsizliğe Bir Bakış...

TUİK...

Cari dönem işsizlik istatistiklerini açıkladı.

Bu bağlamda...

15 yaş ve üzeri nüfus hareketliliği de şöyle:

Genel nüfus: 63,7 milyon.

İşgücü: 32 milyon.

İstihdam: 28,6 milyon.

İşsizler: 3,399 bin.

İşsizlik oranı: %10,6.

İşgücüne katılma oranı: %50,2.

İstihdam oranı: %44,9.

Görece işsizlik de düşüş yaşanmış.

Türkiye’nin yıllardır bir numaralı sorunu ekonomik etkinliğin doğru düzgün “katma değer” yaratmamasıdır. Makroekonomik açıdan bakıldığında, ekonominin insan kaynağı tarafında yine en büyük sorunu da “işsizliktir”.

Son günlerde, bir yandan orman yangınlarıyla ve yangınların toplumumuzda yarattığı etki-tepki ile uğraşırken... Üzerine bir de yine sel felaketlerini tecrübe etmek durumunda kaldık.

Ne olursa olsun... Anlık yaşanan problemler, geçmişten gelen ve orta vadede de canımızı yakmaya devam edecek sorunları unutturmamalıdır.

İş bulmak ve bir işe yerleşmek artık gerçekten de çok “can yakıcı” bir sorun hâline döndü. Bu bağlamda, ekmek “aslanın kuyruğuna” kadar indi. İş ve ekmek sahibi olmak, sanki üniversitede en zor bölümü veya yüksek lisansı tamamlamaktan daha fazla zorluk barındırmakta. Karabasan hâline dönüştü istihdam süreci.

İşsizlik, bir ekonomik sorun ve bir denklem.

Bu sorunun...

Türkiye’de kendi iç nedenleri olduğu gibi...

Dış etmenleri de var.

* * * *

İç nedenlere baktığımızda malum olduğumuz sonuçlarla karşılaşıyoruz:

Eğitim sistemi ve...

Eğitim modelimizin iş yaşamına “nitelikli insan kaynağı” verememesidir.

Şu bir gerçek...

Türkiye’de eğitim sistemimiz senelerce düşünmeyen, sorgulamayan, parça ve bütün arasında analiz yetisi geliştiremeyen bir öğrenci profili yetiştirdi.

Ezberci bir eğitim sisteminden zaten başka ne beklenebilir ki? En son haber YKS’de baraj puanının düşürülmesi yönünde oldu. Tabii eğitimciler, bu hususu da tartışmaya başladı.

Şu gerçeği bir yazalım elimizde bulunsun:

Türkiye’de işgücü piyasaları bakımından en büyük açmaz ve sıkıntı, “ara eleman” bulunamamasından ya da ara eleman istihdamının yeterince gerçekleştirilememesinden ileri gelmektedir.

Yetişme evresindeki tüm gençlerin “ideali” ve “beklentisi”, daha çok “beyaz yaka” dediğimiz “masa başı” işlerden oluşmakta.

Kimse; eğitim alan hiçbir kimse de kol ve kas gücüne dayanan işlere talip olmak istemiyor. Herkesin beklentisi ve hayalleri olduğundan çok fazla yüksek.

Ekonominin ürettiği pasta da ortada. Her yıl yüzbinlerce genç tahsil hayatına adım atıyor. Yine milyonlara varan insan kaynağı fakültelerden mezun oluyor veya memur istihdamı yapacak sınavlara giriyorlar.

Emek arzı “sınırlıyken” ve buna istinaden emek talebinin piyasa beklentilerinden fazlaca olması...

İŞSİZLİĞİ tetikliyor.

Öte yandan, ülkemizde son günlerde tartışmalara ve kışkırtmalara neden olan Suriyeli ve Afgan misafirlerin hem sosyal hayatta hem de ekonomik hayatta “etkinlikleri” işleri daha kompleks duruma sokuyor.

Gelip tıkandığımız nokta... Göçmenlerin “ucuz işgücü” olarak görülmesi. Piyasada rekabeti negatif yönde etkilemeleri. Bugün, Türk gençlerin talip olmayacağı birçok işte ve işkolunda, göçmenlerin olması gerekenden daha düşük ücretlerle istihdam edilmeleri, zaten düşük olan pasta payının daha küçülmesine neden olmakta.

İŞSİZLİĞİN boyutu, işte böyle epeyce karışık durumda.

Devamı
Çözüm mü Çözümsüzlük mü?

GÖÇ sorunu sanırım ilerleyen süreçlerde...

“Ulus Devletlerin” en büyük sorunu olduğu gibi...

Açmazı da olacak.

Göçmen...

Mülteci...

Sığınmacı...

Misafir...

Hangi devletarası hukuki statüde ise...

Ona göre o ülkede bu kişilere muamelede bulunulur.

Kendi açımızdan bakarsak...

Bizim senelerdir bir “misafir” sorunumuz var.

 

Suriye’deki iç savaştan kaçan; canlarını zor kurtaran Suriyelilerin ülkemizde misafir edilmeleri zaten kimi zamanlarda tartışmalara neden oldu/olmuştu.

Gerçekçi açıdan bakıldığında...

Siyasi, ekonomik ve doğal afet nedenleriyle Türkiye’ye gelen bölge ülkelerinden insanların, kendi başlarına yani “kaderlerine” terk edilmeleri de başlı başına bir sorun... Vicdanî bir hadise. Kırılma riski çok yüksek bir fay hattı...

Göçler yoluyla ülkemize yasal ya da yasa dışı yöntemlerle gelen Suriyeli, Afgan ve diğer uyruklardan insanların, memleketimizde barındırılmaları ve yaşamsal gereksinimlerinin karşılanması/karşılanmaması, yine başlı başına bir kırılma noktası olabilecek potansiyele haiz.

 

Öte yandan son günlerde, sosyal ağlardan “göçmen düşmanlığının” veya “ırkçılığın” manipüle edilerek, spekülatif yayın/yayımlarla köpürtülmesi de ayrıca bir başka sosyal kıpırdanmaya vesile olabilecek bir risk algısı.

Ne yapmalı?

Bunu da biz bilecek değiliz. Mesela, bizim bir meclisimiz var hani atıl olarak bekleyen... Tüm siyasal aktörler bir araya gelerek, bir çözüm noktası oluştursalar, fena mı olur?

Devamı
Yozlaşan Değerler

Etkili iletişimin önemini yadsıyabilir miyiz?

Şöyle çok kafayı yormaz isek…

İNSANLIK açısından da…

UYGARLIK açısından da…

Sanırım…

En önemli buluş/keşif…

YAZININ icadıdır.

Yazmak, sadece duygu ve düşüncelerin baskılı bir biçimde geleceğe bırakılması değildir.

Yazmak ve düşünce ve görüşlerini ifade etmek, her şeyden önce kişiye pekâlâ manevi doyum sağlar.

Ama… Yıllar boyunca teknolojinin ve bilimsel gelişmenin eşiğinde, yazım ve yazmaya dair her şeyin “dönüşüme” uğraması…

İnsanların, yazıya ve yazma eylemine bakışını da değiştirmiştir.

İşte bundan 30 yıl önce…

İnterneti “hayal bile edebiliyor” muyduk?

İnternetten gazete okumayı düşünebilir miydik?

Bugün “daktilonun” yerinde yeller esmekte.

Düşünsenize…

Gazeteciliğe ilk adımını atacak/atmış toy delikanlıların, yazma serüvenini ve haber telaşlarını…

Yine çok uzaklara gitmeye de gerek yok.

Köşeyazarlarını okurken öğreniyoruz:

Muhabirlik dönemlerinde haberleri nasıl telefon marifetiyle haber merkezlerine geçtiklerini…

Sonra sonra belki fax denen cihaz habercilerin imdadına yetişti.

Evet…

Daktilo… Şimdiki bilgisayarın öncüsüydü.

Tamam da…

Bu kadar gelişme ve değişim yaşarken…

İnsanların duygu ve düşüncelerinin değişime uğramaması, insanı kedere sürüklüyor.

Şimdi artık haberleri de köşeyazılarını da çok fazla zahmete girmeden, “bir tıkla” yerine ulaştırabiliyorsunuz.

Eskiden yazılanlara ve anlatılanlara göre…

Tatlı bir rekabet ve yarış varmış.

Artık iletişimin ve etkileşimin tavan yaptığı bir çağdayız.

Eskiye göre…

Yazar olmak da zor değil.

Orta ayar bir bilgisayarın ve internetin olduktan sonra…

Biraz da “yazma melekesi” var ise…

İnsanlar, artık “kendi çaplarında” yazar olabiliyor.

Ama son günlerde yazılarımda da değindiğim gibi… Tüm bu insanlığın gelişimine rağmen, teknolojik ürünlerin havsalamızı zorlamasına rağmen…

Uygarca bir iletişim ve etkiletişimde bulunamıyoruz.

Son günlerde, gazete köşeyazarlarının birbirleriyle olan polemiklerine rast geliyorum. Ne gerek var, sizlere emanet edilen köşelerden kendi hırslarınızı tatmin etmeye!

Hani hep deriz ya…

Klavye delikanlılığı diye! Gerçekten de bazen toplumun ve kamuoyunun algısını biçimlendiren köşeyazarlarının, böyle pek hoşnut karşılanmayacak durumlara düşmeleri, beni fazlasıyla üzmekte.

Ne gerek var birbiriniz üzerinden “prim” yapmaya!

Aynı şeyler… Sosyal medya denen kontrolü mümkün olmayan azman tarafında da geçerli. Etkili iletişim ve haberleşmeyle sosyal ağların nasıl da yeri geldiğinde sosyal hareketlilik nazarında “manivela” işlevi gördüğünü, geçmişte deneyimlemedik mi?

Sanırım…

Ben, yine “hayal âlemlerinde” dolaşıyorum…

Devamı
Gözlemler

Bazı şeyleri anlamakta zorlanıyorum.

Tamam, insanlar aynı şeyleri düşünmek zorunda değil. Tıpkı siyasi partilerin sahip oldukları plan ve program gibi.

Siyasi partiler de normal insanlar da sahip oldukları ve inandıkları değerlere ve ideolojiye göre…

Bir hayat felsefesi oluştururlar. Siyasi partiler inandıkları siyasal düşünceye istinaden, iktidara geldiklerinde yaşama geçirecekleri projelerin hayallerini kurarlar.

Sade insanlar da kafa yordukları siyasal görüşün iktidara geldiğinde, beklentilerini karşılamasını umarlar.

Bu husus daha da uzatılabilir.

Derdim…

Şu “kutuplaşma” hastalığı. Tabii ki insanların “yekpare” olmasını beklemiyorum. Nasıl ki renkler ve zevkler tartışılmazsa…

İnsanların yaşama dönük beklentileri ve hayalleri de yekpare olamaz. Ama öte yandan, insanların insanları artık bıkkınlığa sevk edecek kadar birbirlerinden uzaklaşması da…

Düşündürücü.

Tamam… Kimse bir diğeri gibi düşünmesin. Birinin A dediğine diğeri B desin ama, “makul çerçevede” kalmak kaydıyla.

Gerçekten de bu “kutuplaşma ve saflaşma” toplumumuzu içinden kemiren bir kurt gibi…

Sessizce ve derinden yiyip bitiriyor.

Olması gereken boyutlarda kutuplaşma olsa zaten sorun yok.

Kutuplaşmayı, daha çok siyasi otoriteyi tahkim etmek cihetiyle kullanınca, işler çığırından çıkıyor.

*  *  *

Bir başka husus da…

Mukaddes değerlerin hâlen siyasette malzeme olarak kullanılması. Şöyle bakıyorum da, sanki sosyal medya artık gittikçe çığırından çıkmaya başladı. Sosyal medyadan açılan konu başlıkları birden kamuoyunun dikkatini bu başlığa kilitliyor.

İnanç meselesi kişilerin kendi özel yaşamlarının sınırları dâhilindedir. Evet, orman yangınları var. Yangınların bir kısmı aslında hemen hemen büyük çoğunluğu, kontrol altına alındı. Bu bağlamda, yangınların çok fazla etkili olduğu süreçte, vatandaşların yağmur duasında bulunmalarına yönelik “etkileşim”, hemencecik yine tartışma hususu yapıldı.

Artık yapmayalım. Vazgeçelim. Mukaddes değerler, her şeyden azadedir. Din olgusu, zaten tartışma götürmeyecek bir alandır. Hemen din ve bilim ya da akıl önermeleri gündemin bir numaralı tartışması oluveriyor. Artık birbirimizle uğraşmayalım. Ne var yani… İnsanlar, böyle vahim ve çaresiz kaldıkları bir vaka karşısında, inançları doğrultusunda YARADANDAN niyazda bulunsalar, ne olur?

Artık şu “fasit daireden” çıkalım. Sorunlarımızı kutsal değerlerimizin içine hapsedince, sorunlar “katmerleşerek” daha da büyüyor. Dinî inanç hiçbir şekilde kamuoyunun önünde “malzeme” yapılamaz. Bir de artık şu sosyal medya denen, bazen gerçekten de insanlığın hayrına mı yoksa mahvına mı neden olduğu muğlak mecrayı “ciddiye” alma alışkanlığından tez elden vazgeçelim.

Neden, bizler, metazori olarak bir şeylerden “şeyler” üretmek adına canhıraş çaba harcıyoruz. Tüm şu kendi hırs ve çıkarlarımız adına harcadığımız enerjimizi ve insan kaynağımızı, ülkemizin ve milletimizin abat olması adına harcasak, fena mı olur?

Artık rahat bırakalım insanları ve insanların yaşamlarının birer parçası olan “kutsal değerlerini”. Bu hususlar kutsal kitap üzerinden de yapılıyor, inançlı olmak veya olmamak üzerinden de yapılıyor. Pekâlâ, dünyevi bir yaşamın gereği olarak, karşılaşılan dünyevi sorunlar bilimin mihmandarlığında çözümlenebilir. Yalnız artık sosyal dokumuzu kin ve nefret üretimine payanda etmeyelim.

*  *  *

TÜRKİYE’DE konuşulacak meseleler bitmiyor ki…

Bu aralar sadece orman yangınlarıyla mücadele etmiyoruz. En son spekülasyon konusu CHP üzerinden koparıldı. Siyaset kulislerinde estirilen polemik rüzgârı şu: MİLLET İTTİFAKININ yeni cumhurbaşkanı adayının eski ekonomi bakanı Mehmet Şimşek olduğuydu.

Gerçi…

Bu polemik hususu Cumhuriyet Halk Partisi tarafından yalanlandı. İşte böyle kısır konularla günlerimizi geçirdiğimiz için, esas sorunlara odaklanamıyoruz. Bu ortaya atılan polemik hususu, gerçek bile olmasa, CHP açısından şıpından negatif anlamda malzeme olarak kullanılıyor. Gerçekten de CHP gibi cumhuriyet rejimimizin temel taşı olan bir partinin, cumhurbaşkanı adayını topluma sunamaması düşündürücü değil mi? CHP, geniş halk kitlelerinden nasıl iktidar için teveccüh bekleyecek? Bu polemik ve sağ ekolden aday gösterme geçmişte de yaşandı. Sayın Ekmeleddin İhsanoğlu cumhurbaşkanlığı seçiminde, Sayın Erdoğan’a kaybetmişti. Bu durum sadece bununla da kaim değil. Abdullah Gül de bundan önceki cumhurbaşkanlığı seçiminde gündeme gelmişti.

 

Türkiye’de her nedense “slogan” ve “propaganda” üzerinden algılarla oynanmakta veya insanların düşünce ve görüşleri saptırılmakta. Zaten bizim gibi gelişmekte olan ülkelerin en büyük zafiyeti, demokratikleşme safhasının da tavsamaya uğramasıdır. Düşük demokratik standartlardan ötürü toplumun algılarıyla oynamak, insanları manipüle etmek daha kolay olmakta. Orta gelir tuzağından tutunda tuhaf isimlerle anılan demokrasi kategorilerinden hibrit demokrasi düzeyinde olmak, hem ülkemizin uluslararası düzlemde hem de toplumsal sorunların hallinde büyük sıkıntılar yaşamasına neden olmakta.

Bu bağlamda, artık duyguların sömürüsünden vazgeçmemiz gerekiyor. Zaten son dönemlerin en popüler değeri, demokrasiyi ve toplumsal iletişimi zedeleyen post-truht’un devletler veya devlet dışı yapılar tarafından mahirce uygulanmasıdır. Neden? Çünkü insanlar bir enformasyon bombardımanına tâbi tutuluyor. Sosyal medya denen hâlen iyilik mi kötülük mü saçan mecra olduğu saptanamamış bir parametreyi de vakaya eklediğimizde, işler iyice grift bir hâle dönüşüyor.

Devamı
İlk Adımı Atmak

Aynı konular etrafında dönmekten bıktık ama ne yapabiliriz?

Bu sıralar sadece sorunlara odaklandık.

Sorunları nasıl “çözeceğimiz” yönünde girişim yok.

Gerçekten de bu sıcak havalarda…

İnsanların “kaygısızlığı” ve “duyarsızlığı”, ülkesi adına kaygılanan kesimlerde üzüntüye vesile olmakta.

Alıp veremediğimiz nedir? Sosyal medyanın gücünü inkâr edemeyiz. Bakın değerli okuyucular… Bugün yaşanan sorunlar, sadece bir kesimin sorunu değil.

Bir taraf, gereğince yaşanan sıkıntılar üzerine kafa yorarken… Bir başka kesimin yaşananları manipüle etmesi, insanların canlarını daha fazla yakmakta.

Bu sorunlar hepimizin sorunu: Bugün sadece yangınlarla mücadele etmiyoruz. Orta vadede bir göç sorunu, göçmen sorunu, mülteci, sığınmacı sorunu…

Sorunlarımız, sadece “sosyal tabanlı” olmayacak. Bu yaşanan orman yangınlarının ve Covid-19 salgının yaratacağı ekonomik tahribat, tüm toplumun mücadele vermesi gerekecek konu başlığı olacak.

Birbirimizi, “sosyal ağlardan” suçlayarak bir yere varmamız mümkün değil. Şimdi bana sorabilirsiniz ne yapmalı diye…

Bir bilsem bunun ne olduğunu. Aklım çok olsaydı, bugün sanırım, karar alıcı mekanizmalarda olurduk. Ama en azından, toplumsal barışı, huzuru ve sükûneti baltalamamak adına, sosyal ağlardan birbirimize kin ve nefret kusmaktan vazgeçebiliriz.

Bu, bir başlangıç olabilir.

Devamı
Ne Zaman?

Provokasyona gelmemek gerekiyor…

Toplumumuz, zaten siyasetçilerin ne söylediklerini bilmemelerinden ötürü, aşırı bir biçimde “kutuplaşmış” durumda.

Ne derseniz deyin…

Kutuplaşma…

Saflaşma…

İdeolojik kamplara ayrılma…

Gerçekten de bizlerin birliğini ve dirliğini yiyip bitiren bir habis hastalık. Artık bazı şeyler “kaygı verici” raddede cereyan ediyor.

Bakın, şunu aklımızdan çıkarmamak gerekiyor. Emperyalizmin oyunları bitmez. Nifak tohumları ekimleri bitmez.

Bu çağda artık konvansiyonel türden savaşlar geride kaldı. Teknolojinin ileri ve üst düzeyde geliştiği bir dönemdeyiz. Belki, artık “kanıksadık” bazı kelimeleri/cümleleri… “Bir tıklık dünya”… “Bir düğmeye basmalık dünya”…

Neden, bizler direkt bizim “varlığımızı” ilgilendiren hususlarda, bir araya gelerek enerjiden sinerji yaratamıyoruz?

Siyasal avantajlara göre, siyasal başarılara göre, siyasetin aritmetiğine göre, sandık ve çoğunluk kazancına göre…

Türkiye ve dünya tasavvuru çiziyoruz. Bu yanlışta ısrar ederken, geleceğimizi ve bu topraklar altındaki kardeşlik duygularımızı parçalıyoruz.

Ne yapmak gerekiyor?

Çok mu zor çözüm yolları?

Bir kerecik olsun, kin ve nefret kusacağımıza, akılla ve deneyimle hareket edelim.

Her zaman söylenen cümledir:

BAŞKA TÜRKİYE YOK!

BİZİ ANCAK BİZ YÜKSELTEBİLİRİZ…

Devamı
Uyanma Vakti!

Gün geçtikçe ülkemizin boğuşmak zorunda olduğu sorunlar da artmakta.

Ama…

Keşke sorun, sadece “sorunlar” olsa.

İki yıldır değişmeyen sorunlarımız:

Covid-19 salgını ve bunun varyantları.

Ülke içindeki huzursuzluklar.

Yönetimde istikrar sorunu.

Esasında sorunlar çok parçalı.

Ama, her nedense sorunlara ve sıkıntılara “ihtiyatla” ve “itidalle” yaklaşmayınca…

İşler çığırından çıkabiliyor.

Kaç günlerdir orman yangınlarından ötürü üzüntülere gark olduk. Yaşadığımız çevrenin ekolojik dengesi tahrip edildi! Şu an için olanbitenin ne olduğunu bilemiyoruz.

Gerçekten de son günlerdeki orman yangınları, bizleri yekvücut yapması gerekirken…

İdeolojik olarak ayrıştırıyor.

Bitki örtümüz, yeşil sahalarımız, canlılar, vatandaşlarımız, bir habis ruh tarafından yok edildi. Bu, ülkemize yönelik bir girişim olabilir. Böyle bir durumda, gerçekten de tek vücut olmak durumundayız.

Orman işçilerinin, itfaiye erlerimizin ve diğer kamu personellerinin gösterdiği üstün dayanışma ve eşgüdüm içindeki gayretlerini bizler, tüm ülke olarak gösteremedik/gösteremiyoruz!

Gerçekten de çok yürek burkan görüntüler.

Bu yaşanan orman yangınları…

Kendiliğinden vuku olmuş olabilir.

Dışarıdan tetiklenmiş de olabilir.

* * * * *

Ne yapmamız gerekiyor böyle durumlarda?

Siyaset?

Hayır, böyle olağanüstü durumlarda, sen ve ben kaygısından ziyade “BİZ” olabilmeliyiz.

Birkaç husus var…

Bu yaşadıklarımız, bir dış mihrak “operasyonu” olabilir.

Kaldı ki çok güçlü bir “senaryo”.

Dikkat ederseniz…

Yangınların uç verdiği yerlere baktığımızda, turizm cenneti dediğimiz yerler ön plana çıkıyor.

Böyle içimizi parçalayan bir hadiseler silsilesi karşısında bile, iflah olmaz tepkiler veriyoruz.

Siyaset kurumu ve onun aktörleri ayrı telden çalmakta. Politikacılar, gerçekten de Türkiye’de bazen konumlarını böyle kriz dönemlerinde unutuveriyorlar. Şu an Türkiye’de acilen bir “kriz yönetimi” ele alınmalı.

Ormanlarımızın yanan kısımlarına su serpilirken… Vatandaşlarımızın içine düşen kor ateşinin de söndürülmesi adına politikacılarımızın ve kamu idarecilerinin, daha aklıselim ve itidal öğütleyen demeçler vermesi gerekmez mi?

İktidarda, A partisi de olabilir B partisi de olabilir. Kriz dönemlerinde, ne X ideolojisinin ne de Y ideolojisinin bir “geçer akçe” olma durumu vardır.

Sorunlar, aklı ve bilimi temel almakla çözümlenebilir. Elbette, bu elem olaylar- orman yangınları- sonlandırılacaktır. Ama, esas mesele, yaşananlardan ders alıp almadığımızdır.

Artık ciddi anlamda…

“Birlik” ve “Beraberlik” sergileme dönemi.

Laf ola beri gele türünden bir geçiştirmeyle sorunlar, bir süreliğine buzdolabına kaldırılır.

Ya sonra…

Bu yangınlardan alacağımız dersler vardır. Önemli olan, tarih tekerrür eder misalinden mütevekkil, böyle vahim hadiselerin yaşanmaması adına, aklımızı başımıza toplamaktır.

Devamı
Küreselleşme ve Aymazlıklar

CUMHURBAŞKANI Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Katar Ekonomik Forumu’nda video konferanstan açıklamalarda bulunmuş…

Açıklamalarından bazı detaylar şöyleydi:

2020 yılı itibariyle dünya ekonomisi %3,5 küçülmüş.

Yine küresel ticaret %10’a yakın daralma yaşamış.

Bu salgın süreci bağlamında, “Doğrudan Yatırımlar” %42 azalırken, 90 milyondan fazla insan “Aşırı Yoksulluk Sınırının” altında yaşam savaşı vermekteymiş.

Küresel borç toplamı 282 trilyon $(dolar)’ı aşarak tarihin en yüksek seviyesini test etmiş.

Küresel sistemin çeperinde yer alan az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler salgın karşısında âdeta kaderlerine terk edilmiştir.

Türkiye olarak bu salgın sürecinde 158 ülkeye ve 12 uluslararası kuruluşa tıbbî malzeme yardımında bunulmuş.

Öte yandan Sayın Erdoğan’ın bir dikkat çekici vurgulaması ise…

“Göçmen Düşmanlığı” ve “İslam Düşmanlığı” üzerinden olmuş.

Batı ülkelerinde ırkçı ve İslam düşmanı saldırılar son 5 yıl içinde %250, bu saldırılar esnasında hayatını kaybedenlerin oranı ise %700 artmış.

Evet…

Bu açıklamalar, üzerinde durulması gereken hususlar.

Salgın sadece insanları “sağlık” açısından değil, orta ve uzun vadede gıda ve yoksulluk bağlamında tehdit etmeye devam edecek gibi.

Yine, birçok fakir veya gelişmekte olan ülkelerinin birçoğunun ilk doz aşıya erişemedikleri de göz önüne alındığında…

Küresel barışın, adaletin, huzurun, refahın, istikrarın nasıl tesis edilebileceğini ileri sürebiliriz?

****

İNSANLIK, çeşitli tarihsel kırılmalardan geçerek, bu dönemki durumuna erişmiştir.

Şöyle yakın tarihimize bir baksak ve ne olup bittiğinden ders alıpalmadığımızı değerlendirsek…

Bugün, ne dersek diyelim, dünyamızda salgından ötürü bir muğlak süreç işlemekte. Yeryüzümüzün, muktedir devletler tarafından bilinmeze sürüklenme riski geçmişte de vakiydi, önümüzdeki dönemlerde de vakidir.

Uygarlık dönemeçlerine baktığımızda, gördüğümüz, o dönemin koşullarının tüm yaşama damga vurmuş olmasıdır.

İlkçağ yaşam reflekslerine baktığımızda…

Toplayıcılık…

Avcılık…

Ve sonrasında, yerleşik hayata geçilmesiyle beraber tarım faaliyetleri, insanların yaşam biçimlerini etkilemiştir. Zaten tarım toplumlarının yaşam güdüleyicisi dindi. Gerçi tüm din-tarım toplumlarının/imparatorluklarının belirleyici ideolojileri dinsel ögeler üzerinden olumlanmaktaydı.

Toplayıcılık-avcılık-tarım/yerleşik yaşam süreçleri…

Bu tip hayat biçimlerinin ideolojileri ve kimlik tanımlamaları daha çok din üzerinden cereyan etmekteydi.

Bugün, gelişmiş ülkeler ile hâlen gelişmekte olan/gelişen ülkeler arasındaki makasın günbegün artmasının ardında…

Tarihsel süreçlerin ve insanlık serüveninin, bu toplumlar tarafından tecrübe edilememiş olmasıdır. Bugün, birçok ülke, toplum, din-tarım toplumunun refleksleriyle yaşamı idame etme ve anlamlandırma yoluna gitmektedir.

Endüstri Devriminin, sanayileşmenin getirdiği değerlere baktığımızda, toplumsal yapının oluştuğunu görürüz.

Feodalitenin yerinde artık ulus devletler baş göstermiş, döneminin ideolojisi milliyetçilik- ırkçılık olmuştur.

İNSANLIK SERÜVENİ, bundan sonra nasıl olacak.

****

SON TAHLİLDE…

80’li yıllarla beraber dünya farklı bir yörüngeye doğru yol alıyordu. Berlin Duvarının yıkılmasıyla beraber SSCB’nin dağılması, Soğuk Savaş’ın resmen sonlandırılması…

Artık dünya için tehlike bitmişti. Esasında, Batı kampı bir boşluğa da düşmüştü. Bu dönemden sonra, sosyalizmin de artık değerini yitirmesiyle beraber, liberal ekonomik politikaların liberal siyasal kararlarla desteklenmesi, dünyada “küreselleşme” rüzgârlarının esmesine vesile oluyordu.

Yirmibirinci yüzyıl, yani tabiri caizse milenyum çağı olan 2000’li yıllar artık iletişim-bilişim devriminin yaşandığı dönemdi.

 

Önümüzdeki süreçlerde, bu suni ya da olağan krizler neticesinde, açlık ve yeterli temiz suya erişememe riskleri, önümüzde patlamaya hazır bomba gibi duracak. Gelişmiş devletlerin, refah düzenlerini sürdürebilmeleri açısından, hammadde bakımından zengin ülkelerin sömürülmeleri, bu ülkelerin artık sıcak savaş taktikleriyle değil, daha sofistike yöntemlerle, işte iktidarların devrilmesi, içişlerine müdahale etme vb…

Bu bağlamda, bu ülkelerde yaşanacak iç çalkantılar ve kaos ortamları, bu ülkeleri yaşanamayacak durumlara getirecek. Evet, belki bir sıcak savaş yaşanmayacak ama, Suriye’de Irak’ta zamanında deneyimlediklerimiz neydi? Kendi kendilerini yok etmeleri idi. Savaşın, kendi içlerinde cereyan etmesinin “sağlanması”.

Aslında, Batının çok hassas değerlere sahip ülkeleri(?), bu ülkeleri çıkarları adına karıştırırken de bumeranga neden olmaktalar. Kendi ülkelerinde, çağa uygun olmayan siyasal sistemlerle yönetilmekte olan bu ülkelerin yurttaşları; kurtuluşu, umudu, geleceklerini, tarihin bir cilvesi olarak sömürünün kaynağı olan ülkelere göçte bulmaktalar.

Şöyle büyük resme baktığımızda… Gelişmekte olan veya az gelişmiş ülkeleri istikrarsızlığa sürükleyen emperyalist devletler, mazlum coğrafyaların mazlum insanlarını ötekileştiren devletler oluveriyorlar.

GÖÇMEN DÜŞMANLIĞI… IRKÇILIK… İSLAM VE MÜSLÜMAN DÜŞMANLIĞI…

Üzerine bir de “nefret ve kinle” beslenen söylemler!

BATININ OYUNLARI BİTMEZ ki…

  

Devamı
Suni Virüs: Türkofobi!

DÜNYAMIZIN önümüzdeki dönemlerde salgın ve diğer doğal afet risklerinden başka bir diğer sorunu da…

NEFRET SUÇLARI olacak…

IRKÇILIK olacak…

İslamofobi…

Bir de…

Türkofobi…

Özellikle kendilerini insanlığın temel bir uygarlığı olarak gören devletler, her alanda sergiledikleri “ikircikliği”…

Nefret suçlarında olsun, ırkçılık gibi artık yirminci yüzyılda kalmış sorunlarda da göstermekten imtina etmiyorlar.

Hürriyet olsun, demokrasi olsun, eşit yurttaşlık/insanlık olsun, hukukun üstünlüğü olsun; zaten bu devletlerin ağzından eksik etmedikleri demagoji kavramlarıdır.

 

Zaten, esas mesele… Soğuk Savaş’ın bitimiyle sökün etti. Biricik ve tek Avrupa medeniyeti(!), Soğuk Savaş sona erince boşlukta kaldı. Varlığının devamını bir düşmana göre düzenlemiş medeniyet kumkumaları, yeni bir “öteki ve yabancı” üretimine gittiler.

Mikrodincilik de mikromilliyetçilik de, hep bu Soğuk Savaş ve 9/11 olaylarının ertesinde masa başlarında kotarılan projelerdir. Emperyalist uluslar, önce dinciliği ve İslam adına cihat ettiğini zanneden örgütleri, Sovyetleri pazifize etmek adına kendilerine müttefik yaptılar… Sonra da işte, boşlukta kalan uluslararası sistemi doldurmak için de “düşman” hâline, 11 Eylül saldırılarından sonra getirdiler.

 

Şimdi de…

Türk düşmanlığını, kendi aralarındaki ittifak düzlemlerinde, ülkemize karşı “koz” olarak kullanmak kaydıyla köpürtmekteler.

İleri de neler olacak… Hep beraber şahit olacağız.

Devamı
Hayat Hiç Durur Mu?

İNSANLIK, üç farklı devrimden geçerek bugünkü aşamasına gelmiştir.

Tarım devrimi...

Sanayi devrimi...

Ve nihayetinde...

Bilişim-iletişim devrimi...

Toplumlar daima gelişme ve değişme yaşarken, daha ileri bir medeniyete terfi etmek cihetiyle hareket ederler.

Tarım devriminden tutun da Sanayi devrimine kadar olan süreçlerde, hep dönüm noktaları üretim aracının değişmesi ve teknolojik alanlarda yaşanan köklü devrimlerle vuku bulmuştur.

Sanayi toplumundan şuan ki post-modern toplum safhasında da itici güç, teknolojik alanda yaşanan gelişmeler neticesinde vuku bulmuştur.

 

Tüm gelişim ve değişim toplumları altyapı ve üstyapı veçhesinden örgütlenmeye götürmüş...

Son tahlilde, modern zamanların modern devletleri inşa edilmiş, modern hukuk sistemleri oluşturulmuş, her şeyden önce “insan” denilmiş...

Bu ilerlemeler, toplumların tekâmülleri sayesinde oluşmuş, imkân ve koşullar değiştikçe insanlık, daha üst düzeyde bir yaşam konforuna erişmiş.

Bir toplumu, medeniyet cemiyeti içinde farklılaştıran temel etmen, cehaletten kurtulması ve yine akla ve bilime üstün seviyede önem vermesidir.

Karanlıklardan ve sefillikten kurtuluşun yolu, tarihin yolundan sapmamak; cehaletle savaşmak, aklı ve bilimi, kalkınma ve refah açılarından düstur edinmektir.

Bu da böyle bir yazı olsun...

Devamı
Benliğim Siyahbeyaz...

Covid-19 salgını sonrasına artık yavaş yavaş hazırlıklar başladı gibi...

Gerçekten de bu salgın döneminde çok zor zamanlar yaşadık.

Ütopyalar ve distopyalar arasında gittik geldik.

Tabii...

Daha henüz her şey bitmiş değil.

Toplumumuzun olması gerektiği kadarıyla aşılandığı söylenemez...

Çok özledik…

Neyi? Eskiyi. Evet, evet artık normalin yenisinin konuşulduğu dönemeçte, eskiyi özledik.

İLETİŞİM-BİLİŞİM devriminin yaşandığı çağdayız.

İster istemez yaşamlar değişiyor ve gelişiyor. Veya, perde arkasından yaşamlarımız “dönüştürülüyor”.

Dijital tabanlı bir dünya, insanlığımızı ve varlığımızı sarıp sarmaladı.

Yaşamlarımız, iletişimlerimiz, ancak “bir tık” kadar mesafede.

Evet… Medeniyet ve modernite veçhesinden bakıldığında, ilerliyoruz, mesafe katediyoruz. Tarihin derinliklerine bir çeltik daha atıyoruz.

Yaşamak, sadece “nefes almak” mıdır?

Yaşamın en erdemli varlığı olarak, insan olarak belki yaşamlarımızda çok fazla kazanımlar elde ettik.

Bilmiyorum, daha önce bahsettim mi? Değişim ve gelişmek güzel bir şey…

Ama ben nedense, şıpından tipinden değişimlere pek alışamadım.

*  *  *

Yaş olarak ilerlememin mi tesiri?

Bilemiyorum…

İNSANLIK; medeniyet bağlamında tekâmül ettikçe; yanisi geliştikçe, yeni teknolojik araçlar ve gereçler icat ettikçe, işte daha tahayyül dahi edilemeyecek uygulamalar hayatlarımızın sıradanlarından oluverince…

Bilmiyorum… İnsan; bazen böyle yaşamı, ardında kalanları, ileriyi, geleceği tasavvur etmeye çabalıyor…

Sorguluyor. Yaşamda tecrübe ettiği hadiseler neticesinde, duygusal tepkiler veriyor. Aslında, kendimle çok soğukkanlı ve aklıselim olmak ile övünürüm.

Son zamanlarda… Duygusallığım nedense, mantığıma galebe çalıyor…

Çok fazla duygusal tepkiler veriyorum. 40’lı yaşı aşmama rağmen, bir çocuk gibi “tepkiler” veriyorum.

Sürekli bir “ütopyalar” peşinde koşuyorum. Şu bir gerçek:

İnsan; sanırım yaşamın içinde, hayatın debdebesinde, hayhuyunda, girdabında, her türlü dolapbeygirciliğinin içinde yaş aldığını fark edemiyor.

Şu Covid-19 döneminde, fazlaca karamsar irdelemeler okuduk. Ütopyaların yerini distopyalar alır oldu.

Dediğim gibi, “robotiğin” ve “otomasyonun” pik yaptığı bir çağdayız. Yaşamın kurallarının içinden çıkılmaz karmaşıklığı karşısında âdeta, bir makinenin aparatlarının kusursuz işleyişi gibi otomatik tepkiler vermekteyiz. Soğuk ve madeni…

Bilmiyorum… Evet; çok renkli bir dönemdeyiz. Aklımızın alamayacağı işlemci kapasiteli, yine havsalamızın kâfi gelmeyeceği kadar depolamaya sahip şeylerin içinde, sıradanlaşıyoruz. Bugün, laptop’larımız da, cep telefonlarımız da yaşamı, kadrajından süzerken bin bir renk cümbüşünden geçiriyor.

Mutlu musunuz, derseniz…

Ben “geçmiş”teyim…

“Siyah beyaz” karelerdeyim.

Devamı
Ezik Bir Ruh Hâli

Türkiye’de doğru düzgün uzlaşı kültürü olmadığından, oturup meseleleri enine boyuna tartışmadan, yekten tarihin gelecek dönemlerine ihale ediyoruz.

Bugün şöyle baktığımızda…

Gelişmiş ve modernite aşamalarını tamamlamış toplumlar, diğer ülkelere yani gelişmekte olan ülkelere sahip oldukları değerlerle ve kazanımlarıyla model olurlar.

Şöyle bir baktığımızda, Kıta Avrupası, uzun dönemlerin kazanımları sayesinde bugün hem ekonomik hem de politik boyutta söz sahibi ülkeler.

Tabii bu ülkeler… Demokrasileriyle ve bağımsız yargı yapısı ve evrensel hukuk sistemleriyle hem içinde oldukları ittifaklara hem de toplumlarına refah ve gönenç tesis ederler.

Uzun yılların birikimi sonucunda elde edilen sistematik bilgi ve teknolojik üstünlük bu toplumların, hem iç işlerinde hem de dış işlerinde yön veren devlet olmalarına vesile olmuştur.

Şimdi bugünlerde Türkiye’deki manzaraya bakıyoruz ve ne görüyoruz? Türkiye’miz, gerçekten de yaşanamayacak kadar kötü günlerden mi geçiyor? Gençlerimiz, özellikle Z kuşağı, ülkemizde yaşamaktan ümidini kesmişmiş… Türkiye’deki siyasal ve ekonomik ortamdan memnun değillermiş.

Neymiş… İşte fırsat bulur bulmaz, Avrupa’ya gitmek istiyorlarmış. Pekâlâ, itaat ve biat kültürünün olduğu bir toplumda, doğal olarak insanlar ne sorgulayabilirler ne de özgürce düşünce üretiminde bulunabilirler ya da bu düşüncelerini serdedebilirler.

Gelmek istediğim husus… Bu çok övdüğümüz ve gıpta ile takip ettiğimiz ülkeler değil mi, teröre de terörizme de kaynak ayıran ve bunları kollayıp kollayan?

Yapmayın değerli düşünürler… Türkiye yaşanamayacak kadar kötü bir ortama mı sahip? İşte görüyoruz o çok mihenk taşı medeni ülkelerin, son dönemlerdeki “insanlık sınavındaki” başarılarını!

Yapmayalım, saptırmayalım: Türkiye’den bir başka TÜRKİYE yok.

Devamı
Neden Olmasın?

Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu toplantısı sonrasında...

Yine...

Sivil ve yeni bir anayasa vurgusu yapmış.

Bakın...

Bu husus üzerinde fazlaca duruyorum...

Şimdi çağa ayak uyduracak bir anayasa metninin yazımı, fevkaladenin fevkinde bir gelişme olur.

Ve bu bağlamda...

Sivil bir anayasa yazımının anayasanın ruhuna ve lafzına sinmesi, her şeyden çok daha önemlidir.

Benim üzerinde durduğum mesele... Keşke diyorum... Bu anayasa yazımı mesaileri, tüm siyaset bileşenlerinin görüşü alınarak yapılsa.

 

Aslında, bir olmayacak duaya âmin demek istiyorum...

Geçmişte de bu minvalde yazı yazmıştım.

Acaba diyorum, bu anayasa yazımı niyeti, tüm toplum bileşenlerinin rızasının alınması ve yine toplumun gönlünün alınması bağlamında bir başlangıç olabilir mi?

Bir “ütopya” düşlüyorum...

Belki de bana amma da safsın diyeceksiniz. Diyorum ki, artık size de gına gelmedi mi? Bu gergin ve stresi yüksek ortamlardan?

Tansiyonu düşürebilmek adına diyorum ki, muhalefet bir “adım atıyorsa”, iktidar “üç-beş adım atsa” nasıl olurdu?

Gerçekten artık ben de; memleketimde gergin ortamların geride kalmasını, yurdum insanlarının, özellikle ülkemizi yönetmek adına bir yola koyulmuş politikacılarımızın kapalı ellerini açarak, tokalaşmak kaydıyla medenice memleket sorunlarını çözmek için ortak aklı devreye sokmalarını, o kadar fazla beklemekteyim ki...

Neden olmasın?

Önemli olan, “atalet duvarlarını” yıkmak, ve ilk adımı atmak.

Neden olmasın?

(. . . . . . . .)

Devamı
Politik Feraset

Ben de sabah gazetesi yazarı Sayın Haşmet Babaoğlu’nun yazısından öğrendim.

Saadet Partisi GB Sayın Temel Karamollaoğlu, AK Parti’den kopan eski siyasetçilerin, şimdinin parti genel başkanlarının; yani Sayın Davutoğlu ve Babacan’ın beklenen düzeyde AK Parti tabanında kopmalara neden olmadığını belirtmiş.

Bu durum sadece… Saadet Partisi için geçerli değil.

Ne yani, seçmen tabanı, Sayın Davutoğlu ve Sayın Babacan’ın partiden ayrılmasından ötürü, şıpından partiden kopacaklar mıydı?

AK Parti, şunu söylemek gerekir ki Sayın Erdoğan’ın karizmatik liderliğinde mündemiçtir.

İster kabul edin ister reddedin… AK Parti’yi 20 yıldır ayakta tutan husus, “lider kültünün” canlı olarak yaşanmasıdır.

Tabii… AK Parti sadece liderinden mütevekkil değildir. Örgüt kültürü ve parti disiplini açısından AK Parti, diğer partilerden fersah fersah öndedir.

 

Muhalefet partileri açısından bakıldığında, belki bu yönde bir beklenti olabilmiştir ama bu durum, ham bir hayal olarak kalmaya mahkûm.

Cumhuriyet Halk Partisi de geçmişte aynı duruma saplanıp kalmıştı. Sol değerler üzerinden siyaset yapan bir parti, her nedense çıkış yolunu sağcılarda bulmuştu.

Sol değerler ve felsefeyle siyaset yapınca pekâlâ alabileceğiniz maksimum oy oranı da, %25-30 arasında bir yere sıkışıp kalmaktadır.

Bu bağlamda…

Geçmişte… Aynı şekilde Sayın Abdüllatif Şener de, AK Parti’den ayrılmış, kendi başına siyaset serüvenine devam etmiş ama, başarılı olamamıştı.

Türkiye’de değişen koşulları göz önünde tutmadan, siyasette mevzi yenilemeniz olanaklı değil.

 

Bu ülkede Atatürkçülüğü ve vatanperverliği hiçbir kimseye layık göremeyen çevrelerin, bu veçheden en sevmedikleri kavramların başında yine “Yeni Türkiye” olgusu ile “İleri Demokrasi” kavramı gelmektedir.

Bu bizim melankolik solcular zannediyorlar ki… AK Parti birkaç fire verince, parti tabanı da dağılacak ve iktidar el değiştirecek.

Yapmayın yahu! Sağ seçmeni AK Parti saflarında konsolide eden faktörler, partinin içindeki kurucular kadrosu değil.

Evet, kabul etmek de zorlanıyorlar ama…

RECEP TAYYİP ERDOĞAN’IN, sağ muhafazakâr seçmen tabanındaki popüler karşılığını nasıl fark edemiyorlar.

 

Türkiye’de, Turgut Özal’dan sonra ve tabii Adnan Menderes’ten sonra geniş kitleleri arkasından sürükleyen bir potansiyele sahip “Lider”, Türk siyasetinde varolmamıştır. Lütfen, ebedi liderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK’Ü, hemen polemik yapmayın. Atatürk, bizlerin zaten eşsiz ve ebedi mihmanderidir.

Benim kastettiğim çok partili demokratik hayata geçtiğimizden beri, kitleleri böylesine etkileyebilecek bir lider, Recep Tayyip Erdoğan’ın muadili bir siyasetçi, siyaset sahnesinde yer almamıştır.

Bu bağlamda, Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun, benzer etkileri CHP içinde yapabildiğini iddia edebilir miyiz? Sayın Kılıçdaroğlu, evet iyi bir Genel Başkan olabilir ama ne yazık ki bir davayı ileriye götürebilecek “Lider” değildir.

Ne yazık ki… Yirmibirinci yüzyıl, kurum kültürlerinden ziyade tek adamların ön plana çıktığı bir yüzyıl olacak gibi. Evet, CHP köklü bir çınar olarak, devletimizin teşkilatlanmasında olsun, ülkemizin yeniden yapılanmasında olsun başat rolü oynamıştır. Burada, CHP’nin başarısı “kurum kültürünün” sağlam temellere oturmasından kaynaklanmaktadır.

Dediğim gibi artık “Karizmatik Liderlerin” dünyaya yön verdiği bir süreçteyiz. En azından önümüzde bir Putin gerçeği var. Ortadoğu’yu çok karışlamaya da gerek yok. Şimdi düşünebiliyor musunuz, Almanya’nın Angale Merker’den sonra yaşayabileceği bocalamayı?

Devamı
Tatlı Bir Rüya...

Bu Covid-19 salgını, dünyanın işleyiş düzenini bozdu veya etkiledi.

Şimdi bundan sonra ne olacak, teorisyenler ve stratejistyenler bu minvalde kafa yoruyorlar.

NATO zirvesinde, ABD ve Türkiye’nin başkanlar düzeyinde ikili temaslarda bulunması… Sonrasında ABD ve AB ülkelerinin önde gelenlerinin yine, Ortadoğu ve yeryüzümüzü etkileyebilecek gelişmeler bağlamında görüşmeleri…

ABD açısından olayların seyri, daha çok ÇİN üzerinden olumlanacak. Çin’in küresel ekonomide ve siyasette artan nüfuzu ve rolü…

ABD’nin dikkatini daha çok bu ülkeye odaklamakta.

Gelecek dönemler gerçekten de öngörülemeyecek gelişmelere gebe olabilir.

ALMANYA’DA Angela Merker’den sonra yeni dönem nasıl şekillenecek…

Fransa’nın Macron ile ne yapabileceği?

Yine, Ortadoğu açısından bakıldığında… Suriye’deki belirsizlikler, Irak’ın kaotik yapısı… İran’ın şer ekseninin çapanoğlanı olduğu zannıyla, yani nükleer faaliyetlerinin akıbetinin ne olduğunun sözde tahmin edilememesinden ötürü “yalnızlaştırılması” politikalarından ötürü savrulma yaşaması riski.

Şöyle baktığımızda…

Dünyada “yeni bir şeyler” kurgulanıyor… Belki de göz önündeki dekor beyaz ama geride sahne arkasında daha grift bir tasarı var. Her şeyin “yeniden” düzenleneceği, normalleşmenin bile “yeni” olacağı bir evredeyiz.

Demek istiyorum ki… Biz Türkiye olarak, bu yenidünya düzenine veya yeni normale hazırlıklı mıyız?

Baksanıza, haftalardır mafya liderinin gündemi işgal etmesine ve düzenlemesine takılıp kaldık.

Acaba, diyorum ki… Kamuoyumuz ve politikacılar, bir süreliğine birbirleriyle didişmekten vazgeçse, enerji ve birikimlerini sinerjiye çevirecek bir ortaklık tesis etseler, nasıl olurdu?

Devamı
Bitmeyen Kâbus(!)

Biliyorum, şimdi yazdıklarımdan ötürü bana kızacaksınız.

Ama ne yapabilirim… Benim de önüme benzer hususlar çıkıyor ve ben de merakla okuyorum.

Şunu anladım… Bizim 20 yıldır değişmeyen meselemiz:

CUMHURİYET… REJİMİN YIKILACAĞI VEHMİ.

Belki, bu türden çok yazı yazıldı ve okudunuz.

Zaten uzun uzadıya yazmaya gerek yok.

Türkiye Devleti, “Cumhuriyettir.” Cumhuriyet rejimi, bir yeniden doğuştur ve devrimdir. Türk Devrimidir. Evet, kabul, cumhuriyet rejimi ilan edildiğinden ve sağlam temellere raptedildiğinden beri bir karşı savaşa maruz kalmıştır.

Doğal olarak, geleneğin yerine çağdaş değerler almıştı. Ülkemiz; altyapısından üstyapısına kadar Anadolu coğrafyasında silbaştan inşa ediliyor ve muasır medeniyetler safında yer almak babında, inanılmaz bir savaşım veriyordu.

Bu bağlamda, Türk Devrimi, din-tarım toplumundan, homojen bir ulus devlet inşa etme ereğinden ötürü, hem toplumsal düzlemde hem de siyasal düzlemde “köklü inkilâplara” gitmişti.

Tabii bu durum da… Gelenekçilerin pek hoşuna gitmemişti. Geleneksel yaşam koşulları tarihte mazi olurken, bu yaşam düzeninin imtiyazlıları, kendilerinin ve savundukları hayat felsefelerinin ayrıcalıklarını kaybetmenin verdiği hırsla Cumhuriyet rejimine ve Türk Devrimine savaş açtılar. Zaten bunun literatürdeki adı da KARŞI DEVRİM.

SON TAHLİLDE… 2023 yılında, Türkiye Cumhuriyeti’nin köküne kibrit çöpü çakılacak mıdır?

Yahu yapmayın… Cumhuriyet rejimini yıkmak bu kadar kolay mı? Neden 2023? Bana istediğinizi söyleyebilirsiniz ama rejimimiz ve ebedi liderimiz ATATÜRK, ilelebet yaşamaya ve ayakta kalmaya devam edecektir.

O zaman şu rejimin yıkılacağı vehminin kaynağı nedir? Biri anlatırsa, dinlemeye hazırım.  

Devamı
Olmayana Ergi Yöntemi

Ne yani şimdi, doğruya doğru denmesin mi?

Bir iktidarı yermek kadar...

Doğruları da düze çıkarmak normaldir.

Bakıyorum da son günlerde ülkemiz, özellikle, dış politikası üzerinden “yaylım ateşine” tutulmakta.

Ben demiyorum ki... AK Parti hükümetleri dört dörtlük bir dış siyasa izliyor veya işte içişlerimizde toplumun tüm taleplerini karşılıyor.

Ama, “denge” denen bir husus var. Benim idrak etmekte zorlandığım husus, bu partinin 20 yıldır sanki taş üstüne taş koymadığı mı?

Kıyaslama yapmak için şimdiyi eskiyle mukayese etmek gerekiyor.

 

DIŞ SİYASETTE sanki ne zaman çok “mükemmel” idik de...

Şimdi yedi düvele rezil olduk?

Tank yapıyoruz. Evet, bilmiyorsanız artık Türkiye, savunma sanayiinde kendi ayaklarının üzerinde durabilecek imkân ve şartları oluşturdu.

Ne yapalım?

Tanklarımızı İsrail’e mi modernize ettirelim yeniden?

Tank ve tüfeği Almanlardan mı alalım?

Siyasette dengeyi iyi tutturmak ve gözetmek lazım.

Türkiye’yi yerden yere vuranlar...

Farkında değil misiniz?

Ülkemiz; PKK, PYD, YPG gibi bölgesel terör örgütleri ile daha kapsamlı olarak terörizmle içiçe yaşamaya zorlanıyor.

Hem terörle mücadele edeceksiniz hem de bölgesel veya dünyada medyana gelebilecek olası tehditler bağlamında, diplomasiye işlerlik kazandıracaksınız.

Dediğim gibi nasıl ki demokrasi, “denge ve denetleme” gibi mekanizmalarla rayında gidiyorsa...

Genel olarak siyasette de dengeyi gözetmek “zorundasınız”.

Hadi bakalım, o zaman sol bir parti geldiğinde, tüm emperyalist devletlerle bağımızı koparsın da görelim bakalım...

Devamı
Muhalefet: Takılmış Plak!

Türkiye Cumhuriyeti olarak ne zaman biraz kıpırdasak…

Şıpından önümüze engel çıkarmaya meyyal odaklar var.

Türkiye’nin NATO zirvesinde, ABD başkanı ile görüşmelerde bulunması, içeriğinden çok “servis edilen” fotoğraf üzerinden “yorumlanmakta”!

Tabii herkes gördüğü resmi…

Tabloyu veya manzarayı… İstediği gibi okuyabilir ya da değerlendirebilir.

Burada önemli olan “maksatlı” olmamaktır. Şimdi, bakıyorum, muhalefet sıralarına demir atmış partilere…

Efendim, işte ne oldu hani Türkiye olarak, ABD’ye haddini bildirecektik! Sözde “Ermeni Soykırımı” iddialarının ABD başkanı Biden tarafından, onaylanmasının şiddetli bir biçimde eleştirilmesini bekleyenler, sanırım bekledikleri cevabı alamadıklarında, sükût-u hayale uğradılar.

Yahu, Türkiye’mizin dış politikası tek bir parametreyle mi ölçülmekte? Bu muhalefet yaptıklarını “zannedenler”, dış siyasanın tek bir ayak üzerinden mi yürütüldüğüne kaniler?

Türkiye, eski Türkiye değil dendiği zaman da hemencecik dudak büküyorlar. Ahali azıcık gözünüzü açıp bakın bakalım: İHA ve SİHA ile Türkiye savunma sanayii alanında hamleler gerçekleştirirken…

Bunların olması, Türkiye’nin eline büyük bir koz vermiyor mu? Polonya’nın ve Ukrayna’nın; Türk malı İHA ve SİHA almaları, sizlerde de bir kıvanca neden olmuyor mu?

Ne yani, dış siyaset, sadece, normal koşullarda baş edemeyeceğin devletlere sözsel posta koyma sanatı mıdır?

Dış siyaset denilince, diplomasi ve siyasetin çözüm üretemediği noktada da sıcak savaş vardır. Ne yani şimdi… ABD başkanı Biden, Rusya Başkanı Putin’e “katil” dediği için, diplomatik temasta bulunmasın mı?

Tabii… Nerede o eski günler değil mi?

Çağa ayak uyduramayınca, işte böyle takılmış plak gibi aynı şeyleri terennüm eder durursun.

Devamı
Türkiye Gözünü Açıyor...

Son birkaç gündür...

İlgimiz ve dikkatimiz...

Dış siyasette meydana gelen gelişmelere odaklandı.

Önce Türkiye-ABD ilişkilerinin...

Düzeltilmesi adına...

Sayın Erdoğan ve Biden baş başa görüşme gerçekleştirdiler.

İşte bugün de Sayın Erdoğan...

Azerbaycan’da idi.

Tabii...

Kimileri, Türkiye’nin dış politikasından memnun değil.

Neden? Çünkü, başı dik bir politika izlemek, özellikle muhalefet tarafında rahatsızlığa neden olmakta.

Şunu kabul edelim... Eski Türkiye yok diyorlar ya... Aynen, eski Türkiye olmadığı gibi, eski Türkiye siyaset anlayışı da yok.

İster beğenin ister yadsıyın... Türkiye, artık dış politikada “oyun kurucu” bir aktör gibi “davranmaya çabalıyor”.

Eskiden neydi Türkiye’ye biçilen rol? Batı kampının Ortadoğu’da “ileri karakolu” olması ve burada denge siyasetinin aparatı olarak işlev görmesi idi.

Şimdi bakıyorsunuz... AK Parti hükümetleri dönemlerinde de bakanlık yapmış veya başbakanlık yapmış politikacılar, izlenen ön almaya yönelik diplomasileri veya pro-aktif siyaset stratejisi izlenmesini eleştiriyorlar.

E tabii senelerin alışkanlıklarını ve reflekslerini değiştirmek kolay değil.

Bir kere kanıksamıştık... Hem AB tarafından hem de ABD tarafından gelen azarlara...

Yok yok... Geçti o günler...

Türkiye gözünü açıyor.

Zaten, rahatsızlık da biraz Türkiye’nin “ileri karakol” olma misyonundan sıyrılmak istemesi değil mi?

Devamı
Türk Siyaseti ve Garip Durumlar

TÜRKİYE’DEKİ siyasal çatışmalar nedense…

Daha çok olması gereken argümanların dışında seyretmekte.

Mesela…

Sınıf çatışması, emekçinin hakkının savunulması, kamuculuk, insan hakları ve özgürlük, yine ücret ve diğer yaşamsal alanlar daha çok sol ideolojinin alet çantasının verileriyken…

Bir bakıyorsunuz… Muhalefete demir atan CHP ve diğer etkinlikleri fazla olmayan partiler… Sanki daha çok kaos ve karışıklıktan beslenme taraftarı gibi gözükmekteler.

Şu an tarih 2021… Ve bu tarihten, seçimin ifa edileceği 2023 tarihine kadar muhalefet tarafında saf tutanlar…

Bildiğimiz argümanlar üzerinden siyaset yaptıklarını “zannedecekler”.

Belki kaç kere yazdım. Türkiye’de siyaset sahnesinde AK Parti tek başına kaldığından beridir… Sol mu sağ, yoksa sağ mı sol; insanı düşündüren gelişmeler yaşadık.

Hani bu sıralar “milli” ve “yerli” olmak moda kavramlar ya…

Şöyle bir bakıyorsunuz…

Türkiye’nin dış politikada yaşadığı bazı açmaz durumlar karşısında bile muhalefet, milli ve yerli bir pozisyon belirleyemiyor.

Kendi “haklı davamızı” savunma durumunda bile, CHP ve yanında yer alanlar, direkt ABD’nin Türkiye’yi azarlamasını beklemekteler.

Aslında, demek istediğim, bu siyaset midir?

İnsanlarımızı, biliyorsunuz, “balık hafızalı” olmakla ve “akıl tutulması” yaşamakla itham ederler dururlar…

Kimler?

Sol siyaset yaptıklarını zannedenler. Kendilerini devletin ve bu vatanın sahibi sanarlar. Sosyolojinin değiştiğini fark etmezler.

Buradan, muhalefet partileri, muhalefet yapmasınlar gibi anakronik çıkarımda bulunmamak gerekir.

--------------------

Ara sıra sokak sohbetlerinde kulağıma ilişir…

Bizim insanımız, hâlen neden AK Parti’ye destek vermeye devam ediyor diye…

Gerçekten de bence, hâlâ, AK Parti’nin toplumun büyük bir çoğunluğunda bir karşılığı var: Bu da daha çok Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın liderlik karizmasından kaynaklanıyor.

Türkiye, yıllardır yaşanan kalkışmaları ve millî irade ile egemenliğin nasıl “meşruiyet dairesinin” dışına çıkılarak iğdiş edildiğini biliyor. Hatırlıyor. Bazı şeyleri belleklerden silmeniz mümkün olmuyor.

İnsanları bazı durumlardan ötürü küçümseyerek, işte efendim “ayaklar baş oldu, başlar ayak oldu” gibi sınıfsal bir statü ile ötelediğinizde veya devletin olanaklarından mahrum bırakınca…

İNSANLAR, artık bazı şeyleri yaşayarak ve tecrübe ederek öğreniyor. Akıl tutulması yaşamamak için… Bir kere değil belki kırk kere tartıyor ve ölçüyor.

Uzattığımın farkındayım.

Sol partilerin, artık kendilerini bir silkeleme zamanı geldi de geçiyor. Hani kişisel gelişim kitaplarında veya psikolojik durumların izahında çok rastladığımız bir tabir vardır:

ATALET HÂLİ.

Sol partiler iktidara ortak olmak istiyor ve bir tık ilerisi artık TÜRKİYE CUMHURİYETİNİ tek başlarına yönetmek gayesindeyseler…

Sıradan insanların taleplerini dikkate almak zorundalar. Topluma öcülerle gelerek, gönül verdikleri partinin bir “umacı” gibi takdim edilmesi…

Vesveselerle ülkemizde siyasete renk katabilmeniz mümkün değil. Evet; Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ulus-üniter bir yapıda inşa edilmiştir. Bunda kimsenin şüphesi yoktur. Burada soluk alıp veren, bu vatanın ekmeğini yiyen suyunu içen her kim; hangi sınıftan ve statüden ya da mevkiden olursa olsun “Türk Vatandaşıdır”.

Ama bu husus, ülkemizin çok kültürlülüğünü engellemez. Çok sesliliğini gölgelemez. Artık şu realiteyi bir anlayalım…

Türkiye, ne 80 sonrası ne de 80 öncesi Türkiye’sidir.

Neyse…

Yaşam denen büyük öğretmen…

Kabul etsek de etmesek de dönüşümleri acısıyla tatlısıyla belletiyor.  

Devamı
2023 Seçimleri...

Günbegün ya da anbean ilgilendiğimiz ve konuştuğumuz hususlar şıpından değişiveriyor.

Daha önce “erken seçim” pilavını pişirip pişirip sofraya getiriyorduk…

Şimdi de baktık olmuyor…

2023 seçimlerine gözümüzü diktik.

Vallahi şimdiden bir şey söylemek zor. Ama, yıllardır politika yazmanın veya politik yazı ve yorumlar okumanın verdiği sezgiyle hareket ederek söyleyebileceğim…

Çok büyük, olağanüstü bir vaka olmaz veya suni gelişmelerle ortam bulandırılmaz ise…

AK Parti’nin ipi tekrar göğüsleyeceğini düşünüyorum.

Zaten, şimdiden başlamak üzere seçim tarihi ve dönemine kadar, toplumumuz kutuplaşmış mevzilere göre “seçim totosu” oynayacak.

Muhalefet cenahı, yine bildiğimiz done ve değerler üzerinden siyaset yapacak ve üretecek. Laiklik… Çağdaşlık… Modernlik… Rejimin dayanakları sütunlar: Hukuk Devleti, sosyal devlet ve yine katı laiklik uygulamaları vb.

İktidar tarafına baktığımızda ise… Sanki daha avantajlı olduğunu görür gibiyiz. Hem slogan anlamında hem de propaganda anlamında, AK Parti her zaman bir tık önde oldu.

Seçim arifesinde ve süreçlerinde AK Parti’nin en büyük kozu, bu zamana kadar bina edilmiş hizmetler olacak. Zaten AK Parti’yi iktidarda tutan ve seçmen tabanını iktidar tarafında tahkim eden durum, 20 yıllık zaman diliminde Türkiye’nin hemen hemen her yerinin önemli denilebilecek şekilde “yenilenmesi”.

Bu bağlamda… Sanırım, sağ muhafazakâr düşüncede yaşamına yön verenler, ortaya sürülen polemik ve şaibelere pek prim vermiyorlar.

Bunu, çünkü, her seçim döneminde gördük ve deneyimledik.  

Devamı
Nakıs Hevesler

DIŞ SİYASET bağlamında kamuoyunun dikkati, 14 Haziran Pazartesi günü Sayın Erdoğan ile Biden arasında yapılacak görüşmeye kilitlendi.

Esasında…

Buradan müjdeler beklememek gerek.

Amerika Birleşik Devletleri’nin kendi vatanından uzak coğrafyalarda belirlediği ve izlediği siyaset bellidir:

EMPERYALİZM’DİR.

Ne bekliyoruz? Şapkadan tavşan mı çıkacak?

Güya kendilerinin biricik ve tek medeniyet olduğunu savlayan Batı kampı, şimdi de daha önce de çok fena çuvalladı.

Önümüzde duran kriz güya Covid-19 meselesi.

Ama, sanırım ABD’nin öncelikli meselesi, Çin’in artan dünya siyasetindeki özgül ağırlığının dengelenmesi.

Öte yandan, Rusya’nın Çin ile olan yakinen münasebetlerinin de, Transatlantik tarafında rahatsızlık yarattığı aşikâr.

Amerikan Başkanı Biden şöyle bir açıklama yapmış, epeyce zaman önce:

“Demokrasi hem ülkemizde hem de dünyada şu anda tehlikede. Canını veren askerlerimizi nasıl andığımız, demokrasimizin de geleceğini belirleyecek.”

Ne diyeyim?

Amerikan riyakârlığı demek mi lazım?

Şimdi ülkemizde de sanırım, demokrasinin tehlike içinde olduğu hususunda endişeleri olanlar- bunlar acaba CHP ve ittifak yaptıkları odaklar olabilir mi- Amerikan başkanı Biden’ın ağzından çıkacakları merakla beklemektedirler.

Ne ki Türkiye’de ne kadar yadsınırsa da yadsınsın… Bir Recep Tayyip Erdoğan gerçeği var… Ne bileyim Sayın Erdoğan, en azından siyaset dünyasına gökten zembille indirilmedi.

Devamı
Hadsizlik ve Yaşam Tarzları

Okuma yaparken gördüm.

Fark etmemişim.

Nişantaşı’nda bir parkta tesettürlü bir bayan saldırıya uğramış.

Saldırgan, tesettürlü kadına, “seni buralarda istemiyoruz” gibi bir şeyler zırvalamış.

Sonrasında ise…

Fiziki saldırıda da bulunmuş.

Görüyor musunuz? Cürete bakar mısınız? Bu ilk değil ki? Daha önce de yine başı kapalı bir kadına başı açık bir kadın saldırmıştı.

 

Bu durum biraz da siyasetçilerin keskin ve incitici dil kullanmalarından kaynaklanıyor gibi…

Yani nasıl bir had bu: Sizler kimsiniz ki, bir tesettürlü kadını bulunduğunuz çevrede istemiyorsunuz? İşte hani diyorlar ya, mahalle baskısı felan.

“Hayat tarzlarımız” yok edilecek! Hayat tarzları dendiği zaman da bu ülkede nedense hep “Beyaz Türklerin” yaşam standartları akla geliyor.

 

Hani muhafazakâr bir iktidar dönemindeyiz ya… Ama bakar mısınız, güya yaşam tarzları dönüştürülecek olanlar, yine güya muktedir olduklarını zannettiklerine mahalle baskısı uygulamakta.

Yine bu biraz da ülkemizdeki siyaset gündeminin tansiyonunun yüksekliğinden ileri geliyor. Siyasetçilere ve ideolojilerine kızanlar, soluğu sanırım sokakta kendileri gibi olmayanlara baskı uygulamak babında alıyorlar.

Lütfen, biraz daha hassasiyet… Hiçbir kimse bu ülkede kendini diğerlerinden üstün görmemeli/göremez.

Devamı
"Aydın" ve Fikir Dünyası

Uzun yıllardır Türkiye’de siyasi gelişmeleri takip etmekteyim. Özellikle, sol cenahta ve jargonda tezahür eden anlayışı da bir türlü anlamlandıramıyorum.

Türkiye’de 19-20 yıldır muhafazakâr bir parti iktidarda. Ve seçim dönemlerinde, görece olsa da seçim performansını arttırarak, ülkemizde neredeyse kırılması güç bir siyasal başarıya erişmekte.

Şimdi biliyorsunuz…

Covid-19 salgınından ötürü, hem ülkemizde hem de genel olarak dünyada, insanların yaşamlarına direkt dokunan gelişmeler yaşanmakta. İşte… İşsizlik, ekonomik durgunluk, iktisadî büyümede yavaşlama…

Öte yandan, toplumsal yaşamın gündelik pratikleri de alınması gereken tedbirlerden ötürü sekteye uğramakta. Bildiğiniz gibi ne olursa olsun, sol düşünce veya ideoloji tarafında yer tutanlar veya sol partiler; zuhur eden olumsuzlukların düzeltilmesinde tek adres olarak “uluslararası sol değerleri” işaret ederler:

Emekçinin hakkının verilmesi… Hakça paylaşımEşitlik, kardeşlik, özgürlükDayanışma, örgütlenme, sendikalaşma, kamuculuk, toplum çıkarlarının her şeyin üzerinde tutulması…

Öte yandan…

Bu sol aydınlar… Sol görüşe sahip teorisyenler… Ve bu dünya içinde kendini konumlandıranlar…

Sürekli soyut kavramlar ve olgular üzerinden meydanda duran sorunları çözümlemeye çabalarlar.

İşte en aşina olduğumuz olgu ise… “Bu toplum adam olmaz.”

“Aydınlar nerede, Aydın kimdir?”

Sürekli bir nostaljik gezinti içindedirler.

Şimdi şöyle bir dursak ve sorsak:

Gerçekten de “Aydın kimdir?”

Aydın olmak için nasıl bir vasfa sahip olmak lazım?

Tamam, toplumlar; pekâlâ içlerinden sivrilerek parlayan, toplumlarına tıkanma dönemlerinde önderlik eden kişilerce aydınlığa ve refaha erişirler.

*  *  *

Genel kabul olarak bakarsak… Gelişmiş toplumlar, modernleşme safhalarını tamamlamış toplumlar, uhrevi yaşamla dünyevi yaşamı birbirine karıştırmaz. İnanca ait alan, birey ile Yaratıcısı arasındadır.

Bu bağlamda, insanların varettiği toplumların içinde tezahür etmiş sosyal yapıların veya sosyal sınıfların tecrübe edilen sosyolojik, politik, ve dahası iktisadî problemlere yaklaşımları da farklıdır.

Yine, bu sosyal sınıfların ve insanların sahip oldukları yaşam felsefelerine göre; bir siyasal sistem içindeki demokratikleşme çabalarından ve doğaya içkin olan bilimsel faaliyetlerden bile beklentileri farklıdır.

Senelerdir, duyup okur ve dinlerim: Sol görüş, bilimselliği, aklı ve mantığı her nedense hiçbir farklı fikir dünyasına layık görmemekte… Her şeyin ilericiliğini, modernleşmeyi, aklı ve bilimi kendisine temellük etmekte.

*  *  *

Söz konusu, çalışanlar ve emek olgusu olduğunda, alın teri olduğunda, ücret, sendikalaşma olduğunda… Veya demokratikleşme ya da özgürleşme olduğunda… Sağlık, eğitim ve konut edinme hakkı olduğunda, hemencecik kafamız içinde edindiğimiz kalıpların içine hapsolmakta ve bu dar dünyadan olguları değerlendirmekte ve yine “diğerlerini” bizim gibi yaşam tarzına sahip olmayanları “ötekileştirmekte/yabancılaştırmaktayız.”

Acaba…

Boş mu yazdım veya gereksiz ve aslı olmayan şeyleri mi öne sürdüm, bilmiyorum…

Bu ülkede bir insan, hem muhafazakâr hem de din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması gerektiği “şuurunda” olamaz mı?

Emekçinin hakkını savunmak ya da işçinin durumu için hüzünlenmek vb hususlarda bir davasının olması durumu, sadece sol görüşe mi aittir?

Yahu bir insan mütedeyyin de olabilir, bir insan ATATÜRKÇÜ de olabilir… Bir insan abdestli de olabilir, bilime ve akla da itimat edebilir.

Böyle insanlara tepeden bakmaya devam ettikçe…

İKTİDAR YOLU zor görünmekte.  

Devamı
Değişim ve Değişmek, Kaçınılmazdır!

Bazen siz de rastlıyorsunuzdur, değişmek ve değişim üzerine sohbet ve tartışmalara...

Bilmiyorum ama, insanın doğasından mıdır yoksa yaşanan coğrafya ve kültürel değerlerden midir; bilemiyorum...

Değişim ve değişmek olduğunda mevzu...

İnsan olarak değişim hususunda bazen çok fazla dirençli olabiliyoruz.

Sosyal medya da olsun... Sohbet aralarında olsun...

Değindiğim hususa kulak misafiri oluyorum.

Şu bir gerçek... “Değişmeyen tek şey DEĞİŞİMİN” ta kendisidir.

Tamam kabul, diyeceksiniz.

Zaten mesele de burada başlıyor.

E hem kabul ediyoruz hem de değişimin yakıcı ve yıkıcı gücünün önünde barikat gibi durmaya meylediyoruz!

Olacak iş mi?

Şöyle tarihsel bir gezinti yapsak ve insanlığın serüvenine bir projektör tutsak...

Ne dirençli ve zorluklarla dolu bir değişimin “aktörü” olduğunu görüveririz.

Tarım toplumlarından Sanayi toplumuna geçişte de benzer dirençler ve ayak diremeler tecrübe edilmiştir.

Düşünsenize... Zaman ilerlerken ve insanlığın doğayı anlamaya yönelik bilgisel birikimleri sistematik olarak geçmişten günümüze doğru aydınlatıcı bir fener gibi dururken...

Neden, değişimin dönüştürücü gücü önünde set olmak?!

Şimdi böyle yazıyorum da...

Sanki, aynı tutucu ve bağnaz tavrı ben kendim de gerçekleştirmedim mi? Hâlbuki en sevmediğim şey, yaşamın pratiklerinin ve insanlığın konforuna sunulan metaların “ışık hızında” değişime uğramasıdır.

Tamam da...

Benim değişimin ve dönüşümün farklılaştırıcı gücünü yadsımam, nihai sonucu etkileyecek mi?

*  *  *

Bu üzerinde sıkıntı yaşadığımız “değişim” ve “değişmek” davranışı veya yaşama “ayak uydurma” tavrı...

Tarihsel devinimin her aşamasında gerçekleşmekte.

Çalışma yaşamından tutun da...

Siyasal sistemlere, rejimlere, kanunlara, kültürel değerlerin insan yaşamlarını etkilemesine varıncaya kadar...

Ezcümle, insana içkin ve merkezinde insanın olduğu bir yaşamsal dinamik içinde, “değişimin” olmamasını beklemek...

(. . . . . .)

 

Küreselleşmenin baş döndürücü bir hızla tüm yerküreyi etkisi altına aldığı bir süreç içinde...

Zaman ve esneklik ön plana çıkmakta.

Zamanı iyi yönetmek ve ne olursa olsun daha fazla “esnek davranış” modelleri geliştirebilmek.

Şimdi... En azından yazı yazma derdinde olan bizler... Hasbelkader gazeteci olmasak da... Ama, gazeteci misyonunda elimizden geldiğince bir şeyler üretme derdinde olan bizler- blogger’lar-:

Türkiye ve dünya gözlemlerimizde, eskinin siyasal pratikleriyle ve paradigmalarıyla...

Bölgemizi veya genel siyasal akışı okumamız veya yorumlamamız olanaklı mı?

Zaman zaman sizlerin de kulağına şu türden lakırdılar takılır: Aman ben gazetemi baskılı okumaz isem, tat alamıyorum, gibi.

Evet, ben de gazeteyi “gazete gibi” elimde fiziki nüshası olarak okumayı, her şeyden daha fazla tercih eden biriyim.

Şimdi düşünsenize...

İleri ve yüksek teknolojinin bu kadar hızla âdeta göz açıp kapayıncaya kadar bir hızda değiştiği “bilgi çağı/toplumları” gerçekliğinde...

Haberin veya olayların anbean “güncellendiği” noktasında, ne kadar direnirsek direnelim, değişim eninde sonunda seni de beni de bu girdabın içine alarak değiştirecektir.

Klasik gazetecilik ile internet gazeteciliğinin aynı “tesiri” yaptığı, iddia edilebilinir mi?

*  *  *

Dediğim gibi...

Bu çağda, telefonun ve bilgisayarın nimetlerinden faydalanmayacağım demek, ne kadar akla yatkındır.

Evet, bazen “akıl tutulması” yaşayabiliriz.

Ama bizim akıl tutulması yaşamamız ya da reddiyeler üzerine kasideler döktürmemiz, neye yarayacaktır?

İşte burada belki de takıldığımız husus/kavram...

Geleneksel-yenilikçi.

Ne Türkiye’de ne de dünyada-tabii ki az gelişmiş ülkeleri dikkate almaz isek- 80’ler anlayışı ile de modern toplum refleksleriyle de yaşama tutunmamız pek ihtimal dışı olmaktadır.

Yine, benim de ilgi alanım olan siyasete dönsek...

Adalet ve Kalkınma Partisi kadroları, herkesin de vakıf olduğu gibi, Erbakan hocanın rahle-i tedrisinde yetişmiş “Millî Görüş” ideolojisiyle yaşamlarına yön vermiş siyasetçilerden terkiptir.

Ama bu realite, 3 Kasım 2002 seçimlerinin getirdiklerini ve sonrası dönüşümleri değiştirebilir mi?

Yadsıyabilir miyiz? Göz ardı edebilir miyiz? Evet, her ne kadar AK Parti kadroları, özellikle Sayın Recep Tayyip Erdoğan; “biz Millî Görüş gömleğini çıkardık” deseler de...

Ve siyaset tarzlarını “muhafazakâr demokrat” söylemiyle konsolide etseler de...

Küreselleşme ve neo-liberal politikaların dünyayı re-organize eden paradigmalarını reddetmemişlerdir.

Ben burada, küreselleşme ve liberal politikalar vasıtasıyla bölgelerin veya genel manada dünyanın ne vicdanî ne de ahlâki ve yine insanlıktan yoksun sözde demokrasi, hukuk ve insan hakları götürme ulvi siyasetini yüceltmiyorum! Zaten, emperyalizmin ne menem bir şer odağı olduğunu bu köşede, izaha yer yoktur. “Google amcadan” bu minvalde mebzul miktarda yazı okumanız mümkündür.

Ezcümle, ne kadar gelenekçi de olsak, maziye de özlem duysak, değişim insanoğlu yeryüzünde olduğu müddetçe “hükmünü sürmeye” devam edecek.

Değişimin veya dönüşümün biz insanların rızasını almak gibi bir derdi de yok. Yükselen trendlere uygun olarak; mesela “hayat boyu eğitim”, yaşamın her merhalesinde kendini geliştirme gibi beşerî sermayeye katkı sağlayarak, bu dünyadan “hoş bir seda bırakarak” ayrılmak, sanki akla daha yatkın.   

Devamı
Medya ve Siyaset İlişkileri

Medya ve siyaset ilişkileri ile medya ve ordu ilişkileri memleketimizde çok fazla çene yorduğumuz alanların başında gelmektedir.

Medya gücü, ülkemizde siyaset ile olan ilişkilerde bir baskı gücü olarak kullanılmıştır. Bunun için çok gerilere gitmeye gerek yok.

28 Şubat dönemi ile, AK Parti’nin iktidar olduğu dönemlerde, medya sahipleri, medya ahlâkını hiçe sayarak, ekonomik çıkar sağlamak maksatlı yayın/yayımlarla iktidarları zor durumlara düşürmek için uğraşmışlardır.

Haberciliği ve kamu hizmetini, kendi iş kollarında menfaat temin etmek babında işletmeleri, devlet yardımlarından olsun, devlet teşviklerinden olsun, yine hazine arazilerinden olsun faydalanmak için, sahip oldukları gazete ve televizyonlarda “yanlı” yayıncılık/yayımcılık yapılmasını bizzat işadamları talep etmiştir.

Burada bir başka husus, medya sahipliğinin sermaye edinme veya servet birikiminde yatmaktadır. Özellikle, 80’lerden sonra gazete patronlarının gazetecilikten ziyade, iş dünyasından gelmeleri, gazetecilik faaliyetlerinin yanı sıra, dönemin vazgeçilmez sektörleri olan bankacılık ve enerji alanlarında da aktif olmaları, medya ve yayın/yayım yapısını, kamu yararından ziyade özel şahsiyet ekseninde ifa edilmesine döndürmüştür.

Hatırlamak da fayda var: Zamanında çok güçlü olan medya sahipleri, özellikle 28 Şubat dönemi ve koalisyon hükümetlerinin dönemlerinde, “manşetlerle” iktidar kurup, hükümetler devirmekteydiler.

Yine ordu ve medya ilişkileri de ülkemizde sorunludur. Döneminin kudretli ve güçlü paşalarının, nasıl medya çalışanlarına bağırdığı, ya da düzenlenen basın toplantılarında, kamunun haber alma özgürlüğü diyebileceğimiz hakkı nasıl tırpanladıkları bilinen hususlardır.

Türkiye’de iktidar sahipleri, nasıl ki “devleti” ele geçirilecek bir yer olarak addetmekteler, günümüzde de medya sahipleri, kendilerini baskı grubu olarak lanse ederek, hükümetlerden ekonomik çıkar peşinde koşmaktalar. Neyse ki ülkemizde her şeye rağmen, gazetecilik yapmaya çabalayan, haber alma özgürlüğünden ödün vermeyen, esasında, basını bir “silah” gibi kullanmayan ilkeli ve etik değerlere sahip medya kuruluşları da var.

 

Devamı
Türk Siyasetinin Marazaları

Türk Siyasal Hayatı sürekli bir badire ve krizlerle geçmiş. Türk siyasetine şöyle baktığımızda, siyaset nehrinin hiç doğru düzgün yatağında akamadığını görürüz.

Siyaset, ülkemizde nedense daha çok “karşıtlıklar” ve “etki-tepki” ekseni üzerinden sürdürülmüş. Siyasette yer alan siyasal partiler, yine her nedense milletimizin mukaddes değerlerini kullanarak, siyaset etmekten de imtina etmemişlerdir.

Türkiye’mizdeki siyasetin ana sorunlarına ve yapısal noksanlıklarına bir baksak… Öncelikle, siyaset kurumunun doğru düzgün ayaklarının üzerinde durmadığını müşahede ederiz. Ya içeride siyaset kurumu dışındaki aktörlerin, siyasete müdahalelerini görürüz, ya da sınırlarımız dışından emperyalist ülkelerin, siyasetimizi dizayn etme gayretkeşliklerine tanıklık ederiz.

Türkiye’de siyaset iki ana akım üzerinden seyretmiştir. Bir tarafta arkalarına köy ağalarını, çiftçileri, unutulmuşları, bir kenara itilmişleri alan sağcı/sağ partiler… Bir tarafta daha evrensel değerler üzerinden siyaset gütmeye çabalayan; özellikle temel insan hak ve özgürlükleri, demokrasiyi, hukuk devletini, sivil toplumu, erkler ayrılığını, işçi haklarını, toplumsal dayanışmayı gözeten sol/sosyal demokrat partiler.

Bu iki akım üzerinden siyaset merkezleri, “üretebildikleri” kadar siyaset üretmişlerdir. Türk siyaseti üzerinde duracağım ilk husus, siyasetçilerimizin, nedense siyaset yaparken pek “samimi” olmamalarıdır. Siyasal değişimler ve kırılmalar Türkiye’de, hep yeni bir sayfa açma vaadiyle yeşermiştir.

Genç Cumhuriyet Türkiye’sinde 1946 yılına kadar tek parti iktidarı mevcuttu. Bugün, siyasal gücü elinde bulunduran muktedirlerin sürekli eleştirdikleri İsmet İnönü sayesinde, ülkemiz çok partili demokratik yaşama geçebilmiştir. Yani, o çok eleştirdikleri “Milli Şef” İsmet İnönü, tek adamlıkta ısrar etseydi, ülkemiz çok partili demokratik parlamenter rejimi tecrübe edebilir miydi?

* * *

Türkiye’de 1946 yılında, İsmet İnönü’nün çok partili yaşama geçiş iradesi, aslında siyaset deneyimimiz açısından da pek çok şeyin miladı olmuştur. 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti (DP), böylelikle demokratik kültürün yeşermesinde, çoğulculuğun içselleşmesinde, oydaşma gibi siyasal hareketlerde öncü olmuştur.

Demokrat Parti’nin iktidarı, geniş kitlelerin siyasete eklemlenmesi durumunu doğurmuştur. Bu bağlamda, ilerleyen dönemlerde, sanırım insan olmanın bir zaafı, beşer şaşar misali, DP’nin iktidarının o ilk dönemki parıltılı zamanları gitgide ivme kaybetmiş, ve siyasal hayatımızda hiç istemeyeceğimiz hadiselerin de baş göstermesine neden olmuştur.

Buradan gelmek istediğim husus… DP, geniş kitlelerin çaresizliğinin, adam yerine konmanın bir temsiliyeti iken, birden toplum üzerinde tahakküme yönelmesi, farklı seslerin kısılmasına yönelik girişimlerde bulunulması, meclis içinde DP milletvekillerinden oluşan bir “Tahkikat Encümeninin” oluşturulması ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin siyasetsizliğe iteklenmesi gibi nahoş hadiseler, gelecek bağlamında siyasetimizin aksının kırılmasına ve seçmen vatandaşların da sömürülmesine neden olmuştur.

Türkiye’de siyaset kurumunun aşınması ve siyasetçilerin varlık nedenlerini unutmaları, Türkiye’de siyasetin dediğim gibi mecrasından sapmasına neden olmuştur. Her şeyden önce, belki de zamanlama babında erken geçilen çok partili yaşamın içselleştirilememesi, siyasetçilerin hem içte hem de dışta dönem dönem esen rüzgâra ram olmaları, tarihte çok kayıplara ve acılara vesile olmuştur.

İşte Türk siyasal hayatında, ordunun, askerlerin siyasete müdahil olmaları, kendilerine “görev biçmeleri”, kendilerine misyon belirlemeleri gibi hukuk düzeninin dışındaki gelişmeler, siyasetimizin üzücü olaylarla anılmasına da neden olmuştur.

27 MAYIS 1960 ihtilali, siyaset tarihimiz açısından bir “kara lekedir”. Benim kendi şahsi görüşüm bu yöndedir. Öte yandan, siyaset yelpazesinin sol kesiminde yer alanlar açısından ise, 1960 ANAYASASI, döneminin çağdaş anayasası diye adlandırılan bu anayasa, bu ihtilalin bir sonucudur. Ne olursa olsun, siyasi saiklerle bir dönemin lekelenmesi ve siyasetçilerin idamı kutsanamaz.

* * *

27 Mayıs darbesi, dediğim gibi, ilerleyen dönemlerde askerler nezdinde, siyasetçinin güvenilmez biri olduğu algısını doğuracak, hatta siyaset kurumunun siyasetçilere bırakılamayacağı, ve yine hatta memleketi siyasetçiye rağmen yönetmenin zihni dünyasını inşa edecektir. Bu ihtilal dönemleri, ilerleyen dönemlerde de etki-tepki meselesi üzerinden yine ülkemizde çok acı olaylara-idamlara- neden olacaktır.

27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat, 27 Nisan darbe teşebbüsleri, artık Türkiye’de siyaseti dizayn etme araçları olarak kullanılacaktır. Genç Türkiye Cumhuriyetimiz, neredeyse her 10 yılda bir ihtilal kâbusu yaşamış, siyasal ve ekonomik istikrardan da arka kalmıştır. Bu bağlamda, Demokrat Parti’nin öngörüsüz ve hırslara yenik düşen politikaları sonucunda, darbe dönemlerinin açılması, ve vesayet denen rejim unsurunun yaşamamıza girmesi, siyasetin kendi göbek bağını kendi kesememesine sebep olmuştur.

Sağ ekol tarafından sürdürülen siyasalar nasıl ki siyasette bir dejenerasyona neden olmuşsa… İlericilik ve devrimcilik adına yapılan askerî hamleler de ülkemizin demokrasi ve sivil siyaset algısını kötü etkilemiştir. Siyasetimiz nedense dediğim gibi, bir bakıma rövanş histerisi ve tepki üzerinden yol almıştır. Sağcı ve İslamcı dediğimiz siyasal hareketler, 70’li yıllarla beraber canlanmış, DP’nin devamı gibi bir algıya neden olmuşlardır.

Kentleşme ve modernleşme ile beraber siyasetimizin rengi de değişime uğramıştır. Öncelikle sağ partilerin köy ağalarıyla ortak hareket etmeleri, ve çok büyük bir parametre olan cemaatlerin siyasete eklemlenmesiyle, siyasetin işlevi ve gayesi de değişmiştir. Devlet arazilerinin aşırı kentleşme ve gecekondulaşma yüzünden yağmalanması ve talan edilmesi, öncelikle yukarıdan aşağıya sonra da aşağıdan yukarıya yağma siyasetine neden olmuştur.

Popülist siyasetçilerin demagojiye ve mukaddes değerlere yönelmeleri, masum seçmen vatandaşlarımızı slogan ve propaganda ile uyutmaları, ilerleyen süreçlerde siyasetimizin yozlaşmasına ve siyaset kalitemizin de vasatlaşmasına neden olacaktır. Türkiye’de şöyle baktığımızda, din-tarım toplumundan geçmiş bir devlet olmamız ve toplumumuzun gelenekleriyle moderniteyi bağdaştıramaması, siyaseti, siyasetçiler açısından akçeli işlerde de kullanılması için elverişli bir araç yapmıştır.

* * *

Merhale merhale ilerlediğimizde, siyasetin içinde iki farklı amaç dışı girişimlerin olduğunu görürüz. Her şeyden önce, ülkemizin Müslüman olması hasebiyle pragmatist siyasetçilerin, siyaset düsturlarını mukaddes İslam dinimiz üzerinden yürütmelerine vesile olmuştur. Yani, darbelerle ve sokak çatışmalarıyla istikrardan ve huzur ortamından uzaklaşan Cumhuriyet Türkiye’miz, camii ve kışla ikileme arasında kalmıştır.

İdeolojilerine ve dünya görüşlerine aykırı olmalarına rağmen, işbaşına gelen sağ partiler, nedense liberal ve kapitalist ekonomik politikaların dümen suyundan gitmişlerdir. Dediğim gibi, kentleşme ve kırsal kesimlerin boşalmasıyla beraber Türkiye’nin sosyolojik yapısı değişiyor ve siyasette bu değişen sosyolojik yapıya istinaden kendine rol biçiyordu. İslami partilerin 70’li ve 80’li yıllarda güç kazanması ve yavaş yavaş, “sindire sindire” siyaset kurumu içinde yer almaları, toplumumuzun siyasal davranışlarında ve seçimlerinde de etkili oluyordu.

İşte bizim siyaset kültürümüz her nedense bize benzemekte ve bize has özellikler taşımaktadır. Siyasal yozlaşmalar, siyasetçiye güvenin yerlerde gezinmesi, kentlerde öbekleşen yoksul ve yoksun geniş kitlelerin sömürülmesi, tüm bunlar siyasi kalitemizin düşüklüğüdür.

Demokrasi, kurum ve kuralların olduğu bir yönetim biçimidir. Demokratik bir rejimde keyfiyete asla yer yoktur. Demokrasi, vatandaşların siyasal haklarını belirli bir dönem için yine kendileri gibi olan vatandaşlara- yani siyasetçilere- devretmesidir. Dediğim gibi çağdaş bir demokrasi ve hukuk devletinde kurum ve kurallar vardır. Siyaset, siyasetçiler tarafından yürütülür.

Ama, Türkiye’de siyasetçilerin, milletin saf ve temiz duygularını, kendi emelleri ve hedefleri için istismar etmeleri ve dahi sömürmeleri, ülkemizde dörtbaşı mamur bir siyasal rejimin olgunlaşmasına engel olmuştur. Siyasetçilerin güvenilmez insanlar olduğu algısının yaratılması, ülkeyi dönem dönem bataklıklara sürüklemeleri, esasında ülke idaresinde nepotizme ve popülizme kaymaları, işte bizim yıllardır marazalarımız olan, cemaat ve tarikatlar ile ordunun, ülke yönetimine ortak olmalarına neden olmuştur.

İşte “askerî vesayet ile jüristokratik vesayet” siyaset içinde etkinlik kazanmaya başlamıştır.

* * *

Türk Silahlı Kuvvetlerin, siyasal sistemde ve ülke idaresinde etkin olması, onun cumhuriyetimizin kuruluş aşamalarında başat rol oynamasından gelmektedir. Ordu, ülkemizin Anadolu coğrafyasında en baştan ulus-devlet modelinde kuruluş aşamasında en büyük hizmetleri göstermiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, üniter ulus devlet modelinde inşa edildiğinden, bu bağlamda ordunun kendisini tarihten gelen bir anlayışla rejimin yegâne banisi addetmesi, meşhur TSK İÇ HİZMET KANUNUNUN 35. maddesinden dayanak alarak siyasal işleyişe müdahale etmesinin meşruiyetini yaratmıştır.

Tüm bu ilerlemeler bağlamında, artık ordumuz, 27 Mayıs darbesinden itibaren heran tetikte olmak kaydıyla Türk yurdunun savunulması ve kollanmasında kendine politik misyonlar da biçmiştir. Soğuk Savaş dönemi boyunca, ülkelerin dahil oldukları ittifaklara binaen, yani S.S.C.B’nin dağılmasına kadar Batı kampında tehlike “komünizm” idi, bu doğrultuda da ordu tavrını sol ideolojilerin tehdit algısına göre tanzim ediyordu. Yine ordunun bir diğer tehdit algısı, 83 yılında başlayan bölücü terör örgütlerin faaliyetleri idi.

Genel olarak söyleyecek olursak… Türkiye’de tehdit algısı ve varlık nedeni olarak ordunun siyasete müdahil olması, biraz da siyasetçilerin basiretsizliğinden, hukuk zemininde doğru dürüst memleket işlerini halledememelerinden, yine kendi hırslarının kurbanı olarak sistemin tıkanmasına neden olmalarıdır.

1980 dönemi sonrasında, komünizm tehlikesinin ortadan kalmasından sonra, ordunun yeni tehdit algısı, bu sefer “irticai faaliyetler” üzerinden olumlanmaya başladı. Yeni öcü bu sefer İslami partilerin laik demokratik rejimi 29 Ekim 1923 öncesine rücu edecekleri inancıydı.

Biraz da politikacıların adamsendecilikleri ve siyasal ahlâktan yoksunlukları, siyasetin epeyce yozlaşmasına, seçmenin göç ettiği kentlerde içine düştüğü açmazlarda cemaatlerin ağlarına düşmelerine, yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya yağma ve talan düzeninin olağanlaşmasına, dinin ve kışlanın siyasette etkinliğine ivme kazandırmıştır. Türkiye, siyasal yozlaşmanın olduğu dönemden beridir, camii-kışla arasında sıkışıp kalan siyasal düzende, laik demokratik cumhuriyetini hem içeride hem de dışarıda ayakta tutmaya çabalıyor.

 

Devamı
Big Game(?)

Neredeyse 2 yıldır tecrübe ettiğimiz Covid-19 salgını üzerine tevatürlerin biri bin para!

Bildiğiniz gibi…

Kimileri; bunu, Çin Halk Cumhuriyeti’nin dünyaya yeni bir oyuncu ama güçlü bir oyuncu olarak girmek için ürettiğini ileri sürüyor.

Amerika Birleşik Devletleri cephesinden bakıldığında ise durum, nüfus politikalarına kadar vardırılıyor.

Geçenlerde sabah gazetesi yazarı Sayın Mehmet Barlas’ı okurken öğrendim. Çin yönetimi daha önceki nüfus politikalarına yönelik uygulamalarından vazgeçmek üzereymiş. Çin nüfusu beklenenden daha hızlı yaşlanıyormuş. Çin yönetimi, çocuk doğumunu teşvik etmek adına epeyce yüksek bir parasal ödeme yapmaya hazırlanıyormuş.

*  *  *

Bilmiyorum ama, olaylara farklı açılardan bakmaya meyilli yazarları okuduğunuzda… Özellikle, yine sabah gazetesi yazarı Sayın Haşmet Babaoğlu, bu son dönemlerde yeryüzünü şekillendirme “operasyonlarına” dikkat çeken epeyce yazı kaleme aldı.

Demem o ki… Ne sadece o ne sadece bu… İhtiyatlı olmak “zorundayız”. Sonuç itibariyle küresel güçler, insanlığı bir girdabın içine çekmeye çalışıyorlar. Bu yaşadığımız salgın ister İLAHİ BİR ADALET neticesinde tecelli etmiş olsun isterse de laboratuvar ortamında insanlığın geleceğine musallat edilmiş olsun… Sanki fazla bir şey değişmeyecek gibi. Sonuç itibariyle “gizli eller” sütre arkasından, insanlara neye inanmaları gerekiyorsa o minvalde bir dekorasyon sunmakta.

Esas itibariyle gerçekten de artık 21.yüzyıl bağlamında yeni dengeler kurgulanmakta. Amerikan cephesinde de Çin cephesinde de birbirini itham eden salvolar ama, esas itibariyle sanırım çok daha farklı bir düzen kurgulanmakta.

Esasında biz bunlara aşinayız. Yıllardır seslendirilen ve yazılan senaryolar bunlar: İnsanların âdeta robotlaştırılacakları, anbean takip edilecekleri vb…

*  *  *

Yine bu bağlamda, gelişmeleri imbikten geçirip süzdüğümüzde, karşımıza çıkan manzara…

ULUS DEVLETLERİ hedef almakta.

Bir şekilde ortam bu şekilde “bulandırılmakta” ve büyük oyun için oyunun parçası olamamış veyahut oyuna dâhil olmakta direnen uluslar, bir şekilde terbiye edilmekte.

Öte yandan BİZİM MAHALLEYE bakıyoruz, yani ülkemize… Hiçbir şey değişmiyor.

Özellikle muhalefeti anlamıyorum… SEÇİM de SEÇİM diye diretiyorlar. Sığ politika gütmek sanırım böyle bir şey. Seçime yönelik ufukta herhangi bir şey belirmemiş.

Aslında buna kendi kendine gelin güvey olmak denir.

Bir de şu var, dikkat ediyor musunuz, muhalefet cenahı neredeyse her gün şikâyet ediyor. Sanırım, eleştirmek ve yanlışları belirtmek ile şikâyet etmek arasında fark vardır.

Şöyle düşünüyorum da, uluslararası boyutta kartların yeniden karıldığı, oyuncuların bukalemun gibi deri değiştirdiği bir “süreçte”, iktidar olarak bir ülkeyi yönetmek mi veya muhalefet olmak mı kolaydır?

Siz de hatırlayacaksınız… Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan, yeri geldiğinde Türkiye’de siyasetçi olmaya yönelik olarak; siyasetçinin iki gömleği vardır, biri ‘bayramlık’ diğeri de ‘idamlık’ diye, ifadesini kullanır.

Gerçekten de yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreği itibariyle Türkiye siyasetine damga vuran bir AK Parti ve Sayın Erdoğan gerçeği vardır. Gerçekten de Türkiye’de siyasetçilik, bir tık ileri liderlik vasfını 20 yıldır artan bir ivme ile sırtınızda taşımanız, bence hakkı verilmesi gereken bir reelpolitiktir.

Bence, bugün itibariyle… Muhalefet partileri şikâyet etmek yerine, vizyonları daha geniş açılı olmak kaydıyla ülkemiz adına neyi “farklı söyleyebiliriz”; kitleleri nasıl “daha iyi ikna edebiliriz” ve dahası masada duran sorunlar minvalinde orijinal bir çözüm sunabiliriz, diye beyin jimnastiği yapmak durumundadır.

Çünkü, ortada duran salgın da sütre arkasında döndürülen dolaplar da sadece iktidarları hedef almamaktadır…

  

Devamı
Evet, Muhalefet Ama Nasıl?

Klişe bir laf ama çok doğrudur:

Siyasal partiler, demokrasinin “vaz geçilmez” unsurudur.

Yine…

Bir siyasal sistemin/modelin “demokratik” olduğunu, bence, o ülkede muhalefet var mı yok mu, burada aramak gerekir diye, düşünmekteyim.

Muhalefetin olmadığı; muhalefet hakkının engellendiği bir rejim, zaten ne demokratiktir ne de insan hakkını gözetir.

Böyle bir sistem olsa olsa…

Diktatörlüktür; teokrasidir veya benzeri idari yönetim biçimleridir.

 

Öte yandan…

İktidara namzet, bir ülkeyi yönetmeye aday bir siyasal partinin de, stratejisi olsun, vizyonu olsun veya hedefleri olsun…

O ülke içinde olmalıdır.

Demek istiyorum ki… “Amaca giden her yol mubahtır” düsturu, siyaset tarzı olarak benimsenmemelidir.

Tabii ki bu önerme, iktidar için de geçerlidir.

Özellikle…

Türkiye’ye baktığımızda, muhalefetin senelerdir seçim kazanamamış olması ve tabanını iktidara gidecek yolda tahkim edememesi… Yanisi, şimdi düşünün bakalım: CHP, sadece kıyı bölgelerinden teveccüh görerek, söylem ve programlarında daha kuşatıcı bir izlence takip etmeden, ülkenin dümenine geçmesi olası mıdır?

Bugün bakıyoruz…

Siyaset kurumunun içine…

Muhalefet partilerinin, daha çok dışarıdan kurgulanacak bir oyun içinde “iktidar” olma hevesi var.

 

Şimdi…

Bu sol partiler, biliyorsunuz, sömürüye, hegemonyaya ve emperyalizme kökten karşıdırlar.

Yani “küreselleşme” ile ivme kaydeden ve yirmibirinci yüzyılda revize edilen neo-liberalizm ve neo-emperyalizm ve yine neo-kapitalizm, bu devrimci partilerin en büyük düşmanıdır.

Ama bakıyorsunuz…

Son dönemlerde, müzmin muhalefet partileri, toplum içerisinde yeterince seçmen kitlesini büyütemediğinden, yanisi iktidar olabilmek babında “Esmer Türklerin” ya da Anadolu burjuvasızının desteğini bir türlü arkasında göremediğinden…

Daha çok küresel siyaset dizaynı yapan odaklarının ağzına bakmaktalar. Amerika Birleşik Devletleri’nin nasıl bir devlet olduğu ve dünya üzerindeki emellerini artık bilmeyen yok.

ABD, dünyanın ağabeysidir.

ABD, dünyanın jandarmasıdır.

Eğer dünyamız bir apartmansa, bu apartmanın en muktedir ve kudretli sakini de ABD olduğundan, apartman sakinlerinin ABD’ye ram olmaları gerekir.

Amerikan başkanı Trump iken, muhalefet partileri yeri göğü inletiyorlardı: ABD’nin hiçbir şekilde dost ve müttefik bir ülke gibi davranmadığı ve hareket etmediği…

İşte Türkiye Cumhuriyeti Devletini tehdit ettiği… Ama nedense, ABD’de yönetim demokratlara ve dolayısıyla BİDEN’a geçince, özellikle CHP cenahı, ABD’den atraksiyonlar bekler oldular.

Evet… Şuan için Türkiye çok iyi olmayabilir. Unutmayalım, Covid-19 salgını sadece bizim ülkemizde varlığını sürdürmüyor. Ekonomiden tutunda yaşamda maruz kaldığımız birtakım problemler, sadece bizlere mahsus bir husus da değil.

Makyavelist bir siyasal stratejiyle ülkemizde iktidar olmak, belki geçmiş dönemlerde olası idi. İçinden geçtiğimiz dönem, zaten çok çetrefilli bir süreçken, bizlerin iktidar olabilmek için, ülkemizin, devletimizin ve dahası milletimizin üzerinde heveslerimizin olması, kabul edilemez.

 

Devamı
Erken Seçim Mi?

ERKEN SEÇİM yapılır mı?

Şuan için en birinci önceliğimiz…

Bir bakıma papatya falı açılıyor neredeyse!

Şimdi erken seçim deniyor da…

Bu, biraz sanki karşılıksız aşk gibi bir şey.

Dikkat ediyorsanız, erken seçim isteyen taraf:

Cumhuriyet Halk Partisi ve ittifakları…

-  -  -

Şöyle baktığınızda…

Adalet ve Kalkınma Partisi ile Milliyetçi Hareket Partisi, yani CUMHUR İTTİFAKI neden seçime gitsin ki?

Eğer olayları çok sığ sulara çekerek değerlendirirseniz ve halkın büyük çoğunluğu “erken seçim” istiyor derseniz; güya seçim anketlerinde böyle sonuçlar çıkıyormuş… Gündem mühendisliği yapmış olursunuz.

Ben, Cumhur ittifakının erken seçime gideceğini hiç sanmıyorum. Muhalefet tarafından seslendirilen erken seçim türküsü, iktidar cenahında sanırım sinek vızıltısı etkisi yaratmakta.

CHP’nin bir erken seçim için stratejisi nedir?

Var mıdır?

-  -  -

Pekii, CHP ve çevresindeki partilerin seçime yönelik vizyonu nedir?

Bakıyorsunuz, sol parti ve yazarlarının sürekli gündemde tuttukları maddelere:

Laiklik, rejim-güçlendirilmiş parlamenter rejim vb…

Vitrinlerinde ne var? Tabii ki daha çok Sayın Erdoğan düşmanlığı…

Başka başka… Ihh… Yok.

Vitrinsiz ve halka yaslanmayan politikalarla iktidara gelmek, biraz zor gibi.

Tabii siz, bir yıldır esnaf ziyaretlerini halkla içiçe olmak addediyorsanız.

Başka.

 

Devamı
Vefa Semt İsmi Miydi?

POLEMİK üretmekte yani üzerimize yok!

Yıllardır sorgularım ama, bir türlü anlamam:

Bu ülkenin vicdanlı, sağduyusu yüksek ve tarih şuuru olan insanlarını/yurttaşlarını tenzih ederim...

ATATÜRK düşmanlığı neden yapılır?

Yahu şu demokrasi kumkuması olduklarını zanneden Amerika Birleşik Devletleri kadar bile mi bizim toplumumuzda ahde vefa duygusu yoktur?

Biliyorsunuz, zamanında...

Ülkemizde bir “üst kimlik” ve “alt kimlik” tartışması yaşanmıştı.

Hiçbir etnisiteye şoven üstünlük vermeden, bizim üst kimliğimiz “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığıdır”. Öyle değil midir?

Devlet nazarında itibar gören ve artık tartışma ve polemik götürmeyecek hususların başında, ülkemizin ebedi ve değişmeyecek kurucusu MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’TÜR.

Aynı zamanda, ülkemiz laik bir devlet olduğu kadar, yurdumuz insanlarında anlam bulan İslam dininin de bence en güzel yaşandığı vatandır. Demek istediğim, ülkemizdeki insanlarımızın kahir ekseriyetinin Müslüman olduğudur.

Gelmek istediğim nokta...

Vatanımızda, Mustafa Kemal ATATÜRK de bir “üst değerdir” ve hakarete veya karalamaya açık bir konu başlığı değildir. Elbet rejimimizin banisi ATATÜRK de bizler gibi bir insandır ve mutlaka kusurları olmuştur. Zaten bunlar kamuoyunun ilgilerince tartışılır ve değerlendirilir.

Öte yandan, hiçbir kimseye zorla ATATÜRK sevgisi “aşılanamaz”. Tabii ki gönül ister ki, dünyanın muktedir güçlerinin bile cumhuriyet rejimimizin kurucusuna tarihte verdiği değeri, toplumumuzun hemen hemen hepsinin de vermesidir. Dediğim gibi zorlama yöntemlerle insanlara bir şeyi kabul ettiremezsiniz. Bu, ancak olsa olsa “dayatma” olur. Ama, ülkemizin kurucusuna “saygı göstermek”, en azından insan olmanın bir asgari vasfıdır, diye düşünmekteyim.

Ülkemizde dinimiz İslamiyet de, çok mukaddes ve hiçbir şeyle mukayese götürmeyecek biçimde müstesna olarak halkımızın gönlünde yerini almaktadır.

Demek istediğim, gündem mühendislerine malzeme çıkarmayalım.

Nokta. 

 

Devamı
Çağdaş İnsan...

ÇAĞDAŞ İNSAN; emeğinin yüceliğine, düşünce özgürlüğüne, demokrasinin erdemine inanan ve bunun için de savaşım veren kişi demektir.

Toplumun mutluluğu için çalışmayan, çabalamayan, gayret göstermeyen, vurdumduymaz, kendini geliştirmeyen, kimliğini egemen kültürün tahakkümüne terk eden insan, “Çağdaş” olamaz.

İnsan, kendine dayatılan acımasızlığa ve baskıya karşı tepkisini koyabiliyor, çürüyen değerler içinde yeni bir devinim içine girebiliyorsa çağdaş insandır.

Yaşam durağan olamayacağına göre çağdaş insan, bu gerçeği hiçbir zaman göz ardı etmemelidir.

Türkiye, “Çağdaşlaşmaya” ve “Çağdaş İnsan/Vatandaş” oluşturmaya Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Cumhuriyet devrimiyle başlamıştır.

Tabii ki daha önceleri de Türkiye için çağdaşlaşma hamleleri atılmış; fakat bu yapılan reformlarda istenilen başarı elde edilememiş, yenilikler reformcu kişilerle anılmıştır.

Osmanlı İmparatorluğunun gerçekleştirdiği 17. ve 18. yy.daki yenileşme hareketleri de, sanırım “Çağdaşlaşma” adına olmuştur… Demin de belirttiğim gibi sadece yenilikçi kişilerin çabalarıyla gerçekleştirilmiş olduğundan ötürü de, istenilen başarı elde edilememiştir.

Türkiye, çağdaşlaşma ve muadil devletlerin düzeyine çıkma serüvenine “Cumhuriyet Devrimiyle” başlamıştır, diyebiliriz.

-  -  -  -  -

Bugünün Türkiye’si, Atatürk’ün zamanına göre hayata geçirdiği önemli değişikliklerle hâsıl olabilmiştir.

Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılması ve Cumhuriyet rejiminin ilanı, ülkemizi daha “çağdaş” yönetebilmek adınaydı…

Saltanat ve Halifelik makamlarının ilga edilerek egemenliğin millete devredilmesi ve Türkiye’nin geleceğinin demokratik teamüller gereği millet iradesinin uhdesine tevdi edilmesi, sanırım “Çağdaşlaşma” hamlelerimizin kilometre taşlarının en önemlileri idi…

Böylelikle, çağdaş insan/vatandaş oluşturulması yolunda önemli adımlar atılmıştır.

Her ne olursa olsun ülkemiz, çağdaşlaşma yolundan taviz vermeden yoluna devam etmiştir.

Bunca demokratik yaşamın kesilmesine yönelik ara rejim diyebileceğimiz darbe teşebbüsleri ve darbelere rağmen ülkemiz, rotasını daima çağdaşlaşma yönüne kırmıştır.

Acaba, bugün için de “çağdaşlaşma” hedefimiz devam etmekte mi?

Kul ve köle anlayışından “Vatandaş” mertebesine yükselen insanlarımız, bu zamana kadar gerçekleştirilmiş çağdaşlaşma hamlelerinin ve hareketlerinin farkında mıdır?

Cumhuriyet devrimi, ülkemizin en önemli çağdaşlaşma atılımı idi… Osmanlı İmparatorluğunun yüzyıllarca hüküm süren varlığının, dramatik şekilde son bulması, emperyalist devletlerin bu coğrafyalardaki bitmez-tükenmez hırsları ve hedefleri, herkesin kolaylıkla kotaramayacağı bir “Türk Mucizesinin” var edilmesi…

Evet, bu Türkiye için çok önemli bir dönüşüm idi…

-  -  -  -  -

Çağdaş insan, toplumda meydana gelen gelişmelerden asgarî seviyede dahi olsa haberdar olmalıdır.

Çağdaş insan, düşünmeli ve sorgulamalıdır…

Çağdaş insan, kendisine bir şeylerin dayatılmasına izin vermemelidir…

Çağdaş insan, ülkesinin müdahil olduğu konularda ve gelişmelerde millî bir tavra ve düşünceye sahip olmalıdır.

Aynı zamanda… Çağdaş insan

Evrensel hukuk kurallarına inanmalı, demokrasinin erdemini bilmeli ve temel hak ve özgürlükler bağlamında elinden gelen siyasal savaşımı da vermelidir.

Çağdaş insanın duyargaları sürekli açık olmalıdır. Ülkesinde ve dünyada cereyan eden gelişmelere karşı kayıtsız ve duyarsız olmamalıdır…

Bilmem farkında mısınız?

Türkiye’de estirilen değişim rüzgârlarının şiddeti arttıkça, “Değersizleştirme” süreci de hızlanıyor.

En anlamlı ve önemli değerlerimiz bile, değersizleştirme furyasından payını alıyor(!)

Bu bağlamda topluma için için işleyen “Kayıtsızlık” duygusu da, endişe verici boyutlara ulaşmakta…

Geçmişte, ülkemiz ve toplumumuz için önemli olan ve hatta lafı edildiğinde bam telini sızlatacak hususlar, artık gündeme bile gelemiyor!

Gündeme gelenler ise, yeterince ilgi göremiyor.

İlginç değil mi?

Ülkemizin geleceğini, birliğini ve bütünlüğünü yakından ilgilendiren konular, medyada genişçe yer bulur, kamuoyunun duyarlılığı hep üst düzeyde tutulurdu…

Sanki… Şimdi bir yozlaşma ve değer kaybı yaşıyoruz…

-  -  -  -  -

Evet…

Medya ve ülkemizdeki misyonu gündemimizi çarçabucak değiştirmekte pek mahirce kullanılmakta.

ATATÜRK, okullardan ve toplumun hafızasından silinmek isteniyor.

Mustafa Kemal ATATÜRK’ün yerine, çakma lider konmaya çalışılıyor.

Atatürk’ün çağdaş Türkiye’si; hırs ve ihtiraslarına yenik düşmüş, emperyalist güç odaklarının güdümünden kopamayan politikacılar vasıtasıyla, sanki her gün geriye götürülmeye çabalanıyor…

Mustafa Kemal ATATÜRK’ün çağdaş Türkiye’sinin çağdaş yurttaşları, yurttaş oldukları unutturularak, tam bir itaat ve biat ile tekparti “Yoldaşı” yapılmaya çalışılıyor.

Çağdaş insan, kendisine zülüm eden, kendisine bir şeyleri dayatan, kendi yaşam tarzına saygı duymayan, çeşitli vesilelerle mahalle baskısına cevaz veren siyasal zihniyetlere “boyun” eğmez.

Eğmemelidir de…

Çağdaş Türkiye’nin çağdaş insanları, bakalım ne kadar “Çağcıl” bir anlayışla demokrasiye, Cumhuriyet Türkiye’sine, çocuklarının geleceklerine ve istikbaline sahip çıkacaklar, göreceğiz…

Zaman, yine her şeyin şahidi olacak…

Zaman; Türkiye’nin çağdaş yurttaşlar ülkesi mi, yoksa iradeleri ellerinden alınmış ruhsuzlar ülkesi mi olacağını da gösterecektir…

 

 

Devamı
Ebedi Muhalefet Olmak!

Senelerdir Türkiye’de bir sakız ağızlarda çiğnenir durur:

- Türkiye’ye “şeriat” gelecek…

- Laiklik elden gidiyor…

- İran olacağız…

- Endonezya olacağız…

 

Kısacası, saymakla bitmeyen vehimler! Saymakla bitmeyecek korkular; esasında toplum bir “heyula” sarmalına ram edilmek isteniyor.

Bu saydığım korkuyu ve vehimleri seslendirenler kim(ler)? Şöyle bir baktığımızda, sol cenah ama özellikle Cumhuriyet Halk Partisi, siyaset stratejisini ve felsefesini bu saydığımız korku ayaklarına oturtmakta.

Pekii! CHP’nin bu taktik ve stratejiyle bir “farkındalık” veya “değişim” sağlaması olası mı?

Yine son günlerde…

Erken seçim ve seçime yönelik ittifak söylentileri etrafı kapladı. Aslında, mesele burada, seçim veya sandık başına gitmek değil. Eğer, bir seçim yapılırsa, CHP, topluma ne söylüyor? Şimdi iktidar partisi AK Parti için deniyor ya, popülist slogan ve propaganda ile toplumu uyutuyor diye.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin 18 yıl sonunda, bu topluma ne vaat ettiğini anlayan veya gören var mı? Şu bir gerçek, Cumhuriyet Halk Partisi, Ege, Akdeniz ve Trakya Bölgesinden oy alabilen bir parti. Bu bağlamda, CHP’nin oy skalası %25-30 arasında. (Bu oran tabii taş çatlasa yani.)

O zaman mevzu yine gelip dayanıyor, CHP’nin nasıl iktidar olacağına? İktidar olmak için CHP’nin, sağ seçmenden de oy alması ya da amiyane tabirle oy tırpanlaması gerekmekte.

Ama, benim yıllardır gördüğüm CHP’nin yaptığı, tek kişi üzerinden siyaset üretmek… Hedefe konan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan üzerinden toplumu saflaştırma.

Bu sürdürülemeyen bir “açmazdır”! Sanırım, CHP, bu stratejisiyle ebedi muhalefet olmaya aday.

Devamı
Araf'ta Kalmak!

Koronavirüs salgını tüm dünyaya sadece bir sağlık tehdidi olarak değil, yaşam sahalarımızda da değişime neden olacak kadar tesir etti.

Zaman ve mekân duygusundan tutunda… Her türlü gündelik yaşam alışkanlıklarımız zorunlu “dönüşüme” tâbi tutulmakta.

Her şeyi geçmişle kıyaslar olduk. Evet, yirmibirinci yüzyıl çok daha farklı bir çağ. Bilgi temelli toplumların, Endüstri Toplumu olmanın karakteristik özelliklerini değiştirdiği bir dönem. Yüksek ve ileri teknolojinin yaşamlarımızı “başkalaştırdığı” bir tecrübeyi, pandemi hâliyle beraber daha fazla duyumsar olduk.

Teknoloji ile pek haşır neşir olduğum söylenemez. Ama, yekten söyleyeyim, “teknoloji düşmanı” değilim. Yaşım 41 olmasına rağmen, yani yaşça çok geçkin olmasam da, teknolojinin alıp götürdükleri noktasında, az-buçuk afallamalar yaşamaktayız.

Yirmibirinci yüzyıl, bilgi ve teknolojinin çok hızlı bir biçimde yenilendiği ve tüketildiği bir dönem. Zaten, 2000’li yılların ilk başlarından beri, hem ülkemizde hem de dünyada yaşam tarzlarımız bağlamında bir “yapılandırma” gerçekleşmekteydi. Dijitalleşen dünyanın, hani deyim yerindeyse, “dijital yurttaşları” olmuştuk.

Sanal uygulamalar vasıtasıyla birçok resmi iş ve işlemler; işte e-devlet uygulamaları, zaman ve mekân değişimine gitmeden, oturduğumuz yerlerden bir parmak hareketiyle yapılabilmekteydi. Gerçeklikle sanallık arasında acaba bir “denge” kurabildik mi? Aslında, teknolojiye ne mersiye ne de taşlama yapıyoruz! Dengeyi kurmakta zorlanıyoruz. Düşünsenize, bundan 15-20 yıl önce el kadar telefonlarımızın olabileceğini tahayyül edebiliyor muyduk?

Evet, bilim-kurgu filmlerinde insanların hayal güçlerini zorlayan, insanları gelecek perspektifinde sorgulamaya iten yapımlar üretiliyordu. Zaten, dediğim gibi, 2000’li yılların başıyla beraber teknoloji bombardımanına tutulduk. Sohbet programları, arkadaşlık siteleri vb. derken, teknoloji odaklı bir yaşama ram olduk. Belki, benim arayışım geçmiş değil; ama geçmişte yaşamımızın içinde birebir yer alan “öze” dokunan değerler.

*  *  *

Değişim ve gelişim iyi bir ilerlemedir kuşkum yok. Ama, bu değişim ve gelişim insanlığın çıkarına olduğunda, söylenecek söz bulmak zorlaşıyor. İşte, Koronavirüs salgınından kurtulmak adına, bilimsel araştırmalar ve faaliyetler hız kazandı. Almanya’da iki Türk bilim insanının, Koronavirüs salgını için aşı bulup üretmelerinden sonra, yine iki Türk bilim insanının aynı şirketinin MS rahatsızlığı için çalışmalarda bulunması, bunlar tüm dünya toplumlarının menfaatinedir.

Bazen, bu yenilikler hep insanlığın çıkarına olmaz. Bilimsel ve teknolojik çalışmalar, kendilerini dünyanın egemenleri ve sahipleri sanan kötü niyetli mahfillerin ellerinde yeri geldiğinde “Atom Bombası” olarak tezahür edebilmektedir. Dediğim gibi, bilimsel faaliyetler, ar-ge çalışmaları, keşke asude bir dünya yaşamına odaklansa ve tüm insanların “ortak saadeti” gözetilse. Ben, nedense çok çocuksu bir ruha sahibim. Her şeyin tek düze olmasını düşlüyor ve karanlığa imkân tanınmamasını arzularken, işte bazen insanlık ettiklerinin ederini yine kötü insanlarca buluyor.

Tıp alanında yapılan çalışmalar ve yenilikler, hep insanlığın gelişimi ve ortalama insan ömrünün arttırılması adına. Bu tür yenilikler bende ziyadesiyle memnuniyete neden olmakta. Benim üzüntüm ve bu döneme yönelik endişelerim daha çok, “duygusal”! Aslında, daha önceki yazılarımda da söz etmiştim: Yüzyüze ilişkilerimizin yerinde bundan sonra yeller esecek. Gerçekten mi böyle? Ben, artık yüzyüze hasbıhâl’e özlem duymaktayım.

Ne olursa olsun, dönemimiz teknolojik tabanlı olunca, insana dair ve insana dokunan “şeyler” de soğuk, yani teknolojik bazlı yavan olmakta. Nerede o mahalle sokaklarında saatlere varan sohbetler, nerede o park ve bahçelerde oynanan oyunlar. Bu teknoloji bizlerin kültürel değerlerini de “aşındırmakta”… Eskinin, insana has olan o güzel harslarımız; karşılıksızca ve içten yapılan alışverişler… Sokaklar dedim… Benim dönemimde sokaklar ve mahalle araları, böyle güvensiz ve tehlikeli değildi. Sayamayacağımız kadar araç yoktu. Zeytinliklerde top koştururduk.

Neyse…

Belki de çok fazla “nostaljik” takıldım. Ama, emin olun yer yer ve yıllar ardı ardına yıkıldıkça, eskiye olan özlemimiz ve hasretimiz büyük olacak.

Umarım…

Araf’ta kalmayız.

Devamı
Liderlik ve Liderin Gücü

Bizim gibi ülkelerde, ülkenin idaresinde ve toplumların etkilenmesinde “liderlerin” çok büyük önemi vardır. Liderler, toplumlarına ışık tutarlar. Liderlik ve liderlik gücünün düzgün kullanılması bağlamında, devletler hem kendi iç işlerinde hem de dünyayla ilişkilerinde, liderlerinin karizmaları ölçüsüyle “büyürler” ya da “itibar” kaybı yaşarlar. Son dönemlerde, liderlik gücü ve liderin karizması bağlamında toplumların yönlendirilmesinde veya devletlerin eskisinden daha farklı bir siyasa izlemelerinde, özellikle Rusya Federasyonu’nu ve ülkemiz Türkiye Cumhuriyeti’ni; yani Sayın Putin ile Sayın Erdoğan’ı ayrı tutmak gerekir.

- - - - -

Tabii ki benim ilgi alanım dış politika değil. O yüzden Sayın Putin hakkında çok fazla isabetli yargılarda bulunamam.

Ama…

Türkiye’de bir Recep Tayyip Erdoğan “gerçeğini” de görmemezden gelemem.

Yukarıda da belirttiğim gibi, ülkemizde “liderlik” tavrı taşımak, bir hedefe inanmak ve hareketini düzgün yönetebilmek maksadıyla dikkatler hemencecik cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a çevrilmektedir. Bunca seçimlere girdi Sayın Erdoğan; ve üstelik her seçim döneminde hem içeriden hem de dışarıdan yıpratma siyasetlerine rağmen, bu sandık rekabetinden sonuçta hep galip çıkan yine kendisi olmuştur.

- - - - -

Bizim gibi duygularıyla hareket etmeyi yeğleyen toplumların en büyük özelliği, lidere “olması gerektiğinden” fazla değer verilmesidir. Lider, özellikle siyasal liderler, toplumların gözünde “erişilemez” ve “yanlışlanamaz” bir boyutta değer görür.

Liderler sahip oldukları “cesaret” ve “özgüvenle” toplumlarını ileriye taşıyabilirken, karşılaşılan sorunları da yine sahip oldukları uzgörüyle çözümleyebilmektedirler. Türk demokrasisi belli bir olgunluğa erişmiş olsa da, yine bazı çocuksu tutumlardan kurtulamamanın dezavantajlarıyla medeniyet yolculuğuna devam etmektedir.

Liderlik sergilemenin ve lider gücünü göğüslemenin verdiği enerjiyle, toplumlarıyla bütünleşebilen liderler, büyük bir “sinerji” yaratımına da vesile olurlar. Çok fazla kitabi cümlelerle yer kalabalığına düşmek istemiyorum. Türkiye’de “lider kültü” artık bir tapınma raddesinde değer görmektedir. Öte yandan güçlü bir liderlik sergilenirken, parti içi demokrasinin çoraklaşması ve “lider sultasının” güçlenmesi, ülkemizde çokça seslendirilen demokrasi sorunudur.

Sözü, Türkiye’deki güçlü liderlik konumuna getirmek istiyorum. Zaman zaman ülkemizde toplumumuzun nabzını ölçmek amacıyla saha çalışmaları/anket yapılır. Ve bu yapılan çalışmalarda, “en beğenilen siyasetçi” kategorisinde, cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan birinci gelir. Bu bağlamda, Sayın Erdoğan gerçekten de güçlü bir lider profiline sahiptir. Günlerdir hem AK Parti genel başkanı olan hem de cumhurbaşkanı olan Recep Tayyip Erdoğan ile CHP genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu arasındaki polemiği seyrediyoruz. İşte bu bağlamda, ülkemizde hâlen Sayın Erdoğan’ın “lider konumu” bakımından rakibi çıkamamaktadır. Ne denirse densin Sayın Erdoğan, burada tartışmaya girmeye niyetim yok, ebedi ve eşsiz liderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK’TEN sonra ülkemizin sahip olduğu en “karizmatik ve doğal” liderdir. Tabii bir Turgut Özal ve Süleyman Demirel ile yine Bülent Ecevit’i es geçmiyorum ama, Sayın Erdoğan kadar, toplumumuzda ve Türk Siyasal Hayatında tesir bırakmış bir siyasetçi daha çıkamamıştır. Zorluklar karşısında yılmaması, geri çekilmemesi, inandığı dava adına elinden geldiği kadar savaşım veren bir “liderlik” sergilemesi, Sayın Erdoğan’ı ülkemizde “alternatifsiz” bir siyasal lider pozisyonuna taşımaktadır. Oyun kurucu bir inisiyatif sergilemesi, her etki-tepki olayında hanesine artı yazılmasına vesile olmaktadır. Öte yandan aynı performansı Sayın Kılıçdaroğlunda göremiyoruz.

Yazımı, şimdilik burada kesiyorum. Belki, daha sonra sol ideoloji bakımından bir lider yoksunluğunu konuşuruz.   

Devamı
Demokratik İnsan...

Yıllardır toplumumuzun daha demokratik bir toplum olması yolunda düşler kurmaktayız.

İşte sistem tasarımları yapmaktayız.

Parlamenter rejim üzerine titremekteyiz.

Öte yandan…

Uygulanması gereken siyasal sistem ve model adına, saflara ayrışmakta ve kutuplaşmaktayız.

Yine kimimiz, ülkemizin en iyi bir biçimde “Başkanlık Sistemiyle” idare edileceğine kani olmuş durumda.

Müzmin muhalifler ise… Tutturmuşlar… “Güçlendirilmiş parlamenter rejim” şarkısını terennüm etmekteler.

Pekii… Bu tartıştığımız ve üzerine kafa yorduğumuz sistemleri, ideolojileri, modelleri varedecek, yaşamda anlam bulmasını tesis edecek faktör nedir?

Tabii ki insandır.

Soyut kavramlar üzerine o kadar fazla kafa yoruyor ve çenemizi çatlatıyoruz ama, demokrasinin ve siyasal faaliyetlerin odak noktasındaki “insan/yurttaş” adına fazlaca sarf etmiyoruz.

Sosyal bilimlerde de sanırım diğer bilim alanlarında da… Anlamlı yaklaşım ve değerlendirme parçadan bütüne yaklaşmadır.

Eğer bizler daha “demokratik bir toplum” veya daha “demokratik bir siyasal yapı” için hedef tayin ediyorsak…

Bu ancak… İnsanımızın toplumsal yapının her kademesinde yetiştirilmesiyle mümkündür. Aileden başlamakla okul düzeyinde ve sonrasında yaşamsal dinamiklerin farklı katmanlarında “demokratik bir birey” oluşturmanın/varetmenin derdine düşmek durumundayız.

Çağdaş demokratik norm ve değerleri içselleştirmiş bir birey, hem ileri demokrasi hedefinde hem de istikrarlı ve sürdürülebilir kalkınma istikametinde “manivela” işlevi görecektir.

Devamı
Bu Muhalefetle Olmuyor!

Son günlerde gündemimiz epey hararetli…

Geçmişte de benzer olaylar vuku bulmuştu.

Özellikle, 90’lı yıllarla birlikte, mafya-işadamı-siyasetçi/bürokrat düzleminde döndürülen kirli işler…

Beklenmedik bir anda, kamuoyunun önünde ifşa ediliyordu.

Aslında…

Bu son günlerdeki mafyavari gelişmeler, beni pek alakâdar etmiyor.

Türkiye’de şunu açıkça söylemek gerekiyor: Muhalefet hâlen büyük bir sorun olarak durmakta. Geçenlerde Sabah gazetesi başyazarı Sayın Mehmet Barlas da aynı husustan yakınıyordu.

Dikkat ederseniz… Ana akım muhalefet partileri, halkın yanındaymış gibi görünüp esasında çözüm odaklı bir siyaset üretmiyorlar.

Bugün, şöyle CHP’nin politikalarına ve faaliyetlerine baktığımızda, hep nedense bir “iğretilik” aksettirilmekte topluma! Artık şunu Cumhuriyet Halk Partisi’nin üst yönetim kadroları iyice algılamalı: Zaman zaman, esnaf ziyaretleriyle “bir şey” yapıyormuş intibaını uyandırmak, pek realist olmuyor.

Muhalefet sokaklarda geziyor da… Diğer insanlar, bu ülkedeki yurttaşların nabzını yoklamıyor mu? Şöyle bir bakın bakalım, CHP ve diğer muhalefet partileri, neredeyse bir haftadır bir mafya liderinin sosyal medya mecrasından açıklamalarıyla yatıp kalkıyor. Esasında burada, “mal bulmuş mağribi” rolü oynanmakta.

Çokça kez yazılarımızda dile getirmiştik… Muhalefet bloğu, kendi gündemini kendi tayin edemiyor. Cumhuriyet Halk Partisi’nin merkezde olduğu dönemlerde de, büyük ittifak dönemlerinde de kurucu partimiz, daima halkı gütmeye yönelmiş ve siyaset sahasından uzak tutmaya çabalamıştır.

Haliyle… Uzun yıllardır iktidar olamamanın verdiği stres ile özellikle CHP, siyaset üretmekten ziyade, parti programını gerçekçi yaklaşımlarla güncellemek yerine, nedense bir yerlerden atraksiyon beklemekte.

Türkiye’de bir muhalefet sorunu vardır…

Bakalım, belki, ilerleyen yazı süreçlerinde yine bu konu üzerinde tefekkür etme fırsatımız olur. 

Devamı
Tarihsel Blok ve Halk

Dünya ve ülkemiz bir değişimden geçmeye devam ediyor.

Bugün ve nihai aşamada yaptığımız tartışmalara baktığımızda, sanki “değişimden” korkma emareleri zuhur etmekte…

Evet…

Türkiye Cumhuriyeti Devleti; 1946 yılına kadar tek parti iktidarınca Milli Şef tarafından yönetilmişti. İsmet İnönü, ülkemizi II. Dünya Harbine sokmayarak büyük bir siyasal deha sergilemiş…

Sonrasında da… Çok partili demokratik rejime bizatihi kendi iradesiyle geçilmişti. Yani, ülkemiz Türkiye Cumhuriyeti Devleti, “değişimden” korkmamış ve “dönüşüm” bizzat Cumhuriyet elitlerinin inisiyatif almalarıyla yaşanmıştı.

Demokrat Parti’nin 1950 seçimlerinde, ülke idaresini devralması ve      10 yıl boyunca memleketi yönetmesi, aslında bu dönüşümün korkusuzca yaşama adapte edilmesinden ötürü vuku bulmuştur.

Çok yakın Türk Siyasal Hayatına baktığımızda… 1950-1960 süreciyle, 27 Mayıs darbesinden sonraki tarihsel kırılmaları ele almak gerekir diye, düşünmekteyim. Tabii sadece yaşanan siyasal denklemi, bu parametrelerle izah etmek, kâfi gelmeyebilir.

Şu an için ülkemizde yaşanan siyasal denklem de sosyolojik yapı da, hem 1960 öncesinden tevarüs ettikleriyle hem de sonrası tarihi gelişmelerle ele alınarak, sağlıklı bir yaklaşım serdedilebilir.

Bugün, Türkiye’deki politik cepheleşmeye baktığımızda, Osmanlı Döneminin gerçekleştirdiği deneyimler tekrarlanmakta gibi. Bildiğimiz gibi, Osmanlı zamanında da memleket içinde “yenilik” ve “reform” ihtiyaçları zuhur etmişken ve bunun aydın-bürokrasi-ordu eliyle tesis edilmesi yönünde girişimler sabitken…

Yani Osmanlı Aydınlanma ve Reform inşaî sürecinde, yukarıdan aşağıya bir terkip öngörülmüşken… Erken Cumhuriyet döneminde de, sonrası modernleşme ve muasır medeniyet katına çıkma ülküsünde de, hep öncüler birtakım aydın-bürokrat-ordu elitleri olmuştur. Değişim ve dönüşümler, daha çok yukarıdan aşağıya doğru tertip edilmiştir.

*  *  *  *

1950 seçimlerinde DEMOKRAT PARTİ’NİN (DP) seçimleri kazanması, aslında bir bakıma bu döneme kadar sürdürülen siyasal ve kültürel değişim dalgasının değiştirilmesi kritik eşik noktasıdır.

Adnan Menderes ve dava arkadaşlarının, daha liberal politikalar izlemesi, Türkiye’nin siyasal opsiyonlarını çeşitlendirmesi, o zamana kadar “tabu” addedilen meselelerin konuşulması ve tartışılmasının yolunun açılması… Tüm bunlara aslında “Tarihsel Blok-İttifak” yapısının kırılması gözüyle bakabiliriz. Sayın Hasan Bülent Kahraman, bu bağlamda en başta okuma yapılabilecek isimlerin başında gelmektedir.

Şerif Mardin hocanın döneminde yazdığı makalesinde dile getirdiği “merkez-çevre” diskuru, Sayın Hasan Bülent Kahraman’ın analizlerinde ve eserlerinde sıkça gündeme getirilmiştir.

Bugün, hâlen 27 Mayıs 1960 Darbesi amasız ve fakatsız değerlendirilememektedir. Milli iradenin ve egemenliğin tecelli ettiği DP hükümetinin, hiçbir ahlâk ve değer gözetmeyen bir biçimde askerî ihtilalle alaşağı edilmesi, hem vicdanî olarak Türk toplumunu etkilemiş ve derinden sarsmış… Hem de ülkemizdeki TARİHSEL BLOK’un bundan mütevekkil hiçbir zaman iktidara tek başına gelememesine neden olmuştur.

Bu bağlamda, 1950 seçimleriyle 1983 seçimlerinde Anavatan Partisi’nin Turgut Özal ile atılım yaparak, ordu destekli partiyi geride bırakmak kaydıyla iktidara gelmesi, çevrenin merkeze geçmesi olarak addedilmelidir.

İşte bu bağlamda, ülkemizdeki politik mevzileşmeyi ve saflaşmaları, bu düzlem üzerinden okumak daha sağlıklı olabilir.

İçinde bulunduğumuz yirmibirinci yüzyıl koşullarında bile, bir darbeyi altında yatan argümanları “objektif” olarak değerlendiremeden, işte efendim Adnan Menderes muhaliflere şöyle yapmıştı, Tahkikat Encümeni kurdurmuştu vb. gerekçelerle mazur göstererek, tarih sahnesinde haklılığını savunmak, gerçek manada üzücüdür.

27 Mayıs ihtilali kanımca, tarih sahnesinde ilelebet büyük bir leke olarak yer almaya devam edecektir.

Bugün yapılan tartışmalara baktığımızda, tartışmalar altındaki gizil perdeyi ardılamaya çabaladığımızda, o hâlâ eski dönem ihtilalci reflekslerin temayüz ettiğini sezinleyiveririz.

Ne ki artık tarihin devirdaim dişlilerinin geriye dönme şansı yok. Ne olursa olsun; tüm sıkıntılarımızı ve sorunlarımızı, hukuk dairesi içinde kalarak, demokratik teamüller çizgisinde “sürdürmek” idealinden taviz vermemek, herkesin ama herkesin bir yurttaşlık borcudur.

 

Devamı
Uç Noktalarda Savrulmak: Marjinalleşme!

Uzun zamandır yazmıyorum. Bazen, böyle yazma eyleminden yaşam harmonisi içinde kopuyorsunuz.

Bakıyorum da…

Türkiye’de bazı meseleler üzerinde bir arpa boyu yol alamamışız.

Son günlerde yine bir kısırdöngünün içindeyiz.

Bazen, ezber şeyleri terennüm etmek durumunda kalıyoruz.

Mikro siyaset açısından baksak…

Ülkemizde, AK Parti iktidarda olduğundan beri değişmeyen şeyler:

Rejim tehdidi…

Ilımlı İslam modeli…

Endonezya olacağız kaygısı…

Hele bir korkumuz var…

Hiç dinmiyor:

“Yaşam tarzımız” iğdiş edilecek!

Mahalle baskısı…

Bu arada, Covid-19 salgınından ötürü kademeli ve kontrollü yaşam kurallarıyla gündelik yaşamın pratiklerini idame etme derdindeyiz.

Gerçekten de bazen ne iktidar partisini anlayabiliyorum…

Ne de muhalefet partilerini…

Belki bu dönemde içki yasaklarının yine gündeme gelmesi; ve muhalif tarafta yer alan artık ne derseniz diyebilirsiniz: Laik, Atatürkçü, modern kitleler şıpından bu yasakları bir “niyet okuma” olarak telakki etmekte ve iktidarın kara kaplı ajandasına gönderme yapmaktalar.

Esasında…

Böyle dönemlerde…

Daha aklıselim olmak, sağduyulu olmak elzem gelmez mi?

****

Gerçekten de Türkiye’de yaşamaktan ötürü saadet içinde olmak durumundayız.

Hep derim… Kelli felli yazarlarımız da sürekli belirtirler…

Ortadoğu coğrafyasında, kadim Anadolu havzasında yaşadığımızdan ötürü, bin kere şükretmek durumundayız.

Konumlandığımız coğrafya, öyle böyle sükûnetin ve itidalin hüküm sürdüğü bir yer değil. Yaratıcımız bizlere öyle bir vatan nasip etmiş ki… Üç tarafımız denizlerle çevrili… Mevsim başlangıçları ve geçişleri adına ise ülkemiz lebi derya… Ama öte yandan, istikrarsızlıkları ve kaos ortamlarını, kâh az gelişmiş toplumların tiranları tarafından kâh emperyalist odakların taşeron kullanmak vasıtasıyla alevlendirmeleri ve her fırsatta alevi harlamaları…

Ülkemizde güne huzurla başlayamamıza neden olmakta. Bugün, Türkiye’nin izlediği dış politika çok fazlaca yerilmekte. Çok fazla pro-aktif siyasa izlediğinden ötürü eleştirilmekte. Filistin meselesine neden burnumuzu soktuğumuz, yine Doğu Akdeniz’de neden faal olarak “varlığımızı” hissettirdiğimiz durmadan kafalarımıza çakılmakta.

Bu sözde barışsever aydın/yorumcu/vatanperverlere göre, ülkemiz, okyanus ötesinden buralara gelip coğrafyamızı âdeta pergelle dizayn etmeye yeltenen emperyalist zihniyetler indinde pasif ve uslu çocuğu oynamalıdır. Zaten bu sözde stratejistyenler, senelerdir ebedi liderimiz ATATÜRK’ÜN vecizinden esinlenerek-“Yurtta Sulh Cihanda Sulh”- ülkemizi coğrafyamızda döndürülen oyunlar ve tezgâhlar bağlamında elini ayağını bağlamakla mı görevlendirilmişlerdir?

Bugün İSRAİL DEVLETİNİN yanı başımızda yaptıklarına seyirci kalmak, özellikle din kardeşi Filistinli yetişkin ve çocukların hunharca katledilmesi karşısında “üç maymunu oynamak”, ülkemizin son dönemdeki vizyonu ile bağdaşır mı?

Demem o ki… İster ham hayal deyin… İster ayakları yere basmıyor deyin… Türkiye’miz 150 yıla yakın demokrasi ve parlamenter rejim tecrübeleriyle, az gelişmiş toplumlara bir bakıma model olmak zorundadır. İşte diktatörlük ve tek adamlığın hüküm sürdüğü Arap coğrafyalarına bir bakın… Üst tabaka, mesela Kral ve şürekası bolluk ve refah içindeyken, halk kesimleri görece düşkün bir vaziyette ve üstelik her türlü şeriat hükümleriyle yaşamları zapturapt altına alınmakta.

****

Biraz daldan dala atladığımın farkındayım.

Bugün, bizim cumhuriyeti inşa ettiğimizden beri hedefimiz, daima “muasır medeniyet” ülküsüne erişmek olmuştur.

Bu da ancak çok fazla çaba harcayarak ve çalışarak elde edilecek bir istikamettir.

O vakit iç işlerimizde didişmemizin kime ne faydası var: Muhalefet, yıkıcı ve yıpratıcı bir siyaset stratejisi izleyerek, cumhur ittifakında gedik açarak, iktidara giden yolda bir nebze de olsa rahatlamak istiyor.

Ama dikkat ediyorsanız, hep aynı meseleler üzerinde sörf yapıyoruz. Bu iktidar yirmi yıldır bu ülkeye ne verdi? İşte efendim altyapı ve üstyapı yatırımları birer göz boyama felan… Doğru, belki iktisadın dinamosunu inşaat sektörü üzerinden daim etmek hatalı olabilir.

Gerçekçi bakarsanız; bizim ülkemizde ne iktidar cenahında ne de muhalefet cenahında samimi ve içten duygularla bir araya gelerek, ülkenin sorunlarını çözme niyeti var! İşte senelerdir, bir yeni anayasa ve 12 Eylül askerî rejiminin tesirlerinin olduğu Siyasi Partiler Kanunu ile Seçim Yasasının değiştirileceği teranesi tutturulur gider…

Ne yıkıcı ve bozucu muhalefet siyaset tarzıyla…

Ne de her şeyi ben bilirim, sayısal çoğunluk ben de o zaman gak dedim mi peynir; guk dedim mi peynir edasıyla bir yerlere gelmek ve sorun bagajını hafifletmemiz mümkündür.

Kendi siyaset stratejin ve ideolojinden bir milim bile fedakârlık etmeden, sıkılı yumrukları açmadan, medeni insanlar gibi tokalaşmadan, bir tebessümü birbirimizden esirgemekten imtina etmeden…

Olması gerekene ulaşmamız ancak hayal âleminde bir düş olarak kalır. Bu bağlamda, çoğunluktakilerin nisap sayılarına istinaden nobran davranış modeliyle siyaset sürdürmeleri; yine muhalefettekileri “ötekileştirmeleri”; öte yandan müzmin muhalefetten kurtulamayanların da her fırsatta bir “Erdoğan nefretini” kendi tabanına pompalamaları, sizce de fasit bir dairenin tahkim edilmesine neden olmuyor mu?

Bu durum; tarafları bulundukları dairenin içine hapsetmekte ve buradan dışarıya çıkmamaya vesile oluyor.

Akabinde bu durum da biz sade yurttaşların hem bedenlerinde hem de ruhsal dengelerinde tahakküme neden olmakta.

Devamı
Geçmişten Bu Zamana Kadının Yeri ve Rolü(!)

Yine bir 8 Mart Dünya Kadınlar Günü…

Yine bir Kadınlar Günü yazısı…

Kadın hakları hareketinin ve gelişiminin nirengi noktası, 8 Mart 1857’de New York’ta işçilerin sahip oldukları düşük ücretlerin arttırılmasını talep etmeleridir. İşçiler bunu bir harekete dönüştürüyorlar. Polis marifetiyle engelleniyorlar. Bu işçi hareketine katılanların bir kısmı fabrikaya kapatılıyor. Akabinde çıkan arbedeye bir de fabrikadaki yangın ekleniyor. Bunun sonucunda 129 kadın işçi hayatını kaybediyor.

Bu elim olay, zaman içinde kadın hakları mücadelesinin başlangıcı sayılıyor. Bu bağlamda ilk olarak bu girişimi sosyalistler benimsiyor. Yine, 1910 yılında Kopenhag’da yapılan sosyalist kadınlar konferansında, 53 yıl önce ölen 129 kadın anılıyor. Bu vesileyle 8 Mart “Dünya Kadınlar Günü” olarak ilan ediliyor.

Batı dünyasının sosyalizme karşı olan kesimi önce bu gelişmenin dışında kalıyor. Ama, aradan bir 50 yıl daha geçiyor. 1960 yılında, 8 Mart önce Amerika’da, sonrasında farklı ülkelerde “Kadınlar Günü” olarak kabul ediliyor. Nihayet 1977 yılında, olayın uluslararası boyutu ortaya çıkarak, Birleşmiş Milletler (BM) örgütünün kararıyla evrensel bir gün hâlini alıyor.

Olayın tarihsel gelişimi kabaca yukarıdaki veçhede cereyan etmiştir.

“Kadına yönelik şiddet” hâlâ toplumların en büyük yüzkarasıdır. Cinsiyet ayrımcılığının zımnen de olsa sütre arkasından devam ettirildiği toplumsal düzenlerde, kadınlar kendilerini nasıl varedebileceklerdir?

Gerçekten de lafını bile etmek çok büyük çelişki!

İlkel toplum-tarım toplumlarından geçerek, büyük sosyal ve siyasal merhaleler sonucunda modern toplum yapısına evrilen insanlık, bilgi çağında hâlâ kadının toplum içindeki yerini ve statüsünü tartışmakta(!)

Aşk olsun ki ne aşk olsun… Şöyle baktığımızda, Türk Milleti kadınına diğer uluslara göre daha fazla önem vermiştir. Tabii ki kurucumuz büyük önder Atatürk’ün devrimleri ve icraatları dikkate alındığında. Ne denirse densin, erkek egemen dünya, kadının toplumsal hayat içinde, tıpkı kendisi gibi varolmasını istemiyor.

Kadının “kendisini gerçekleştirmesine” gönlü razı değil. Ne kadar hukuk sistemleri ve yine hukuk mevzuatları kadının toplumsal yaşamda ayrımcılık görmemesi doğrultusunda revize ediliyorsa da…

Hakikatler, erkek cephesinden değişmiyor. Kadının baskılanması ve dört duvar içine hapsedilmesi. Kadın hakları ve aktivist hareketleri, bence, tamamen zevahiri kurtarmak içindir. Biraz daha samimiyet(!)

Yazımı, vatan şairi Nazım Hikmet’in çok sevdiğim bir şiiri ile noktalıyorum:

Kadın

Kimi der ki; kadın, soğuk kış gecelerinde serip bir döşek gibi yatmak içindir.

Kimi der ki; kadın, yeşil harman yerinde dokuz zilli bir köçek gibi oynatmak içindir.

Kimi der ki; kadın, hamur yoğurur.

Kimi der ki; kadın, çocuk doğurur.

Kimi der ki; kadın, ilk göz ağrım.

Kimi der ki; kadın, onunla dolu bağrım.

Kimi der ki; kadın, bunca yıldır yaşıyorum hayalimdir.

Kimi der ki; kadın, boynumda taşıyorum vebalimdir.

Ne öyle,

Ne böyle,

Ne döşek,

Ne köçek,

Ne hayaldir,

Ne vebal...

“O” benim kollarım,

Bacaklarım,

Başım,

Anam,

Öz kardeşim,

Karım,

Can yoldaşımdır.

Devamı
Sertleşen Konuşma Uslûbu

Tartışma programları bir ara gözden düşmüştü.

Bu aralar yine revaçta…

Özellikle, siyaset temalı tartışma programları, televizyon ekranlarında en fazla rağbet gören yapımların başında gelmekte.

Yine…

Dikkat ediyor musunuz? Son zamanlarda, konuşma dilimizin de sertleştiğinden yakınılmakta.

Gerçekten de son dönemlerde siyaset üzerinden sertleşen bir dil algısı var. Bu sertleşen dilin sadece siyaset zemininde kalmaması ve yaşamın diğer alanlarına da sirayet etmesi, insanların gerginliklerini, sinir katsayılarını ve stres yoğunluklarını daha da arttırmakta.

Aslında daha önce bu minvalde… Yazılar yazmıştım. Belki tekrara düşecek ama ne yapalım uyarmak da eli kalem tutan kişilerin bir nevi vazifeleri…

Vallahi ben usanmadan, yılmadan, tekrar tekrar yazmaya devam edeceğim:

Lütfen yazı yazarken ve konuşurken (aslında düşünce ve fikir açıklarken demek daha doğru) biraz daha söz seçimimize ve konuşma üslûbumuza dikkat edelim.

Siyasetçiler, siyaset kurumunun içindeki gerginlikten etkilenerek belki bazen kantarın topuzunu epeyce kaçırmaktalar. Birbirlerini karalamak ve yaftalamak için söz söyleme sanatına dikkat etmeden, özensizce lafları birbiri ardına sıralamaktalar.

Ama, ya TV ekranlarında yorumculuk yapma derdindeki kişilere ne demeli? Şunu herkesin anlaması lâzım: Ses tellerinizin kısılmasına vardırıncaya kadar ve yüzünüzün domates kadar kızarması durumunda; ve en önemlisi bağırarak ve yine karşınızdakinin söz söyleme hakkını gasp ederek, sarf ettiğiniz cümlelerin haklılığını ve savunduğunuz düşüncenin ehemmiyetini geniş kitlelere belletemezsiniz.

Devamı
Terör ve Kavramlar Üzerine

Ne zaman terör örgütleri eylem yapsa veya PKK terör örgütü sansasyonel bir eylemle gündeme gelse…

Terör olgusunu ele almamız da değişmekte. Hemencecik kavram kargaşaları tezahür ediveriyor. Her şeyden önce, ülkemiz bir devlettir. Ama öte yandan PKK, terör örgütüdür.

Şimdilerde veya daha öncede terör olgusu değerlendirilirken, sürekli olarak “savaş” kelimesinden faydalanılmakta. Şimdi sormak gerekiyor: Kim ile kim savaşıyor. Bir tarafta, siyasal teşkilatlanması olan, hükümranlığını sürdürdüğü bir toprak parçası olan “resmi bir devlet” Türkiye Cumhuriyeti…

Diğer tarafta, sanki bir “dava uğruna” mücadele ettiklerini zanneden kandırılmış veya gönüllü emperyalist uşakları kanlı bir yapılanma.

Şimdi bunun neresinden tutsanız elinizde kalır. Daha önce belirttiğim üzere, PKK, Kürt yurttaşlarımızı temsil etmiyor. PKK; Kürt, Türk yine uyruğu yabancı insanları ya tehditle ya şantajla veya para yoluyla örgütüne militan olarak devşirmekte.

Sonra da… Saçma sapan fikir ve ideolojilerle Türkiye Cumhuriyeti’nin toprak bütünlüğüne, ulus devlet-üniter devlet olma yapısına pervasızca ve fütursuzca saldırmakta.

PKK terör örgütü, yıllarca bu topraklarda kan ve gözyaşından başka neye neden olmuştur. İşte o yüzden bir yorum yaparken veya değerlendirme yazısı yazarken, kullandığımız kelimelere çok ama çok dikkat etmek durumundayız.

Özellikle ifrit olduğum bir söylem var: “Eller tetikten çekilsin.” Böyle cümleler sarf edince, PKK terör örgütünü muhatap alıyor ve meşruiyet sağlıyorsunuz. Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), ülkemizin biricik ve tek ordusudur. Ülkemizin savunmasından, milli güvenliğimizden ve canımızdan ve malımızdan ve hatta onurumuzdan mesuldür.

TSK için nasıl böyle bir cümle sarf edilebilir: Eller tetikten çekilsin. Şanlı ve şerefli ordumuz, hudutlarımız ve ülkemiz terör belasından arınana kadar görevini üstün bir gayretle icra etmeye devam edecektir.

Devamı
Terör Meselesi Memleket Meselesidir

PKK, terör örgütüdür.

Bundan hiçbir kimsenin şüphesi olmamalıdır.

Terör ve daha geniş çerçeveden bakıldığında terörizm, ülkemizin tamamını hedef almaktadır. Daha önce ifade ettiğim gibi bir partinin ne sorumluluğundadır ne de sadece tek bir parti bu sorunu çözebilir.

Terör veya terörist dendiğinde olaya mikro açıdan bakmak gerekebilir. Ama “terörizm” dendiğinde artık olaya makro çerçeveden bakmak zorunludur. Şu bir gerçek, başımıza musallat edilen terör örgütleri, dışarıdan destek almadan böyle büyük çaplı eylemler ifa edemezler.

PKK, YPG, PYD gibi terör örgütleri ülkemizin birliğini ve bütünlüğünü tehdit eden, halkımızın moralini ve güvenliğini hedef alan acımasız taşeron örgütlerdir.

PKK, Stalinist-Leninist-Marksist öğretilerle faşizan yöntemlerle insanlarımıza kasteden aynı zamanda İslam düşmanı bir örgüttür.

PKK, uyuşturucu, silah ve insan kaçakçılığı yapan; haraç, gasp ve talan yoluyla rant sağlayan uluslararası desteklenen karanlık bir örgüttür.

Bir kere şunu kesinlikle ayırt edelim… PKK ile Kürt vatandaşlarımız arasında bir illiyet bağı kurulamaz. PKK, Kürt yurttaşlarımızın ne temsilcidir ne de saçma sapan dillendirilen halk kurtuluş hareketidir.

Kısacası…

PKK; hem milli varlığımıza ve bütünlüğümüze kasteden hem de toprak bütünlüğümüze saldıran bir “terör şirketidir”. Bu karanlık şirketin imtiyaz sahiplerini de yurtdışında aramak gerekir.

Ezcümle… Terör ve terörizm, uluslararası şebeke ağıyla, illegal yollardan temin ettiği çok büyük parasal meblağlarla hedef aldığı ülkeyi kaosa sürüklemekte, istikrarsızlaştırmakta ve nihayetinde toplumda huzursuzluğa ve korku ile endişeye neden olmaktadır.

TERÖR MESELESİ, MEMLEKET MESELESİDİR.

NOKTA.

Devamı
28 Şubat

Yine bir yıldönümü geldi çattı…

28 Şubat askerî darbe teşebbüsü, evet belki fiiliyata geçmese de siyaset kurumumuzda ve toplumsal yaşantımızda derin etkilere neden oldu.

Postmodern darbe olarak literatüre geçti.

Meşru bir hükümet…

Yoldan çıktığı zannıyla görevden el çektirilmeye çalışılmıştır.

28 Şubat örtülü darbe teşebbüsü gerçekten de…

Ülkemizde 90’lı yıllarda siyasetin yeniden dizaynına neden oldu.

Fişlemeler…

Meslek yaşantılarının son bulması…

Mahalle baskısı…

Başörtüsü sorunun köpürtülerek…

Kamu alanı tartışmasının alevlenmesi.

Ama…

Şöyle geçmişe baktığımızda…

Artık 28 Şubat darbe girişiminin tesirlerini görebilmek olanaksız.

1000 yıl sürecek denen süreç…

3 Kasım 2002 seçimlerinde, ülkedeki birçok önemli siyasi partiyi siyaset kurumunun içinden silerken…

Çok bambaşka bir siyasi tabloya neden oluyordu…

Tanklar yürütülmüştü. İnsanlar sırf başörtülü oldukları için kamu alanı olarak addedilen yerlere-özellikle üniversitelere sokulmamışlardı.

Sanırım, artık askerî darbeler ve askerlerin tesis ettiği askerî rejimler geride kaldı.

Hedefimiz…

Tam demokratik bir cumhuriyet toplumudur.

Devamı
Olası Dış Politika Aksiyomları

AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ Başkanı Biden resmen göreve başladığından beridir, ABD’nin dış politikasının nasıl olacağı ve bu kurulacak yeni siyasal denklemde ülkemizin yeri tartışılmakta.

Dünya siyaseti nasıl şekillenecek? Tabii dışarıda çevrilen oyunlar ve tezgâhlar, dış politika adında uluslara yutturulduğunda, cereyan eden gelişmelerden ayrık bir tutum sergilenemez.

Öncelikle…

Türkiye’nin ABD ile olan ilişkileri;

Türkiye’nin AB ile olan ilişkileri;

Türkiye’nin Rusya ile olan ilişkileri;

Türkiye’nin İran ile olan ilişkileri;

Türkiye’nin Çin ile olan ilişkileri;

BİDEN yönetiminin nasıl bir politika izleyeceğine yönelik olarak en baştan yorumlanması ve okunması gereğini doğuruyor.

Bakalım, Biden ülkesinden uzak coğrafyalarda “soft powerı” mı yoksa “hard powerı” mı siyaset yöntemi olarak seçecek, bekleyip göreceğiz.

Öncelikle…

Türkiye’nin makro fotoğrafa bakmadan önce, Ortadoğu’daki jeo-stratejik ve jeo-politik konumuna istinaden ABD ve AB ile bu bölgedeki sorunlar için milli menfaatler gözetilerek tutum sergilenmelidir.

Biliyorsunuz;

ABD, Türkiye’yi…

S-400 füze kalkanı ve F-35 uçak talepleri üzerinden köşeye sıkıştırmakta. Trump döneminde Türkiye için bu başlıklar, sıkıntılı zamanlara ram olmamıza neden olmuştu.

Sayın Erdoğan ve Başkan Trump’ın kişisel dostluğa dayandırarak yürütmeyi çabaladıkları dış siyaset ayağı, mevzu F-35 uçak teslimi ve S-400 füze kalkanı olunca, Kongre’nin engeline takılmıştı.

* * *

ÇİN ve RUSYA’NIN bölgesel sorunlarda ve krizlerde stratejik olarak hareket etmesi, Çin’in ekonomik büyüme olarak ABD ile olan makası kapaması, Biden idaresindeki ABD’nin önceliklerini değiştirecek gibi.

Öncelikle, ABD Asya-Pasifik stratejisini, Hint-Pasifik stratejisine göre yeniden revize ederek, Çin’in Rusya ile olan ittifakına karşın ABD-AB-Hindistan ittifakını tesis etmeye yönelecek.

Bu bağlamda, Trump döneminde düşük yoğunluklu sürdürülen dış politika, Biden döneminde, projektörleri Çin’e çevirecek.

Bildiğimiz gibi Covid-19 salgının başlayıp yayılmasından sonra, ABD ve ÇİN yönetimleri arasında birbirlerini itham eden demeç savaşı yaşanmıştı. Zaten aralarındaki ticaret savaşı aşikâr bir durum.

ABD…

Çin, Rusya ve İran arasında gelişecek sıcak diyaloglar veçhesinden AB ile ilişkileri ve stratejik hamleleri beraber atmaya meyledecek.

Öte yandan…

Türkiye, kartların yeniden karılacağı bu yeni dönemde nasıl bir strateji izleyecek? Özellikle…

Ülkemizin doğu Akdeniz’deki politikaları, milli çıkarlarımız etrafında pro-aktif siyaset izlemesi… Suriye’deki gerginlik… ABD’nin güya müttefik olduğumuz zannıyla müttefikliğe yakışmayacak tarzda, Suriye’nin doğusunda bir Kürt federe devleti koridoru kurmak için girişimlerde bulunması…

Türkiye’nin milli birliğine, bütünlüğüne ve varlığına kasteden PKK/YPG/PYD gibi örgütlere destek olması, tırlarca silah stoğunu bu örgütlere ulaştırması…

Türkiye için önemli sorunlar.

Tabii yine bazı farklı değerlendirmeler yapılıyor:

İşte Türkiye yönünü Avrasya’ya Rusya ve Çin’e dönmeli şeklinde.

Kimileri, zaten göbekten Avrupa’ya bağlı.

Avrupa kıtasının kuyruğuna takılıp gitmemizden yanalar.

Şuan için ABD, Türkiye’yi Rusya’dan ve Çin’den uzaklaştıracak birtakım stratejiler içinde olacaktır.

* * *

Bence, burada önemli olan ülkemizin ne yapacağıdır? Türkiye Cumhuriyeti olarak, hem II. Abdülhamit politikalarından hem de ebedi liderimiz başkomutanımız Mustafa Kemal ATATÜRK’ün ilkelerinden taviz vermeden oluşumları soğukkanlıkla izlemek.

Belirtmek gerekir ki…

Akıl ve sağduyudan eksik izlenecek politikalar, bizim ülkemizin aleyhine sonuçlar verecektir.

Bugün, Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti iktisadî gelişmişlik ve sosyal adalet hususlarında ve yine siyasal ve demokratik kültür açısından, Batı Avrupa ülkelerinin yanında sınıfta kalmıştır.

Rusya ve Çin’de devlet kapitalizmi olduğundan, devlet güçlü ve zenginken, halk ise fakirdir. Bu bağlamda Rusya’da ve Çin’de oligarşik güçlerin egemenliği olduğundan, ekonomik ve sosyal ilerleme tabana yansıtılmadığından devlet zenginlerine istinaden, geniş halk kitleleri yoksulluk içinde yaşam savaşı vermektedir.

Hayaller âlemine dalarak, Avrasyacılık projesine saplanarak, Rusya ve Çin ile yakınlaşarak ama öte yandan Batı medeniyeti ile köprüleri atmak, sadece hayalperestlerin düşeceği bir çıkmaz kuyudur.

Düşünce özgürlüğünden tutunda…

İfade, yayın, medya ve örgütlenme özgürlüğü açısından Rusya ve Çin’in sicilinin kabarıklığını ve karnelerinin kırık olduğunu, ifade etmeye gerek var mı?

Hukuksuz ve yargısız tutuklamalar… Muhaliflerin suikastlara uğraması… Yine, muhaliflerin seslerinin kesilerek sürgüne gönderilmeleri, alışık olduğumuz hadiseler.

Ezcümle…

Aklımızı başımıza devşirerek, ilk önce “yurtta sulh cihanda sulh” düsturundan taviz vermeden, uluslararası aksiyonlara müstemleke devlet durumuna düşmeden, karşılık vermektir.

Anlaşılan…

Okuduklarımızdan edindiğimiz kanıya göre…

2021 senesi sıcak geçecek gibi.

Bizlere de…

Bekleyip…

Görmek kalıyor.

Devamı
Rağmen Tipi Sevmek...

Sevmek ve birisine bağlanmak…

En son tahlilde insanların yalnız yaşayamayacağına geliyoruz. Gerçekten de sevmek ve aşka düşmek, insanların en masumane davranışıdır.

Belki ezber şeyleri yazıyorum…

Ama, bam telimize dokunulduğunda veryansın etmek de gerçeklerin üzerini örtmemeli.

Sevgi gibi… Şefkat gibi… Aşk gibi… Sadakat gibi… Arzu duymak gibi duygularımızın nirvanası olan bu hasletler için, modern zamanların içine düştüğümüz vasatlığından etkilenmediklerini iddia edebilir miyiz?

Geçenlerde… Sabah gazetesinin belki de en sevilen yazarlarından Hıncal Uluç’un 2006 yılında yayımlanmış “Arkadaş… Dost… Sevgili… Sizinki Hangisi?” kitabını karıştırırken…

Sevmek tiplerinden haberdar oldum.

Eğer tipi sevmek…

Çünkü tipi sevmek…

Rağmen tipi sevmek…

Evet değerli okuyucular, belki bundan önceki sevgililer günü yazımda karamsar bir tablo çizmiş olabilirim.

Ama sakın ha benim sevgiden hazetmediğim anlaşılmasın. Ben, sadece sevgi gibi şefkat gibi merhamet gibi duyguların… Kalıplara sokulmasına karşıyım.

İnsanın, birine karşı samimi duygular beslemesi kadar daha doğal ne olabilir?

Aslında demek istediğim…

İnsanî duygularımızı belirli günlere saplanarak ve yine belirli davranış kalıplarını sergileyerek yok etmeyelim…

Tabii ki…

Yılda bir kere bile olsa… İnsanın anlam yarısı sevdalısını hatırlaması, hasbelkader erdemli bir davranış…

* * *

Tamam da ya sonra ne olacak? Sonraki günler… Sevelim ve sevilelim… Ama şartsız ve koşulsuz…

Bazen bir buse öpücük, bazen bir gülümseme, dünyaya bedeldir.

Evet, belki yine aynı fasit daireye geliyorum: Tüketim ekonomisi… Ne olur şimdi dürüstçe ikrar edelim… Modernleşme ile yaşam içinde belki ilerlerken, öte yandan âdetlerimizden uzaklaşmaktayız.

Kabul ediyorum…

İnsanın sevdalısına hediye alması veya hediyeleşmesi, çok güzel duygular.

Demem o ki… Sevgimizi, içimizden kopup gelen duygu sellerini bir güne sığdırmayalım… Aslında, bu günlerde birbirimize destek olmaya, sevgi gösterisinde bulunmaya o kadar çok ihtiyacımız var ki…

Hani yukarıdaki satırlarda size Hıncal Uluç’un kitabından bahsetmiştim. İşte orada, saygıdeğer Hıncal Uluç yazmıştı…

Eğer tipi sevmek… Çünkü tipi sevmek… Rağmen tipi sevmek…

Eğer tipi sevmek, tam anlamıyla çıkar üzerine kurulmuş bir sevgi. Eğer yaparsan, verirsen, alırsan vb…

Çünkü… Çünkü çok zenginsin. Çünkü Mercedes’in var. Çünkü kudretlisin vb…

RAĞMEN…

İşte biz şu sıralar sevgiye hasret insanların aradığı… Karşılıksızca sevgi.

Ne olursa olsun… İster fakir ol… İster berduş ol… İster yakışıklı veya güzel olma…

Kısacası…

Rağmen sevmek… Her türlü zorluğa rağmen, yokluğa rağmen, yoksulluğa rağmen, olanaksızlığa rağmen…

Sevmek ve sevilmek…

İşte tüm mesele bu:

Ne olursa olsun sevelim. Sevgimizi göstermekten geri kalmayalım. Kaçınmayalım. Hiçbir şeyi gurur meselesi yapmayalım. Kibir’in esiri olmayalım. Hayat her şeye rağmen yaşamaya değer.

Ne olursunuz…

HER ŞEYE “RAĞMEN” SEVELİM VE SEVİLELİM.   

Devamı
Terör Büyük Bir Sorundur

GARA’DA hunharca katledilen 13 vatandaşımız terör gerçeğini yüzümüze çok sert biçimde vurdu.

Önce şunu belirtmek gerek…

Şuan en büyük tehlike Covid-19 gözüküyor…

Doğru da…

Bu durum, eşanlı süreçte yaşanan diğer sorunları perdelememelidir.

Türkiye’de bugün en büyük sorun nedir diye sorulsa…

Covid-19 salgınını bir kenara koyarsak…

EKONOMİK sıkıntılardır… Bu bağlamda işsizlik, yoksulluk, gelir akımının yaşamsal ihtiyaçları karşılayamaması… Vb.

Ama öte yandan, Türkiye’nin en büyük sorunu, terördür. Ve daha ötesi terörizmdir.

PKK terörü… 15 Ağustos 1984’de Şemdinli/Eruh’taki baskınla başlamıştır.

40 yıla yakın bir süredir terör örgütlerinin faaliyetleri yüzünden bu ülkenin aslan gibi evladlarını kaybettik.

Şimdi bakıyorsunuz… Bu acı olay karşısında… Siyasi partiler birbirlerini suçluyorlar. Halbuki terör gibi insanlık suçu faaliyetlerde, tek yumruk olmamız gerekmez mi?

Gerçekten de artık yeter. Siyaset kurumu da siyasetçiler de, terör gibi bir hadise karşısında bile, yumruklarını açıp yekvücut olamıyorlarsa…

Ne zaman yedi düvele hadlerini bildireceğiz?

Artık şunu bir anlayalım…

Terör, memleket meselesidir. Ne bir A partisinin sorumluluğundadır ne de bir başka B partisinin uhdesindedir.

Bu terör denen acımasız hengameden kurtulmanın tek yolu, birlik olmaktan geçmektedir… Ne zaman terör meselesi memleket meselesi oldu, işte o vakit ülkemiz üzerindeki büyük bir yükten de kurtulmuş olacaktır.

Devamı
Anayasa Tartışmaları- II

Türkiye’deki gündem kadar bir başka ülkede gündem çok fazla insanların başını döndürmüyordur.

Bir yandan…

Anayasa tartışmaları…

İşsizlik…

İttifak çalışmaları…

Yeni parti kurma faaliyetleri…

Kutuplaşma ve toplumsal ilişkilerin gitgide sertleşmesi…

Esasında…

Bazen gündeme gelen konular ve tartışılmaya çabalanan meseleler, ülkemizin ilerlemesine faydalı olabilir.

İşte fırsat…

ANAYASA tartışması… Anayasanın sıfırdan silbaştan yapılmasının, bu ülkeye ne zararı olabilir?

Yahu bizler yaratılan gergin ortamdan ötürü…

Bir araya gelip tartışmayı unuttuk.

Dediğim gibi…

Şu anayasa meselesinin etraflıca değerlendirilmesi için siyaset kurumunun aktörlerinin bir araya gelmesi neden bu kadar zor? Siyasetçiler değil mi bu vatana ve millete hizmet için ateşten gömlek giyenler?

Zaten anayasamızın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek maddeleri ortadayken…

Diğer çağa ayak uyduramayan hükümleri, içinde olduğumuz “bilgi toplumu” olmanın gereklerine göre yeniden neden revize edilemesin?

Engelleri çıkaranlar bizleriz?!

* * *

ANAYASA tartışması belki de ülkemizdeki kamburların düzeltilmesi adına fırsatlar sunabilir…

Neden olmasın?

Herkesin, kamuoyunun üzerinde durduğu husus… Anayasamızın, daha anlaşılır bir dille kaleme alınması…

Hepimizin beklentisi…

Yani, “sivil bir kimliğe” sahip bir anayasa metninin ortaya çıkarılmasının kime ne zararı var?

Anayasa, herkesin bildiği gibi hukuk hiyerarşisinde en tepededir.

Bu bağlamda, demokratikleşmeye uygun olarak, toplumumuzun adalet gereksinimine binaen bir 21. Yüzyıl anayasasının tesis edilmesi, artık gereksinimden öte zaruriyettir.

Hukukun üstünlüğü…

Yargı bağımsızlığı…

Kuvvetler ayrılığı…

Temel insan hak ve hürriyetleri…

Tüm bunlar, askerî vesayetten arındırılmış, halk iradesini yansıtan bir toplumsal sözleşme ile vuku bulabilir.

Bu bağlamda, anayasa tartışmalarında hep nedense ilgili aktörler ipe un serme derdinde olduklarından, “olması gerekene” bir türlü geçemiyoruz.

Zaten yıllardır, “teoriden” pratiğe geçemedik.

Sivil toplum kuruluşlarınca farklı dönemlerde farklı anayasa taslakları hazırlanmasına rağmen, dediğim gibi hep masa üzerinde kalmıştır bu girişimler.

Aslına bakılırsa, Osmanlı Devleti’nden tevarüs eden bu devlet kutsiyeti zihniyetinden dolayı devlet teşkilatlanmasında bürokratların, yani atamayla işbaşına gelenlerin milletin teveccühleriyle seçtiklerini sürekli bir denetim ve baskı altında tutmaları, işte anayasal zırhlarla tesis edilmekteydi.

* * *

Doğrusunu söylemek gerekirse…

Kamuoyu olarak bu anayasa tartışmalarının içine bizler daha çok saplanıp kalacağız…

Çünkü…

Demokratikleşme; ileri düzeyde bir demokratik toplum ve devlet tesis etmenin temelinde…

İnsan haklarına saygı duyan bir yasalar silsilesinin inşaî yatmaktadır.

Çağdaşlaşmaya paralel olarak, modernleşmenin dayatmaları karşısında arkaik bir yasal düzenlemeler demetiyle yeryüzü ile eklemlenmek olası mıdır?

Neymiş efendim…

Anayasamız, bu zamana kadar şu kadar kere değiştirilmiş. E ne olacak, demek ki ihtiyaçlara cevap vermiyor ki…

Yeniden bir anayasa yazımına ihtiyaç duyulmakta.

Fazla uzatmak istemiyorum… Her şeyden önce, anayasa tüm toplumun bileşenlerinin rızası alınarak meydana getirilmelidir.

Demokrasi; her zaman dediğimiz gibi, sadece sandık veya matematiksel çoğunluk da değildir.

Her şeyden önce…

Çağdaş bir demokrasi…

Belirle ilkeler ve prensipler çerçevesinde olgunlaşır ve yeşerir:

Birlikte yönetişim gibi…

İstişare gibi…

Müzakere gibi…

Geniş bir konsensüs gibi… Vb…

Bakalım…

Bu ANAYASA tartışmalarının sonucu nereye varacak?

Benim gönlüm, insanın devletten önce geldiği, devletin vatandaşlarının hizmetkârı olduğu bir toplumsal sözleşmenin serencamından yanadır.

 

Devamı
Elleriniz Kırılsın Emi!

KARAR gazetesinin 29.01.2021 tarihli nüshasında…

İçimi parçalayan aşağıdaki gibi bir tablo vardı:

2008 – 80 kadın

2009 – 109 kadın

2010 – 180 kadın

2011 – 121 kadın

2012 – 210 kadın

2013 – 237 kadın

2014 – 294 kadın

2015 – 303 kadın

2016 – 328 kadın

2017 – 409 kadın

2018 – 440 kadın

2019 – 474 kadın

2020 – 471 kadın

-------------

2008 – 2020 yılları arasında 3.656 kadın…

Erkek cinayetine kurban gitmiş.

Yine…

2021 yılının ocak ayının ilk 28 gününde 19 kadın aramızdan ayrılmış.

Gerçekten de bazen ne diyeceğinizi bilemiyorsunuz.

Kelimeler, cümleler, metinler kifayetsiz kalıyor.

Bu utanılacak kara tabloyu nasıl yeneceğiz…

İnanın çaresizlik kadar, daha kötü bir şey yok!

Devamı
Türkiye, ABD, AB ve Rusya

Türkiye’nin Avrupa ile ilişkileri ve Amerika ile de olan ilişkileri mercek altına alınmakta…

Bir kere burada tek taraflı bakmamak gerek.

İlişkilerde hep nedense, Türkiye’nin ev ödevlerini yapmadığı, hukuk devleti karnesinin zayıf olduğu, yine demokratik toplum olma özelliğinden uzaklaştığı vb. değerlendirmeler yapılmakta.

Öte yandan…

Türkiye’nin Ortadoğu coğrafyasındaki jeo-stratejik ve jeo-politik konumu itibariyle hem AB’nin hem de ABD’nin Türkiye’den kolayca vazgeçemeyeceği dillendirilmekte.

Bildiğiniz gibi Sayın Erdoğan, AB ile “beyaz sayfa” açma ümidiyle ilişkileri normalleştirmek için açık kapı bıraktı.

Ama, öte yandan ABD ile nasıl bir yönseme izleneceği merak konusu… Biden’ın kontrolünde(?) olacak ABD ile ilişkilerin normal ve müttefiklik düzleminde seyretmesi ne kadar olabilir görüntü vermektedir?

Bir kere, Türkiye ve ABD ilişkileri açısından en önemli başlık, F-35 uçak meselesidir. Kongre her defasında uçak satışında su koyvermişti. Bir de Biden yönetiminin, Türkiye’ye Sayın Erdoğan üzerinden bakışı var.

Öte yandan, Türkiye’nin S-400 füze kalkanı alımlarının nasıl süreceği de ilişkiler bakımından, ilişkilerin olumlu seyrini akim bırakmaya aday.

Türkiye’nin AB ile olan ve ortaya çıkacak uluslararası siyaset denkleminde artık bir parametre olarak dikkate alınmasında, tüm bu sayılan etkenler dikkatle gözlemlenecek. Rusya ile iki devlet başkanının dostlukları; Sayın Erdoğan ve Sayın Putin’in uzun yıllardır sürdürdükleri dostane ilişkiler, ABD’nin Ortadoğu politikalarında müttefikliğe sığmayacak hamleler atmasına neden olabilecek ve Türkiye’nin ABD ve AB ile Rusya bloğu arasında savrulmasına vesile olabilecektir.

Yine her zamanki gibi bekleyip göreceğiz…

Devamı
İçişlerimiz ve ABD

Günlerdir...

Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri...

Atanan Rektörlerini istemiyorlar...

Bu bağlamda...

Öğrenciler, hükümetten taleplerinin değerlendirilmesini beklemekte...

Şöyle baktığımızda...

Nümayişe kaçmadan ve taşkınlık yapmadan...

Öğrenciler, “anayasal” bir hak olan yürüyüş ve açıklama yapmaları bakımından bir engel ile karşılaşmamalılar.

Kaç yazımda dile getiriyorum ama...

Her nedense, ülkemizde bir türlü yeşertemediğimiz olgunluk...

Uzlaşmak... İstişare yapabilmek...

Neden bu kadar zor birbirimizi anlamak? Yahu memleketteki tüm sorunlar böyle kamplaşmanın, saflaşmanın gereğince çözümlenecekse, buradan demokrasi adına da...

İlerleme adına da hiçbir çıktı sağlanamaz.

Orta yol bulunmuyor.

Eğer ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti “hukuk devleti” diyorsak, hukuk devletinin gereği bir yasal işlem/atama yapıldıysa ve hukuk buna cevaz veriyorsa- yani meşruiyet açısından bir anormallik yoksa- mevzuyu uzatarak, toplumsal bir meseleye dönüştürmek...

Tekraren fasit bir dairenin içine hapsolmamıza neden olmakta.

Bugün bakıyorum da... Boğaziçi Üniversitesinde öğrencilerin taleplerine duyarlı olanlar...

Nedense...

Amerikan makamlarından gelen, Boğaziçi Üniversitemizdeki bir işlem ile ilgili açıklamalara duyarsız kalıyorlar.

Hani bu aralar “millilik” ve “yerlilik” çok moda ya...

Burada yaşanan olay, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir iç işleridir... E tamam da bir kişi de çıkıp ABD’ye yeter be artık demeyecek mi?

Devamı
Anayasa Tartışmaları

Anayasa tartışmaları yine alevlendi. Bu tartışmayı yine gündeme getirmek, bir gündem saptırma mıdır, beni ilgilendirmiyor.

Şu bir gerçek… Anayasamızın gerçekten de çağa uygun olarak, üzerinde monteler yapılarak değil, silbaştan yeniden yazılması gerekiyor.

Bu bağlamda…

Anayasamızda yapılan son değişiklikle, T.B.M.M’de 600 milletvekili bulunması gerekmekte. Ama, cari dönemde milletvekili sayısı 584.

Anayasanın değiştirilmesi için, milletvekillerinin üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu gerekmekte. Bu sayı da 400 milletvekiline tekabül ediyor.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin meclis içindeki sandalye sayısı 289. Meclis Başkanı AK Partili Mustafa Şentop olduğundan, meclis oylamasına katılamayacağından ötürü, Sayın Şentop çıkarıldığında AK Parti’nin sandalye sayısı 288 oluyor. Milliyetçi Hareket Partisi’nin sandalye sayısı da 48.

Bu bağlamda… CUMHUR İTTİFAKININ toplam milletvekili sayısı 336 olduğundan ve bu sayı da anayasa değişikliğine yetmiyor.

Yine, Cumhurbaşkanının, 82 Anayasasının 184’üncü maddesine dayanarak, anayasa değişiklik tekliflerini halk oylamasına (referanduma) götürme yetkisi var.

T.B.M.M Genel Kurulunda yapılacak olan bir anayasa değişikliği teklifi oylamasında, eğer 400’ün altında ancak 367 veya fazlası “kabul oyu” söz konusu olursa, cumhurbaşkanı, teklif T.B.M.M’de kabul edilmemiş bile olsa, teklifi halk oylamasına sunabilmekte.

Cumhurbaşkanı, T.B.M.M Genel Kurulunda 400 veya daha fazlası oy ile kabul edilmiş anayasa değişiklik teklifini eğer isterse, halk oylamasına sunabiliyormuş.

Buraya kadar olan hususlar…

Hukukun matematik tarafı.

* * *

Şimdi bakıyorum da…

Daha etraflıca bir taslak bile oluşturulmamışken…

“İstemezük” borazanları çalmakta…

Bizler niye böyleyiz?

Evet…

Bu anayasa değişikliği belki gündemi değiştirmek için ortaya atılan bir savsata da olabilir…

Ama…

Öte yandan, bu, anayasanın değiştirilmesi gerçeğinin üzerini çizer mi?

Bu anayasa ne kadar yamanırsa yamansın…

Dikiş tutmuyor.

Daha özgürlükçü bir anayasa metninin yazılması; ve özellikle kısa ve net bir metnin ortaya çıkarılmasının neresinde bir beis görülüyor?

Değerli okuyucular,

Biz böyle toplumsal ve siyasal meselelerde direttikçe, kendi siyasal bagajımızın gereklerine göre ön koşullar masaya koydukça…

Bir arpa boy ilerleyemeyiz.

Daha durun bakalım, anayasa değişikliğinin talebini masaya sürenler, hele heybesindekileri bir çıkarsınlar…

Ne isteniyor ne bekleniyor…

Kamuoyunca bir gözlemlensin.

Askerî bir idarenin yaptığı anayasayı, yama yapa yapa 21.yy. içinde yüzleştiğimiz sorunlarda temel başvuru belgemiz yapmamız, ne kadar realiteye uygun?

Taraflar bir tartışsın, nasıl bir vizyonla anayasa yazılmak isteniyor, oturup bir taslak ortaya çıkarılsın.

Bakıyorum da… Biz toplum olarak iyice birbirimizden kopmaya başladık. İstişare yok. Müzakere yok. Diyalog yok.

Etkili iletişim yok. Ee bu yoklar arasında…

Biz nasıl ufka yöneleceğiz, bilmiyorum.

Arz ederim. 

Devamı
Sevmenin Günü(?)

Yine bir “Sevgililer Günü” geldi çattı…

SevmekÂşık olmak…

Aslında, bu kelimelerin gönül dünyamdaki lügatın içindeki anlamları belli ve açık…

Aslında… Benim bu tür özel günlere bakış açım da belli.

Geçmiş yıllarda bu minvalde yazmıştım…

İster adına sevgililer günü deyin, ister anneler/babalar günü deyin; fark etmiyor…

Kapitalizmin oyunu, oyundur.

Ben kıvırtmayı sevmem… Böyle özel günler, tüketim çılgınlığının tetiklendiği günlerdir.

 

Aslında, burada bir aşk olsun serzenişini de medya haketmekte. Normal günlerde, vatandaşın açlıktan bitap düştüğünü yazan medya; hatta ekmek kuyruklarındaki insanların çaresiz durumlarını görüntüleyen medya…

Her nedense…

Gün tüketim çılgınlığı olduğunda, riyakârlık yapmaktan da imtina etmiyor. Ne denirse densin… Popüler kültür ve yozlaşan modern zamanlarda insana dair veya insana dokunan her şey “meta”laştırıldı. Lamı cimi yok…

Kapitalist ticaret ahlâkı her şeyi “allayıp pullamayı” ve ambalajlayarak insanların “beğenisine” sunmaktan da geri kalmıyor.

Allahaşkına yahu… SevmekSevgiTutku… Bu insanî duyguları ambalajlayarak, insanları gözbağıyla aldatmanız mümkün mü?

Evet aslında… Değil… Ama, günümüzün insanı mutluluğu, sevgiyi illaki maddede aradığından ve mutlu olabilmek için bir şeylerin kendisine verilmesine “alıştırıldığından”… İşte böyle dünyanın en saf ve masum insan hasleti paketlenip, cilalanıp bir güzel ticarî meta hâline getiriliyor.

Neyse… Sevgililer gününüz her şeye rağmen kutlu olsun.

 

Devamı
Süreçsel Gelişim ve Zamanda Takılmak

Anadolu Ajansında, Amerikalı milyarderlerin Covid-19 salgınının etkili olduğu 10 aylık süreçte servetlerini 1,1 trilyon dolar ($) arttırdığı yazıyordu.

Şöyle ki…

Amerikan vatandaşı 660 milyarder, Covid-19 salgını döneminde 3 trilyon dolar olan toplam servetlerini, ocak ayı itibariyle 4,1 trilyon dolara yükseltmişler.

Şöyle bir bakışta bize ne denebilir? Gerçekten de öyle aslında. Bize ne? Zenginin malı züğürdün çenesini yorarmış.

Covid-19 sürecinde ve sonrasında uzmanlar bas bas uyarıyorlar: Gelecek hiçte beklediğimiz gibi olmayacak, diye. İşte envai türden korku senaryoları, distopyalar…

Ama, her şeyden önemlisi… Açlık tehlikesi. Yoksulluk tehlikesi. Mahrumiyet. Kısacası, tamamen yaşamımızı direkt etkileyecek gelişmeler. Şunu belirtmek gerekir, ortalığı karatmaya çalışanlara inat her zaman umutvar olmak durumundayız. Öte yandan anlatılanların gerçeklik payı da var.

Ne mi? Tarım sorunu… Gelecekte, bu yönde iklim değişiklikleri insanoğlunun beslenme kaynakları üzerinde doğrudan etkin olmaya devam ettiğinde, sera etkisiyle doğal yaşamın döngüsü bozulduğunda, devletlerin/hükümetlerin doğanın hükmü karşısında aciz ve çaresiz kalmaları durumunda…

Ne yapılacak? Beslenme ve gıda sorununun şimdiden masaya yatırılması lâzım. Yağmur yağmadığında, gördük ki yaşam birden kilitleniyor. Yağmur yağış rejiminin bozulması, doğanın insan eliyle tahrip edilmesi, tüm bu aşınmalar, şuan olmasa bile ileride insanlığın tümü için çanların çalmasına sebep olacaktır.

Gelecek bakımından kaygılı olan yazarlar, tarım politikalarına ve beslenme ile gıda tedarikinin önemine dikkat çekiyorlar. Benim üzerinde duracağım bir başka husus ise…

Türkiye olarak bu kritik süreçte ne kadar durumun vahametini idrak ettiğimizdir.

* * * *

Lafı nereye getireceğim… 21. Yüzyıl bildiğimiz gibi artık teknolojinin hakimiyetini ilan ettiği bir yüzyıl. Kabul etsek de etmesek de, kol gücüne dayalı işler ve meslekler, bilimin ve teknolojinin eşgüdüm içinde gelişme göstermesi nedeniyle, insanlığın belleğinden silinme noktasına geldi.

Bir yandan…

Açlık meselesi var. Ne olursa olsun insanlar için en temel beslenme kaynağı yine tarımsal faaliyetlerden elde edilen ürünler. Tarıma yönelik müspet politikaların sürdürülmesi, çiftçilerin desteklenmesi, bir toplumun ve devletin varlığı bakımından hayati derecede önemli.

Su kaynaklarımızın arttırılması, mevcut su kaynaklarımızdan maksimum verimlilik elde edilmesi, temiz suya erişim; üzerinde kafa patlatılması gereken en önemli meselelerdir.

Şimdi nereye geleceğiz? Önümüzde Covid-19 odaklı bir sene var. Ve bundan sonra bu salgının etkileri ilerleyen dönemlerde de iz bırakacak. Ama, öte yandan belirttiğim gibi, gelişmiş toplumlarla gelişen/gelişmekte olan toplumları ayıran en büyük faktör, bilgi toplumu aşamasına geçmiş olmalarıdır.

Bizim gibi gelişmekte olan ülkeler, hâlâ tarım ile iştigal olduğundan ve üretimini daha çok “yükte ağır pahada hafif” bir portföyden oluşturduğundan, çağımızla ahenkli bir ilerleme kaydedemiyoruz. Tabii bu husus tüm gelişmekte olan ülkeler için geçerli.

Demem o ki… Evet ileride tarım, yine en önemli beslenme kaynağı olacak. Ama, öte yandan istikrarlı ve sürdürülebilir bir iktisadi kalkınma ve büyüme için, yine tarım sektörüne mi önem vereceğiz? Eskiden üniversitede okurken, dersler sırasında, işte gelişmiş ve ekonomileri büyük ülkeler için küçücük cihazlar üretip, bizim kamyonlarca tarım ürünlerimizi aldıkları dillendirilirdi.

Elin oğlu, bilgi toplumu olmanın verdiği avantajlarla, dünyaya daha fazla hâkim olmakta; sahip oldukları teknolojik ve bilimsel üstünlüklerle yeryüzünü istedikleri gibi biçimlendirmekteler. Sonuç itibariyle, bizler de Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak müreffeh bir ülke olma derdindeyiz. Belki, bana bu yazdıklarımdan ötürü kızabilecekler çıkacaktır.

Şimdi, yukarıda zikrettiğim ABD’li milyarderler, aynı zamanda dünyadaki çokuluslu şirketlerin de sahipleri. Büyük ihtimalle sahip oldukları şirketler de, bilgi ve teknoloji tabanlı şirketler. Evet, önümüzde bizleri açlık, kıtlık, besin tedariki gibi zorluklar bekliyor.

* * * *

Öte yandan…

Bu dediklerimin de altı çizilmeli.

Tarım ürünlerine muhtaç olmak durumundayız. Doğru. Ama, tarım ürünleri ile büyük ve gelişmiş ülke olma umuduz ne kadar rasyoneldir. Dediğim gibi…

Dönemimiz artık daha fazla…

Teknolojinin ön plana çıktığı bir devir. Bugün gelişmiş ve modernite süreçlerini tamamlamış ülkelere baksak, burada iktisaden faal olan nüfusun büyük çoğunluğunun hizmetler sektöründe istihdam edildiğini de görürüz.

Dünya değişiyor. Yıllardır dünya ve dünyanın sakinleri de değişime ayak uydurmak maksatlı mücadele veriyorlar.

Demem o ki… Teknoloji üretemeyen, transfer edilen teknolojileri özümseyemeyen, onu kendi koşullarına adapte edemeyen toplumların hangi sosyoekonomik ve siyasal tercihler üzerinde tartışma yürütürlerse yürütsünler geleceğe umutla bakmaları zorlaşacaktır. Sınırlar ötesi paylaşılabilecek teknoloji ve araştırma birikimi olan ülkeler, kalkınma yarışında ve rekabette öne geçtikleri gibi, işte böyle zenginlerin olduğu bir modern toplum olacaklar.

Bizim örneğimiz pekâlâ Amerika Birleşik Devletleri değil. ABD’de insanların ne kadar zor yaşam koşulları altında hayatta kalmaya çabaladıklarını zaten biliyoruz. Amerikan ekonomisinin tabana yayılmadığı ama öte yandan zengin ürettiği bir gerçek. Bizim için önemli olan daha çok Batı medeniyeti. Yanı kıta Avrupası, İskandinav ülkeleri.

Bugün, artık takkeyi çıkarıp düşünme zamanı…

Evet; bugün, tüm çabalarımız, gayretlerimiz, ülkemizi daha muasır bir devlet düzeyine çıkarmak. Kalkınmayı sürdürülebilinir ve sürekliliği olan ayaklara oturtmak.

İnsanlığın tarihsel deneyimlerini ve tarihsel süreci biz; Osmanlı Devleti de dahil olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti de bihakkıyla içselleştiremedik ve toplumsal yaşantımızın içine “olması gerektiği” şekliyle de monte edemedik.

Bugün, hâlen biz, 1900’lü yıllardaki Amerikan ekonomik yapısı ve istihdam yapısını ayakta tutmaya çabalıyoruz.

Bilmiyorum, belki de yanlış ve gereksiz şeyler yazdım. Ufkum buna yetti. Pekâlâ yazı; yazıcısını bağladığı gibi, ilerletilmeye ve yanlışlanmaya da açık olmalıdır.   

Devamı
Süreçsel İkilem

Türkiye’de siyasetçiler boş işlerle uğraşadursunlar…

Boş lakırdıyla gündemi doldurmaya çalışsınlar…

Türkiye’de vatandaşların ve hanehalklarının derdi…

Geçim ve gelir akımı.

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonunun (DİSK) araştırma biriminin gelir ve yoksulluk ile ilgili son bulguları, üzerinde durulmaya değerdi.

- Avrupa Ülkeleri içinde gelir eşitsizliğinin en fazla olduğu ülke Türkiye imiş.

- En zengin ile en yoksul arasındaki eşitsizlik makası 8,3 kata yükselmiş.

- Hanehalkları bir yılda yaklaşık olarak 1.500 $ (Dolar) fakirleşmiş.

- Türkiye’de yoksul sayısı son 2 yılda yüzde 8,4 artmış.

- Dünyada çalışan yoksulluğu yüzde 9 iken Türkiye’de yüzde 14,4 olarak tezahür etmiş.

- Covid-19 döneminde çalışan yoksul sayısı 7,7 milyonu geçmiş.

- Her 10 kişiden 7’si borçluymuş.

- Türkiye’de yoksulluk riski diğer ülkelere göre daha yüksekmiş. Yine kadınların yoksulluk riski erkeklerden fazla; her iki çocuktan biri de yoksulluk riski altındaymış.

 

TUİK verilerine göre… İşsiz sayımız 4 milyon 5 bin iken, bağımsız kuruluşların kendi yaptıkları çalışmalar neticesinde iş bulma ümidi olmayan ve iş aramayıp çalışmaya hazır olan 4 milyon 348 bin kişi dahil edildiğinde “geniş tanımlı işsizlik” sayısı 8 milyon 353 bin kişiye, işsizlik oranı da yüzde 23,3’e yükselmiş oluyormuş. Son tahlilde zamana bağlı eksik ve yetersiz istihdamdaki 2 milyon 78 bin kişi de bu işsiz kişi sayısına ilave edildiğinde, “en geniş tanımlı” işsiz sayısı 10 milyon 513 bin kişiye, işsizlik oranı da yüzde 29,3’e ulaşmış oluyormuş.

- - - - - - 

Gündemdeki tartışmalar içinde en fazla dikkat çekmesi gereken husus bu:

Yoksulluk.

Gelir yetersizliği.

Şimdi adalette olsun ekonomide olsun ve yine demokratik yaşamda olsun reform başlatılacak ya…

En büyük reform…

Artık kendi kendimize yeten ülke edebiyatından kurtularak, daha fazla dünyaya eklemlenen bir eko-politik düzlem içinde olmalıyız.

Bakıyorum da…

Yersiz yersiz hükümetler eleştiriliyor. Bir sokağa çıkma kısıtlamasının uzatılması ve kapsamının genişletilmesi talep edilirken; diğer yandan artık bir serbestleşme ortamının tesis edilmesi yönünde beklentiler var.

Şunu anladık. Gelecekte hiçbir şey bıraktığımız yerden devam etmeyecek. İster doğal ortamda diyelim ister dünyaya hükmetmek derdinde olanların tasarımları diyelim… Dünya farklı bir yere çekiliyor.

Bunun yanında, bu gelişmelere paralel olarak küresel iklim değişikliklerini, çölleşme risklerini, çoraklaşma tehlikesini, susuzluğu falan da ekleyelim…

Ortaya çıkacak tablo, pespembe değildir. Çin’in ekilebilir toprak için girişimlerde bulunduğunu yer yer bazı kaynaklardan okuyoruz. Pekâlâ, içilebilir temiz su ve ekilebilir topraklar, gelecekte insanlığın yaşam damarları olacaktır.

Son günlerde ülkemizde de benzer hususlar konuşulmakta ve tartışılmakta. Tarım faaliyetlerinin gerilediği. Yine tarımda çalışan kesimlerin de azaldığı. Tarımsal ürünlerde gelgitlerin olduğu. Şöyle bir baktığımızda, gıda sorunu ve tedariki veçhesinden tarım faaliyetleri ve bunun sonucunda elde edilecek çıktılar, evet yaşamsal öneme haiz.

Ama öte yandan, bizler Tarım toplumu ve Sanayi toplumu ile Post-modern toplum geçişlerini tarihsel evrim süreçlerinde tecrübe edemediğimiz için de bocalama yaşıyoruz. Türkiye’nin sıkıntısı hâlâ yaşanan sorunlarda, köylülük/çiftçi olma statüsünden çıkamamasıdır. Yazıyı daha fazla uzatmak istemiyorum, iki sayfa olmuş, bir başka yazıda yine bu husus üzerinde kafa yormaya devam edelim.

 

 

Devamı
Sol'un İflah Olmaz Dili!

2021 yılının da geçmiş dönemden kalma sorunlarla geçeceği, yine kamuoyuna yansıyan polemikle netleşti gibi. Nedense, şu hastalığımızdan bir türlü vazgeçemiyoruz. Kibir. Her şeyin en iyisini kendimizin bildiğini zannetmek.

Yine yeniden değişmeyen meselemiz, tesettür ve cumhuriyet rejiminin yıkılacağı vehmi. Fitili ateşleyen Sayın Fikri Sağlar. Gerçekten de bu sol cenahtaki zuhur eden basiretsizliği bazen anlamlandıramıyorum. Artık Türkiye’de ne tesettür sorunu vardır ne de başörtüsü… Kelime oyunlarına gitmeye gerek yok. Neymiş başörtüsü başka bir şeymiş… Tesettür bir başka şeymiş.

İnsanların bu “niyet okuma” hevesleri yok mu? Tesettür giyen insanlar (yani bayanlar/hanımefendiler), Siyasal İslam ideolojisinin militanlarıymış. Ne kadar insanları yaftalayan bir dil. Eğer, 2021 yeni bir yıl olacaksa, küskünlükleri, kırgınlıkları bir kenara bırakacaksak, her şeyden önce kullandığımız ve tercih ettiğimiz dile, azami düzeyde dikkat etmemiz gerekecektir.

Bu dil ve üslûp ile ne yapılıyor? Bu dil mi geniş kesimleri uyandıracak? Bu tepeden bakan anlayış. Hani sol cenahta bir anlayış vardır: Bu toplum “adam” olmaz, bunlar böyle popülist siyasetçilerin peşinden giderler sonra da vahlanırlar diye… Şimdi, Allahaşkına, sabah akşam aynı politik ağzı kullanarak, insanların giyim-kuşam tarzlarıyla uğraşarak mı, milleti uyandıracaksınız? Artık Allahaşkına bir kendinize gelin, bu siyaset tarzı, muhafazakâr kitleleri teveccüh ettikleri partilerin saflarında daha da konsolide ediyor. Yahu bu sol kesim, hiç mi sokaktaki normal vatandaşın tepkisini ölçmüyor!? Seçim anketlerine bakmıyorlar mı? Tabii, tek bildikleri şey, Esmer Türkleri hakir görmek!

Devamı
Ey Sol Ruh Neredesin?

Ülkelerde ve dolayısıyla devletlerde bir siyasal sıkışma durumu var. Tabii bu durumun hâsıl olmasında şuan nazariyle Koronavirüs salgınının çok büyük payı var. Bu bağlamda, gelişmiş toplumlar da gelişmekte olan toplumlar da, bu salgının hem tıbbî tarafıyla hem de diğer sosyal yaşam alanlarında meydana getirdiği tahribatları bertaraf etme cihetinde verili koşullarla mücadele ediyorlar.

Sözcü gazetesi yazarı Sayın Deniz Zeyrek’in (20 Kasım 2020) tarihli yazısının başlığı şöyleydi:

“Türkiye’de sol öldü mü?”

Sanırım, yine bıkıp usandığınız bir yazı konusu ama değinmeden edemedim, esasında buradan yazıyı okumanızı salık veririm. Şöyle baktığınızda, Koronavirüs karşısında bugün en modern, en çağdaş siyasal rejimlerle yönetildiklerini iddia eden ülkelerin kriz karşısındaki durumlarına baktığımızda…

Gerçekten de ideolojilerin ve siyasalekonomik sistemlerin, yaşanan sorunlarda çaresiz kaldıklarını müşahede ediyoruz. Sayın Deniz Zeyrek’in sorduğu gibi gerçekten de sol öğretiler olsun, sol partiler olsun artık toplum nazarında öldüler mi? Öte yandan, ne denirse densin sağ partilerin, dünyanın önemli mahallerinde yükselen performanslarını izliyoruz. Bu bağlamda, neden sol partiler iktidara gelemiyor?

Burada sorgulanması gereken nedir? Eğer, olaya sığ açıdan bakarsak, yani ülkemizdeki aydınların bakış açısıyla bakarsak, “her toplum layık olduğu şekilde idare edilir” yargısının üzerine yatmak mı lazım? Biliyorsunuz, Türkiye’de yıllardır sol partiler bırakın tek başına iktidar olmayı, iktidar ortağı bile olamıyor! E bu durum da gerçekten de sıkıntı, seçmen vatandaştan mı kaynaklanıyor? Seçmenler, neden sol partileri tercih etmiyorlar. Biliyorsunuz, son dönemlerde sol partiler, özellikle CHP sağa kaydığı iddiasıyla eleştirilmekte. Neyse, bu eleştirilerin de tartışmaların da bir ortak noktasını bulamıyoruz… Belki de ister sağ ister sol ideolojiler olsun, sorun, toplumda “inandırıcı” ve “samimi” bir algıya neden olamamalarıdır. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin halen toplumdan önemli bir teveccüh görmesinin arkasında ne yatmaktadır sizce de? Şuna inanmaya devam mı edelim:

Bulgur, nohut, fasulye edebiyatı!

Devamı
AK Parti ve Dış Politikası

CUMHURBAŞKANI Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın demeçleri, nedense bu ülkede bazı kesimleri rahatsız ediyor…

Etmekle kalmıyor, “inandırıcılığını” sorguluyorlar.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, çeşitli kereler Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerini düzeltmesinden ve “yeni bir sayfa açmasından” bahis açıyor ya, dediğim gibi bazı Erdoğan alerjisi olanlar, hemen “istemezük” diye kazan kaldırmaya başlıyorlar.

Bu bahsettiğim kesim de, kendilerini “aydın”, “ilerici”,seküler/laik” diye tanımlayan kesim. Tabii böyle olunca, yani bunlar gibi düşünmeyince, bunlar gibi yaşam tarzına sahip olmayınca veya bunların istediği politikaları izlemeyince, ne oluyor?

Doğal olarak “gerici” ve “karşıdevrimci” oluyorsunuz. Şunu bir türlü anlayamıyorlar: Bu topraklar “kadim gelenekler ve inançlarla” yoğrulmuş bir coğrafya parçası. Doğal olarak bu kadim inançların içerisinde İslam dininin olması ve ülkemizin kahir ekseriyetinin Müslüman olması, bu müzmin kesimi rahatsız ediyor.

Hadi Avrupalıları anlıyoruz, onların doğuya bakışları “önyargılı” ve “din menşeili”… İslam dinine ne gözle baktıklarını biliyoruz. İslamiyet denince Avrupalılar daha çok, terör ve terör örgütlerini anımsıyorlar. BOKO HARAM, DEAŞ, EŞ ŞABAB, EL KAİDE gibi terör örgütleri üzerinden İslam Dünyasını okumaya ve değerlendirmeye tâbi tutuyorlar. İslam dini hakkında esaslı bir değerlendirme yapacak kadar “derinlikleri” olmayan Garpçıları, dediğim gibi anlamakta pek zorlanmıyoruz.

Muhafazakâr demokrat olduklarını hiçbir zaman saklamayan bir partinin, yer yer AB’nin entegrasyon sürecine taş koymasından ötürü “Hıristiyan Kulübü” olarak değerlendirmesi eleştiri oklarına neden oluyor. Oluyor olmasına da, nedense AB’nin ahde vefa duygusundan bağımsız ve riyakârca davranmasını hiç gündeme taşımıyorlar. AB ülkeleri değil mi ki, AK Parti’nin sürece yönelik çalışmalarını sabote edenler… Bugün, Almanya ve Fransa’nın, Türkiye’nin AB içinde yer almasına nasıl baktıkları ortada değil mi?

* * *

Avrupa Birliği ülkeleri samimiyetsizliklerinden ve ikiyüzlülüklerinden ötürü, “Hıristiyan Kulübü” yaftasını haketmekteler. Dediğim gibi, AB ülkelerini ve özelde Almanya ve Fransa’nın hazımsızlığını anlayabiliyoruz. İslam adına cihat ettiklerinin propagandasını yapan ve masum insanları katleden terör örgütleri üzerinden, İslamiyet ve Müslüman kimliği mütalaasına giriyorlar.

Burada, AK Parti’nin muhafazakâr kimliğiyle ülkemizi muasır medeniyet hedefi olarak AB çatısı içinde görmesinin neresi yanlış? Liberaller ve sözde solcular su koyvermeye başladılar. Son dönemlerde, liberallerden ve solcu olduklarını zannedenlerden özelde Sayın Erdoğan’a genelde de AK Patiye tazyikler yoğunlaştırıldı. Niyet okumakla vakit geçirdiklerinden, Türkiye’nin yaşadığı değişimi tahlil edemiyorlar.

AK Parti, bir dönem Avrupa Birliği’nin birliğe entegrasyon sürecine taş koymasından ötürü, biz de bu sürece “Ankara Kriterlere” der, yolumuza devam ederiz demişti. Demişti de başına gelmeyen kalmamıştı. Yok efendim Türkiye yönünü doğuya dönüyor. Yok efendim Türkiye’de eksen kayması var. Yahu 18 yıldır iktidarda olan bir partinin, hâlen samimiyetini bir türlü test edip noktalayamadılar.

Adalet ve Kalkınma Partisinin yıllardır bir gizli ajandasının olduğu, yine kara kaplı defterinde karşıdevrim yazdığı vb. AK Parti, yıllardır ötelenmiş ve yabancılaştırılmış “Esmer Türkleri” arkasına alarak iktidara gelmiş; bu bağlamda hem ekonomik refahı hem de siyasal iktidarı geniş tabanlara yansıtmıştır. Bugün tartıştığımız; laiklik, demokrasi, temel insan hak ve özgürlükleri ve yine kalkınma ve devrim olguları, son tahlilde neyi hedeflemektedir? Türkiye’nin muasır uygarlık projesi, ne zamandan beridir iktidarların hayalidir.

Bugün yine bakıyoruz bazı muhalefet yaptığını zanneden odaklara, zamanında kendilerinin de rol aldıkları politikaları eleştiriyorlar. Türkiye, belki bazen dış politikada yol kazaları yaşamış olabilir. Öte yandan dışişleri bakanlığını Sayın Ahmet Davutoğlu’nun yürüttüğü dönemlerde; izlenen pro-aktif siyasa, oynak eksenli dış politika, stratejik derinlik, komşularla sıfır sorun, değerli yalnızlık; bu dış politika düsturlarına ardı sıra methiyeler düzülüyordu.

Aynı akıl tutulmasını şimdi Sn. Ahmet Davutoğlu da yaşamakta. Eleştirmek en kolay siyaset tarzı. Türkiye kadim coğrafyalardaki ülkelerle, özellikle Arap ülkeleriyle ilişkilerini, ticari ilişkilerini düzeltince ve yoğunlaştırınca, şıpından eksen kayması etiketini yapıştırıyorlar. Şunu ekleyip yazıyı bitirelim. Türkiye’miz laiklikten taviz vermeden, konumlandığı coğrafyadaki ülkelerle ilişki içinde olacak; bu İslam ülkeleri de olur, Hıristiyan ülkeleri de olur.  

Devamı
Dünya Değişirken, Meslek ve İş

Zaman da sahip olduğumuz enerji de çok kıymetli. Ne zamanı geri getirmek mümkün ne de yararsız aktivitelerle harcanan enerjinin aynısını ikame etmek mümkün.

Nereye geleceğim?

İçinden geçtiğimiz dönemde, kâh salgından ötürü kâh bazı iç dinamiklerden ötürü ekonomimiz durağan olarak seyretmekte. Hemen hemen tüm web sitelerinde olsun, gazete haberlerinde olsun, ekonominin yavaşladığına yönelik haber-yorumları okumanız ve dinlemeniz mümkün.

Makroekonomik göstergeler de mikroekonomik göstergeler de olağan dönemlerin altında seyretmekte:

İşsizlik, istihdamda daralma, yoksulluk, hanehalklarının bütçe kısıtlarının temel ihtiyaçları karşılamakta zorlanması vb.

Ezcümle, bu kadar önemli meselelerin veya sorunların bence en önemli sebebi, pekâlâ konjonktürel dalgalanmalar olduğu kadar, eğitim evet eğitim!

Ne alaka denebilir? Vallahi bende bilmiyorum ama bir alaka bulmam/bulmak olanaklı. Birkaç gündür eğitim sistemimiz ve uluslararası arenada eğitim yapımızın sonuçlarına yönelik yazılara denk geldim. OECD raporlarında olsun, PİSA sınavlarında olsun, ülkemiz hani o çok ulaşmayı istediğimiz ülkelerin çok çok altında. Rakamları buraya taşımaya gerek yok. Çağımız bilgi çağı. Bu bağlamda, Google amcaya başvurunca istatistiklere erişmek mümkün.

Gerçekten de 90’lı yılların sonu ile 2000’li yılların başı, dönüşümlerin yaşandığı dönemlerdi. Sanayi toplumu olmanın karakteristiklerinin yavaş yavaş çözüldüğü, eğitimden tutunda ticarete ve geniş ölçekli üretim aşamasına kadar “bilgisayarlaşmanın” ve “robotlaşmanın” atbaşı gittiği bir bilgi toplumuna geçiş sürecini, hep beraber görerek ve deneyimleyerek yaşadık.

Ezcümle…

Artık geleceğin dijital tabanlı bir gelecek olacağını dillendirmenin bir gereği var mı?

***

Sanayi toplumu olmanın gerekleri, internet teknolojilerinin ivme kazanması ve iş tanımlarının değişmesiyle demode oldu. Endüstri Devriminin getirdiği iş düzenleriyle, iş yapış biçimleri, sanırım orta vadede tamamen ortadan kalkacak gibi.

Bildiğimiz gibi…

Sanayi Devrimi, Tarım Devriminin/toplumlarının geleneksel üretim biçimlerini sonlandırırken… Dramatik gelişmelere de neden oluyordu. Tezgâhlarda sürdürülen ve ilkel teknolojik araçlarla gerçekleştirilen üretim süreci, Sanayi Devrimi ile beraber, yerini dev fabrikalara bırakıyordu. Mavi yakalı ve beyaz yakalı işçi tanımlamalarının zirve yaptığı dönemde, çalışanlar, artık topraktan bağımsız olarak, evet yine kol gücüyle çalışıyorlardı ama herkes uzmanlaşma ve işbölümüne istinaden üretimin bir parçası oluyordu.

Sanayi Devriminden Post-Modern döneme geçişte de, “bilgi işçileri” önem kazanıyordu. Post-modern dönemde artık “hizmet sektörü” ön plana çıkmakta, artık öyle devasa üretim tesislerinde üretilen yükte ağır pahada hafif ürün konsepti yerini, bilgi işçilerinin ürettiği “bilgi” temelli yükte hafif pahada ağır hizmet/ürün sürecine bırakıyordu.

Demem o ki, artık bizim eğitim sistemimizde köklü bir revizyona gitmemiz gerekmekte. Liselerimizden tutunda yüksek eğitim ve öğretimin ifa edildiği yerler olan üniversitelere kadar, eğitim modellerimiz gençlere bir vizyon ve gelecek vaat edecek bir programla donatılmalı. Otomasyonun ve bilgisayarlaşmanın bu kadar hızlı ilerlediği çağımızda, işsizliği ve istihdam kayıplarını, çağımızın dönüşümlerine göre değerlendirmek durumundayız.

Eskiye has iş tanımlamaları ve meslekler çoktan değişime uğradı. Belki bugün popüler olan meslekler, yarın yapay zekâ çalışmaları ve faaliyetleri sonucunda insan yaşamının içinden silinip gitme tehlikesi ile karşı karşıya kalabilir. Eğitimimizi, özellikle yüksek eğitimimizi, evrensel değerlerle taçlandırmalı, yine üniversiteleri yüksek lise konumundan sıyırmalıyız. Küreselleşmenin çok baş döndürücü raddede tecrübe edildiği, fiziki ortamdan çalışmanın anlam kaybına uğradığını göz ardı etmezsek…

Meslek ve iş tercihlerinin, bir toplumun geleceğinde, yine o toplumu vareden fertlerin ortalama ömürlerinde sahip olabilecekleri refah payında; kısacası saadetlerinde, huzurlarında, başarılarında ve kazançlarında ne denli çarpan etkisi yaratacağını da görebiliriz. Yani, bırakalım şu boş gevezelikleri de çağa ayak uyduralım: Gelecek bir gün gelecek… Ama, nasıl geleceği, sanki birazda bizim ellerimizde.

Devamı
Sol mu Sağ, Sağ mı Sol?

Kemal Kılıçdaroğlu, Cumhuriyet Halk Partisini “sağa çektiği” için yine “eleştiriliyor”.

Sayın Kılıçdaroğlu’nun independent Türkçe sitesindeki şu açıklamasına;

“21’inci yüzyılın sorunlarını 18’inci yüzyıl kavramlarıyla mı çözeceğiz? Nedir sağcılığın, solculuğun kriterleri? Solcular kamu adına çalışır. Sağcılar kamu adına çalışmıyor mu? Solcular fakire yardım eder. Sağcılar fakire yardım etmiyor mu? Dolayısıyla bizim 18’inci yüzyıl kavramlarına hapsedilmiş bir siyasetle Türkiye’yi aydınlığa çıkarmamız mümkün değil. Yeni kavramlar üretmeliyiz.”

CHP’nin 24’üncü ve 26’ncı dönem milletvekili hukukçu İlhan Cihaner’den tepki gelmiş.

Nedense, CHP bir türlü gündeme “oyun kurucu” bir parti olarak gelemiyor. İçlerinde kendi kendilerini yemeleri, hesaplaşmalar, hizipçilik, CHP’yi gündem belirleyemeyen, daha çok gündeme hapsolan ve siyaset üretmede kısır döngüye ram olan bir konuma dönüştürüyor.

Zaten değerlendirmeler bu minvalde olunca, üretken bir siyaset ortamı da yeşertilemiyor. 1980’li yıllarla neoliberalizmin Reagan ve Tathcher ile şaha kalktığı, Turgut Özal’ın liberal politikaları ülkemizde tedavüle soktuğu bir dönemeçte, sol partiler ve ideolojiler silikleşti. Ya da halk kitlelerini arkalarında göremediler. Tabii klasik sol slogan ve propagandalar, daha çok işçi sınıfının sorunları ve mücadelesi üzerinden okundu. Sendikal hareketler, sivil toplum kuruluşları, ırkçılığa karşı mücadeleler, yabancı düşmanlığıyla savaş, gelir adaletsizliği, yoksulluk, doğanın tahribatı vb. hususlar üzerinden yürütülen siyasal diskur, Türkiye’de sosyoloji ihmal edildiği için, işte böyle tartışılmakta ve iktidara da namzet olamamakta.

Devamı
Çanlar Kimin İçin Çalıyor?

SÖZCÜ gazetesinde TurkuazLab. adlı şirkete ait “Türkiye’de Kutuplaşmanın Boyutları 2020” araştırmasına yer verilmişti. Araştırmanın tamamına burada yer vermeyeceğim. Zaten, sözcü gazetesinin internet sitesinden haberin detayına ulaşmak mümkün.

Katılımcılara farklı sorular sorulmuş. Ben, burada bir tanesine yer vereceğim… Bir soru şöyle: “Kendinize uzak hissettiğiniz partinin taraftarlarından biriyle çocuğunuzun evlenmesini ister misiniz?” sorusu sorulmuş ve cevaplar şöyle gelmiş: %74,9’u istemem derken, %21,1’i isterim demiş.

“Kendinize uzak hissettiğiniz partinin taraftarlarından biriyle iş yapar mısınız? sorusu sorulmuş ve şöyle cevaplar gelmiş: %72,0’ı istemem derken, %24,3’ü isterim demiş.

“Kendinize uzak hissettiğiniz partinin çocuklarıyla çocuklarınızın arkadaşlık etmesini ister misiniz?” sorusu sorulmuş ve şöyle cevaplar gelmiş: %66,6’sı istemem derken, %30,9’u isterim demiş.

“Kendinize uzak hissettiğiniz partinin taraftarlarıyla komşu olmak ister misiniz?” sorusuna şöyle cevaplar verilmiş: %60,8’i istemem derken, %36,8’i isterim demiş.

Bu tablo gerçekten de çok üzücü. Üzücü olduğu kadarıyla da kaygı verici. Hep soruyorum veya sorguluyorum, bizler bu hâle nasıl geldik? Bu tablo nasıl izah edilebilir? Her şeyden çok daha önemli bir sorunumuz var. Kutuplaşırken, birbirimizden de “uzaklaşıyoruz”! Zaten, yaşanan salgından ötürü fiziki mesafelere hapsolurken, bir de böyle gönülden ve gözden ırak olmak…

Gerçekten de çok üzücü bir gelişme bu. Siyasetçilerin veya devlete yön verenlerin bu gelişmeden, dönüşümden haberleri var mı? Bu sosyolojik yapı ya da değişim bizim kültürel kodlarımıza yakışıyor mu? Kendisi gibi olmayan, kendisi gibi düşünmeyen birisiyle komşuluk yapmam demek, nasıl bir ruh hâlidir?

* * *

Sıkıntı veya üzüntü, sadece bu hususta değil ki. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin ev sahipliğinde bir etkinlik düzenleniyor. Ve akabinde bildiğimiz sorunlar yine nüksediyor. Ne çok seviyoruz, olmayan şeylerden “meseleler” üretmeyi ve bunları “köpürtmeyi”! Ben teolog değilim. İslam dini veya din hususunda haddimi aşacak ya da ahkâm kesmeye yönelecek tavır içinde de olamam. Kur’an-ı Kerim’in Türkçe okunması tartışma yarattı. Esasında, olması gereken noktayı Sayın Ekrem İmamoğlu koydu. Evet, kutsal kitabımızın kaynak dilinden okunması, sanırım daha makbul olanıdır. Ama, tartışmalar bitmiyor ki… Affedersiniz ama Mahmut’un çorabı misali uzadıkça uzuyor.

* * *

Bizler bu tabloyu haketmiyoruz. Elimde değil… Üzülüyorum. Evet, belki doğalgaz veya petrol zengini bir ülke olmayabiliriz. Çok büyük marka olan çokuluslu şirketlerimiz olmayabilir. Dünyaya nizam vermeyebiliriz. Ama, bizi diğer ülkelerden farklı kılan nedir, diye sorsam… Kökleri çok derinde olan kültürel harslarımızdır. Şu toplumsal yapıya bakıp da utanmamak, üzülmemek, elde değil. Bakın, bu sığ sorunlar yüzünden esas oğlana, yani reel problemlere odaklanamıyoruz. Dinimiz yüzünden kutuplaşıyoruz. Birbirimizden soğuyoruz. Ne demek yahu, aynı çatı altında farklı siyasal görüşlere sahip biriyle komşuluk yapmam demek!

* * *

İslam dini kimsenin tekelinde değildir. İnanmak veya inanmamak, herkesin kendi bileceği bir şeydir. İnanç özgürlüğü, anayasalarca korunma altındadır. İfade ve toplanma hürriyeti gibi, vicdan ve kanaatlerini açıklamak veya toplum genelinden farklı bir siyasal ve vicdan değerlerine sahip olmak; toplum indinde ne ayıplanabilir ne de bu düşünceden ötürü insanlar toplumsal yaşamdan izole edilebilinir. Ne zaman böyle tartışmalar alevlense, toplum cambaza bak misali oyalansa, bilin ki derin devlet zihniyetleri ya da zihni sinir planları tertiplenmekte, birliğimiz ve bütünlüğümüz hedef alınmaktadır. Zaten, sol cenah hazır kıta beklemekte: Hayat Tarzımız tehlikede! Ne bitmez vehimmiş… Mahalle baskısı! Papağan gibi aynı kavramları ikrar ediyor ve dar bir konu çevresine saplanıp kalıyoruz. Bu bağlamda, endişelenmemek lâzım; laiklik de bizim ortak değerimiz… Dinimiz de kutsalımızdır. Mahallerimizden çıkıp bir başımızı kaldırsak… Ne oluyor diye… Aman ki ne aman! Sosyal erozyon had safhada… Çanlar kimin için çalıyor! Çivisi çıkmış dünya derler ya…

Esas, ziller, çivisi çıkmış toplum için çalıyor.

Devamı
Kaçın, Türkler Geliyor(!)

Geçenlerde internet sitelerinde gezinirken, benim ilgimi çeken bir araştırma sonucuna rastladım. Ama, şuan araştırmanın hangi sitede olduğunu hatırlamıyorum, çünkü not etmemişim.

İTALYA’DA yapılan bir araştırmada, “Hangi ülke dünya için en büyük tehdit?” sorusuna İtalyanlar şu şekilde cevap vermiş:

- Araştırmaya katılan İtalyanların yüzde 27’si Çin demiş.

- Araştırmaya katılan İtalyanların yüzde 15’i İran demiş.

- Araştırmaya katılan İtalyanların yüzde 14’ü Türkler demiş.

 

Bu bağlamda, bu araştırma sonucunda biz Türkler ilk defa ilk üç arasında yer almışız.

Acaba diyorum ki, kim kimden korkmalı veya ürkmeli? Tabii, son dönemlerde Türkiye’nin içe dönük siyaset anlayışından çıkarak, daha ayakları yere basan dış politika izlemesi, tevekkeli sadece Amerika’da değil, Avrupa ülkelerinde de endişeye neden olmakta.

Onlar istiyor ki, Soğuk Savaş Dönemi Türkiye’si yine varolsun. Onlara göre, Türkiye, dünyanın muktedirlerinin Ortadoğu’daki ileri karakolu olsun. Ama, işte bu medeniyet kumkuması devletler/ülkeler, aynı bizim ülkemizdeki melankolik solcular gibi, illaki kendi istediklerinin olmasını, her şeyin doğrusunu kendilerinin bildiklerini zannediyorlar.

O Soğuk Savaş Dönemi şartları geride kaldı. Türkiye’nin iç işlerine karışarak, sokaklarımızı çalkantıya sevk ederek, ülkemizi istikrasızlığa sürükleme hevesleri her nedense kursaklarında kaldığında, başlıyorlar su koyvermeye: Türkiye’de eksen kayması var! Türkiye diğer devletler için tehdit olmaya başladı ve benzeri ipe sapa gelmez lakırdılar…

Ne sanıyorlar bunlar… Eskiden, Avrupa Birliğinin temsilcileri ülkemize gelirler, sanki ülkemizin sömürge valisi edasıyla devletimize nizam vermeye çalışırlardı… Türkiye, dış siyasa bagajını gözden geçirip, angajmanlarda değişime gittiğinde, çocuklar gibi ağlamaya başlıyorlar.

- - - - - - 

 

Vay be İtalyanlara ne demek lazım! Avrupa ile yıllara dayanan ilişkisi olan Türkiye’den korkuyorlar! Neden acaba? Şundan mı! Artık ensesine vurulup lokması alınan bir Türkiye yok. Yine, ABD’nin tavrı, Fransa veya Almanya’nın tavırları, ülkemizin başı dik tutumunu değiştirmeye yetmeyince, ne kadar “medeni” olduklarını unutup aba altından sopa göstermeyi yeğliyorlar.

Amerika Birleşik Devletleri’nin son dönemlerdeki küstahça tavrını sindirmemizi beklemek, ne demek!? İşte bu yönde, ABD ve AB ülkeleri Türkiye’yi kenara sıkıştırmaya çalıştıklarında, özellikle son yıllarda atılımları gerçekleştirilen Millî Savunma Sanayii yatırımları, meğer Türkiye’nin müttefiklerinin korkmasına neden olmakta.

ASELSAN ile olsun… HAVELSAN ile olsun… ROKETSAN ile olsun… Milli Savunma Sanayimizin temellerinin sağlam köklere raptedilmeleri, bağımsız hareket etmemiz, nedense rahatsızlığa neden olmakta.

Türkiye’nin enerji politikaları bağlamında Doğu Akdeniz’de konuşlanması ve arama faaliyetlerinde bulunması… Dönem dönem bölgesel uyuşmazlıklarda arabuluculuk ifa etmesi ve çözüm yollarında pro-aktif rol üstlenmesi… Düzensiz bir biçimde sergilenen göç hareketlerinde ve yine çağımızın yüz karası “İnsan Ticareti ile Mücadelede” inisiyatif alması… Gerektiğinde yurtdışında yaşayan yurttaşlarımızın sorunlarına çare aranması noktasında aktif olunması… Batı medeniyetinin koruyucu kalkanı NATO’da başarılı görevler ifa etmesi… Temiz ve içilebilir su sorunuyla ilgilenilmesi ve geleceğe yönelik su politikalarının somutlaştırılması…

Bu sıralama daha uzatılabilir. Ne yani, Türkiye’nin emperyalist olmayan, millî çıkarlarını gözetmeye yönelik dış politika tayin edip sürdürmesi, neden rahatsızlığa neden oluyor? Evet, bu sözde müttefik ya da dost olduklarını dillendiren ülkeler, ülkemizi tehdit etmeye veya bizi arkamızdan vurmaya devam ettikçe, biz daha da ayakları yere basan politikalar izlemeye devam edeceğiz.

Türkiye’nin yıllardır “terör ile istikrarsızlaştırılmasında” başat rol oynayan bu sözümona uygar ülkeler, bizi itham etmeye devam ettikçe, bizler de İHA ve SİHA’larımızla caydırıcılık opsiyonumuzu masaya sürmeye devam edeceğiz.

Ne diyelim… Özelde İtalyanlara, genelde Avrupalılara iyi uykular dileyelim…

Devamı
Siyaset ve Devlet

Ne olursa olsun Türkiye’de bir siyaset kurumu var.

Yine siyasal partiler var.

Bu bağlamda, devletin bütünlüğüne, devletin milletiyle birliğine kastetmeyen bir düşünce yapısında olmak kaydıyla, yine yasalara ve anayasaya muhalefet etmeden yeni partiler de kurulmakta.

Türkiye’de siyaset kurumu bağlamında ve sivil siyasetin kapladığı alan bağlamında eşik noktası...

3 Kasım 2002 tarihiyle...

AK Parti’nin tek başına iktidara gelmesidir.

Aslında, şunu söylemek istiyorum: Siyaset kurumu, kendi göbek bağını kendi kesemez idi. Devlet aygıtı, olağanca ağırlığıyla toplumsal yaşantının içinde yer kaplamakta, politikacılara sözde siyaset yapma olanağı verilmekteydi.

SOĞUK SAVAŞ döneminin alışkanlıkları ve siyaset yapışı ile devlet refleksleri, politik faaliyetlerimizin sivil alanda ve yasal mevzuata göre seyretmesine pek müsaade etmezdi. Tabii ki, devlet aygıtının idare edilmesi bağlamında, seçimler ifa edilir, sandık başına gidilirdi gidilmesine ama, görünürde her şeyin biçimsel olması, zevahiri kurtarmak içindi...

Seçimleri kazanan siyasal partiler, siyasi iktidar olarak, hükümeti tertip ederlerdi. Ama öte yandan, siyasi otoritenin giremeyeceği alanlar vardı, dokunulamazdı. Dış politika her nedense, idare bağlamında çok başlılığa sahne olan alanların en başındaydı. Dönemin kuvvet komutanlarının bir meseleye yönelik demeçleriyle, politikacıların demeçleri uyuşmayınca, her nedense hep şapkasını alıp gitmek siyasetçiye düşerdi.

Askerî vesayet ile yargı vesayeti arasında sıkışan siyasal partiler ve dolayısıyla onların kurdukları hükümet, şeklen ülkeyi idare ederlerdi. Dış politikanın “devlet politikası” gibi algılanması, derin devlet reflekslerinin siyasette sütre arkasındaki etkinliğinin ağırlığı, siyaset zemini ile meşruiyeti ve devlet reflekslerinin hercümerç olmasına neden olurdu. Şimdi bunları neden yazdım? Geçenlerde bir yerde okuma yaparken, muhalefetin tavrı eleştiriliyordu, dış siyasette bazı noktalarda cari iktidara destek vermesinden ötürü... Keskin bıçak misali eleştirseniz bir tarafı memnun edemezsiniz, destek verseniz yine bir başka tarafı üzersiniz...

Anlamadım gitti bu siyasetteki karmaşık yumak işlerini!

 

Devamı
Siyasal Partiler ve İstikrar

Yıllardır sol partiler neden eleştirildi?

Kendi aralarında bile anlaşamadıklarından ve içlerinde birlik olamadıklarından ötürü…

Sürekli amip gibi bölünmeye gittikleri ikrar edildi.

Doğru mu, derseniz doğrudur da… Öte yandan…

Günümüze geldiğimizde…

Benzer değişimleri sağ partiler tarafında da müşahede etmekteyiz.

Dikkat ederseniz, AK Parti, 18 yıldır tek başına iktidarda. Bu dönemde iktidar partisinde faaliyet gösteren siyasetçiler, eski bakanlar…

AK Parti’den koptular.

Hani derler ya, sol cenahta farklı fraksiyonlar, hep sol ideolojinin bölünmesine neden oluyor. Sol partiler nedense, bir türlü toparlanıp iktidara namzet bile olamıyorlar diye.

Şöyle bir bakın bakalım:

Son dönemlerde kurulan ve toplumda “özgül” ağırlığı olabilecek partilerin hemen hemen hepsi, muhafazakâr kodlara haizler.

DEVA Partisi…

GELECEK Partisi…

YENİDEN REFAH Partisi…

Gerçekten de bir bakışta baktığınızda…

Sağ cenahta da büyük bölünme var. O zaman sormak gerekiyor: Bu sağ cenahtaki fraksiyonlar, neden AK Parti’nin iktidarına ortak olamıyor?

Seçmen nabzını yoklamak babında birçok anket çalışmaları yayımlanıyor. Ama, yine de bu bölük pörçük yapıdaki sağ partiler ve muhalefet birleştiğinde, CUMHUR İTTİFAKINI sarsamıyor.

Neden?

Muhalefet tarafında bulunan siyasal analizcilerin de bunun üzerine kafa yormaları gerekmekte.

Devamı
Türkiye'yi Gazeteciler Yönetsin(!)

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Sözcü gazetesiyle ilgili bir yorumda bulundu biliyorsunuz…

Gazetelerde…

Haber portallarında…

Gezinirken…

Sayın Erdoğan’ın bu demecini eleştiren yazılara denk geldim.

Sayın Erdoğan, “Ben Sözcü gazetesi okumuyorum, siz de boşuna para verip okumayın” mealinde açıklamalarda bulundu.

Dediğim gibi…

Cumhurbaşkanının bu değerlendirmesi yer yer eleştirilmiş.

Özellikle, bir yerde şöyle yazılmış; tabii mealen, Cumhurbaşkanı keşke Sözcü gazetesini ve diğer haber mecralarını okusa da, memleketin durumunu görse, şeklinde…

Gazetecilerde tuhaf bir tavır var…

Yani ne? Cumhurbaşkanı veya kabinenin bakanları, ülkeyi muhalif gazetecilerin yazılarına veya TV kanallarında yaptıkları yorumlara göre mi idare edecek?

***

Aslında, bu yönde daha önce böyle bir yazı yazmıştım. Köşe yazarlarının, muhalefet partilerinin yöneticilerinden daha cevval bir tavır ve tutum ile yazılar yazmaları, benim aklıma Mehmet Barlas’ın yazılarında ara sıra dile getirdiği “gölge boksu” benzetmesini getirmekte.

Gazeteciler için hava hoştur. Köşelerinden ve yüksek katlı plazalarının odalarından siyasetçilere “ayar” vermek veya yapmaları gerekenler hakkında veya izlemeleri gereken politikalar hususunda “tembihlerde” bulunmak…

Havanda su dövme gibidir. Yumurta küfesi taşımadıklarından, ülkede uygulanması gereken ekonomik ve politik izlenceleri en iyi kendileri bildiklerinden, bekara karı boşamak kolaydır kabilindendir, yazdıkları ve yorumları…

O yüzden bu türden yazılar okurken, Sayın Barlas’ın gölge boks ironisi aklıma düşmekte ve gülümsememe neden olmaktadır.

 

Devamı
Kan Sıçradı Umutlara(!)

İmtihanların türlü çeşidiyle sınandığımız bir yılı uğurlarken, tüm beklentilerimizi adeta yeni yılın omuzlarına yüklediğimiz yılın şu son günlerinde, kan sıçradı umutlarımıza…

Bir yanda, teorisyenler, bilimadamları, Prof.'lar vs. yeni yıldan bir şey beklemeyin nidalarıyla, aslında bu yılında pek öyle kolay geçemeyeceği fikrine bizleri hazırlıyor olsalar da, biz kararlıydık yine de inanmaya…

En şiddetlilerini deneyimleme fırsatı bulduğumuz 2020 yılı, felaketleri ve tabii top on da liste başı olan, tüm olumsuzlukları ezici bir üstünlükle geride bırakan pandemi felâketi… Her gün üç beş cenaze haberi ile güne başlayıp, yine birkaç felâket haberi, o da olmazsa senaryosuyla günü bitiren bizler iyi değildik artık. Ancak, şu son günlerde “Yeni yıl, yeni umut…" havasına bürünmeye başlayan motivasyonumuz, tam ruhlarımıza da olumlu yansımaya başlamış ve küresel ısınmaya inat, epeydir içimizde taşıdığımız o çözülemeyen meşhur buz kalıbının erimeye durduğuna inanacaktık ki, kirlendik aniden ve vicdanlar buz tuttu yeniden…

Vahşetin ve şiddetin başlığı şu günlerde "Bir günde üç kadın cinayeti”. İlk sırada ise, ölüm şekli en çarpıcı olduğundan mıdır bilinmez, en üst sıralarda yer tutan Aylin… Eski erkek arkadaşı tarafından yakılarak öldürülen Aylin!

Selda, evli olduğu adam tarafından, Vesile ise oğlunun kanlı elleriyle olmak üzere aynı gün toprağa yollanan ve birbirlerinden habersiz kader ortağı edilen üç kadın… Peki sadece bu kadarla mı sınırlı? Sıralanamayacak kadar uzun ve akılların alamayacağı kadar vahşice düzenlenmiş olan bu liste.

Yılın hemen her gününe bir kadın mezarı sığdıracak şekilde, adeta bir mühendislik çalışması, matematiksel bir hesaplamanın sonucu gibi karşımıza çıkan veriler var daha önümüzde. Emine'ler, Ayşe’ler, Şule'ler var gerilerde… Ve her biri, en geçerlisinden vacip kılındığına inanılan katliam gerekçeleriyle koyun koyunalar şimdi mezarlarında. Yaşıyorlar, öldürülen kadınların anısına hafızalarımızda kalmaları için tasarlanan o meşhur dijital anıt sayaçlarında.

Şimdi sitemim; erkeğiyle kadınıyla sağırlaşan vicdanlarımızla ve çıkaramadığımız seslerimizle sana bana, tüm insanlığa…

Beddua ve ahlarım; sıradaki yeni mevta adayını görücüye çıkarmaya hazırlanan yeni katil adaylarına.

Dualarımsa; mezarda yatan, erkek terörü kurbanı mazlum kadınlarımıza.

Anılarına saygılarımla…

Devamı
Mutluluk Ne Renkti?

Mutluluk denince, hemen hepimizin aklında şekillenen klişeler birbiri ardına diziliverir bir anda. Kimine göre mutluluk, bol köpüklü bir kahveden ibaretken, kimine göreyse, dört karatlık bir pırlantanın ışıltısında saklanıyor olabilir. Peki hiç düşündük mü? Ne renktir acaba adına mutluluk dediğimiz şu meret?

Bir kız çocuğuna sorsanız, hiç şüphesiz pembedir rengi. Hani şu perdesinden tutun da odanın boyasına... Halısından, dolabın içindeki eşyaların rengine kadar insanı tatlı tatlı esir alan o masum şeker mi şeker, şeker pembe...

“Hangimiz kızımıza pembe bir obje almadık?” sorusu kadar yersiz bir cümle tanımıyorum bile... Hepimiz, bir minik kız çocuğunun mutluluğunun pembeyle yakından ilişkili olduğunu bilecek kadar ihtisas yapmışızdır muhakkaki. 

 

* * *

Ancak, pek çoğumuza göre siyahla özdeşleştirmekte zorlanır beynimiz mutluluğu. Durumun garip olduğu kadar, gerçek olması da bir gariptir aslında. Ne garip!

Siyah zoru anımsatır. Ölümü, hatta yetmezmiş gibi matemini bile tutturur en koyu renginden. Hani, o üçüncü sınıf filmlerin insanları öyle pek de sandıkları kadar sürükleyemeyen senaryolarındaki siyah giyen adamlar var ya, hep kötüdür onlar. Ondan mıdır bilinmez ama, her gün siyah bir giysi ile tamamlansak da, siyah bir arabanın cazibesinin bir başka olduğunu savunsak da sevmeyiz işte siyahı, ısıtmaz bizi...

 

* * *

Kimine göre, mutluluğun yeşil olabilme ihtimali kuvvetle muhtemel olsa da, maviyi de yabana atmamalı insan öyle değil mi? Belki de turuncu hatta çoğu zaman sarı da bile, tezahür ettiği olur mutluluğun.

Hadi, suçu siyaha yükleyip haklı gerekçelerle gözaltına aldık diyelim. Peki, beyazı niye canlandırmaz beynimiz mutluluk dendiğinde.

Oysa ki beyazdır gerçek rengi bu ilanimalûm meretin. Tüm renkler beyazın üzerinde bulur anlamını. Ve, bir anda buluşuverirler gerçek manalarıyla... Hatta, daha da ileri gitmeyi sever bu beyaz. Ne kadar olumsuzluk varsa seriverir üzerine en temizinden başlangıç örtüsünü.

Siz ona beyaz sayfa dersiniz.

Bense, beyazın mutluluk vadeden büyüsü...

Devamı
Biz Bize Benzeriz...

Her gün ama hemen her gün tansiyonu yüksek bir gündem…

Uykumuzdan uyanıyoruz…

Gözlerimizi açıyoruz; ya gazete sayfalarından ya da televizyon ekranlarından nefret okumakta/seyretmekteyiz.

Bir kendimize gelelim diyen yok!

Devlet yönetimi akil adam olmayı da gerektirir.

Ama, yok, herkes birbirine bağırıyor.

Sanki sıkıntısını, yaşadığı gerginliği, karşısındakinden çıkaracak.

Biz Türkler fazlaca “duygusalız”!

Neden bunları yazıyorum?

Siyasetçiler, adab-ı muaşeret kurallarına dikkat etmeyince…

Emin olun…

Sokaktaki vatandaş da… Kıraathanelerdeki memleket kurtarma derdindeki necip yurttaşımız da…

Bu gerginlikten, nefret dilinden “alması gereken” payı alıp…

Kendisi gibi olan…

Sıradan insanlarla atışmaya giriyor.

Yanisi… Biz bize benzeriz.

Yukarıda… Yüksek rakımlı yerlerde, mesela Ankara’da politikacılarımız, memleket işlerini sükûnet ve itidal içinde çözümleyemeyip… Birbirlerine sardıklarında…

Aşağıda… Ahali de birbirine benzer misali…

Yine birbirlerini yemekteler.

Ne olur, bir dakika kendimize gelelim.

Meramını, sorununu, Allah kelamıyla güzel dille ifade etmek çok mu zor?

Devamı
Konuşuyoruz Ama Nece Konuşuyoruz?

Türkiye’de tartışırken veya bir konuyu değerlendirirken, her nedense içerik bakımından orijinden uzaklaşıyoruz.

Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan, birkaç gün önce ülkemizde bir “reform” yapılması gereğinden dem vurdu.

Sonra, yine bir açıklamasında, Avrupa Birliği ile olan ilişkilerin daha yakın olması minvalinde bazı açıklamalarda bulundu.

Hoppala… Hemen, bazı aklıeveller, bu açıklamadan başka yerlere varmaya çabalıyorlar. İşte neymiş, daha önce Sayın Erdoğan, Avrupa ülkelerini eleştirirken, şimdi ne olmuş da, ilişkilerin “normalleşmesi” minvalinde adımların atılmasının söylemini dillendiriyormuş.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, kurulduğundan beridir hedefi nedir? Muasırlaşmak değil midir? Ülkemizin hem altyapı hem de üstyapı bağlamında daha da “modernleşmesi” değil midir? Türkiye Cumhuriyeti, kurulup da teşkilatlanmasından itibaren, neden geleneksel kurumları ilga edip de çağının çağdaşı kurumları toplumsal hayatın içine adapte etti?

Evet, Türkiye, İslam değerleriyle bezenmiş bir toplumdur. Kimlik olarak Müslüman kimliğimiz her şeyden daha öndedir. Ama, öte yandan, Türkiye, Ortadoğu coğrafyasında biricik ve tektir. Bizi, diğer Ortadoğu devletlerinden ayıran tarafımız nedir? Tabii ki, emperyalist bir kuşatmayı yararak, laik demokratik hukuk devleti ayakları üzerinde yükselmemizdir.

Bu bağlamda, siyasetçilerimizin, AB ile genelde özelde de Almanya ve Fransa gibi birliğin ağır topları ülkeleriyle ilişkilerimizi normalleşmeye çekmeye yönelik adım atmalarının ne tarafında bir anormallik var? Allahaşkına, bizler, uçsuz bucaksız bir ormanda mı yaşıyoruz? Türkiye gibi güçlü bir devletin, kendisini kadim bir medeniyetten izole etmesi akla yakın mı? Biz kimlerle ticaret yapacağız? Biz kimlerle işbirliğine ve diyaloğa yönelik teşebbüs içinde olacağız? Ürettiklerimizi kime satacağız?

Bence, bu aklıeveller azıcık düşünsünler bakalım: Türkiye’nin yeri nerededir? İkili ilişkilerimizde her nedense eleştirilen, tefe konan ülke biz oluyoruz? Avrupa uygarlığına hatırlatmak gerek: Ahde vefa denen bir hasletin olduğunu…

Devamı
Siyasal İdare ve Yasal Zemin

Modern demokratik yönetimlerde olmazsa olmaz:

Kurum ve kuralların varlığıdır.

Bu bağlamda, hem iktidar cenahını hem de muhalefet cenahını, bulunduğu ülkede siyaset kurumu içinde bağlayan husus…

Kurum ve kurallar; yani o ülkenin anayasal organları ile kanunlarıdır.

Yine, hangi idari bölüm olursa olsun; ister merkezi idare ister yerel idare; bu idareler, kuruluş kanunları çerçevesinde hareket etmek “mecburiyetindedir”.

Belirttiğim üzere… Demokrasiyle idare edilen ülkelerde, hele ki anayasası sert hükümlerle bağlanmış toplumlarda…

Asla ve asla KEYFİYETE yer yoktur.

Bir zamanlar şöyle düşünürdüm: Türkiye Cumhuriyeti, yani memleketimiz, yazma cihetinde ne kadar zengin konu ve gündemlere sahip diye.

Gerçekten de son zamanlarda…

Bakıyorum da yazabilecek “yeni bir şey” bulmak çok güç. Düşünebiliyor musunuz, dünya bir salgının pençesi altında. Devletler, bu virüs belasıyla mücadele etmek için seferber olmaya meylediyor.

Biz içimize dönüp baktığımızda, kısır sorunların girdabında kıvranıp duruyoruz. İktidar muktedir olmanın verdiği avantajı kullanarak, muhalefete iş yaptırmama derdinde. Demokratik rejimler dediğim gibi anayasa ve yasalarla birbirlerine kaimdirler. Teamüllerin dışında veya yasanın cevaz vermediği bir şeyi; genelge, emir, istek, rica, bunları belirttiğim gibi dayanaksız bir biçimde devletin bir organı olan bir başka makama tebliğ edemezsiniz.

Her zaman vurgulanan bir şey: Demokrasi dediğimiz mekanizma birlikte yönetişimi öngörmektedir. Anayasal organlar en başta olmak kaydıyla, devletin tüm makam veya tüzel ya da gerçek kişileri, temel yasalara riayet ederek, görev icra etme durumundadırlar.

İşte bu yüzden, ayrışmaya yer vermeden…

Bu dönemden yüzümüzün akıyla çıkmak, en büyük beklentim.

Devamı
Geçmiş, Şimdi ve Gelecek

Adet olduğu üzere köşe yazarları, toplumun aydın diye önem verdiği isimler, yeni yıla ilişkin görüşlerini derledikleri yazılar neşrediyorlar. Tabii ki 2020 senesi pek iyi gittiği söylenemez. Salgın bir yandan, öte yandan insanların kendi neden oldukları sorunlar, 2020 yılı için pek umutlu bir dönem geçirmemize vesile olamadı.

Tabii ki ben bu yazıda öyle uzun uzadıya analiz yazacak değilim. Herkesin önceden tahmin edebileceği/ettiği/öngördüğü şeyleri, papağan gibi tekrarlamak durumunda olacağım. Yani, bir bakıma söylenenler tekerrür edecek, tıpkı baskı olacak.

Her şeyden önce, 2021 yılı için tumturaklı kestirimlerde bulunmanın zorluğu ortada. Okuduğum yazılar içinde daha çok olumsuz, umutları sönmüş, yelkenlerin yere indiği bir bakış açısı vardı. Tabii ki insanlar, rakamlara bazen gereğinden fazla ehemmiyet verebilmekte. İşte, yılları simgeleyen rakamlar değiştiğinde, sanki her şeyin bir sihirli değnek misali değişeceğine inanmakta. Daha doğrusu, gönlü, duyguları aklını perdelemekte ve duygularının esiri olabilmekte.

Şunu unutmayalım, yaşamın inkişafının ve doğanın kendine özgü kuralları ve prensipleri var. Bugün, içinde varolduğumuz dünya düzeni, böyle kendi kendine bu hâle gelmedi! Özellikle, çevrenin tahribatı, bizden başka canlıların ekolojik alanlarının kirletilmesi ya da yok edilmeye yüz tutması... Bunlar, pek tabii insanoğlunun doymak bilmeyen beşeriyeti dolayısıyla hâsıl oldu. Bugün, gerçekten de çok farklı noktadayız. Ütopyaların ve distopyaların arasında gidip gelen, eskiden bilimkurgu filmlerinde izlediğimiz sahnelerin, repliklerin artık gündelik yaşamın pratikleri içine girecek kadar “doğal” olduğu bir dönem, bu dönem.

Küresel ısınma ve türevlerinden ötürü dünyamızın ve yaşadığımız habitatın yapısının ve normal tepki verme dengesinin değişime uğraması, gelecekte nasıl bir yaşam havzasının insanlığı beklediği sorunsalının üstesinden gelinememesi... İnsanları doğal olarak endişeye sevk etmekte. Ama, işte belirttiğim gibi bugünlere apansız gelmedik. Her şey; doğa ve insanın etkileşim içinde bulunduğu sahalar, insanların bitmeyen ve doyurulamayan talep ve arzularının izdüşümünde bu serencamına ulaştı. Kapitalizmin tüketmeye ayarlı sistemi ve özellikle 1980 sonrası artan ivmede neoliberal ekonomik ve politik sistemlerin uygulanması, çevreye duyarlı olmayan hatta insan ve doğa dostu olmayan politikalarla yaşam döngümüzün hercümerç edilmesi ve gerileme dönemine erişmemiz... İnsanlığın irkilmesine vesile oldu.

* * *

Acaba, tarih sayfaları yenilenince her şey silbaştan yenilenebilecek midir? Şimdi şöyle düşünmek durumundayız: En basitinden, insanlık, bugünkü konumuna ve hayat seviyesine gelene kadar uzunca bir zaman geçişi yaşanmadı mı? İnsanlık, yüzyılları alan savaşlar ve mücadelelerden sonra, modern toplum aşamasına geçmedi mi? Her şey; yaşam içinde anlam ve varlık bulan her şey, uzunca bir zaman terkibinde ve birikimle vuku bulmadı mı? Demek istediğim, 2020 yılından 2021 yılına zıpladığımızda, her şey şıpından pir-ü pak olmayacak.

Aslında, ben de burada, şeytanın avukatlığını veya kötümserlik edebiyatı yapmaya çalışmıyorum. Ya da bizler; fani insanlar, sade insanlar, ilmi ve bilgisi kısıtlı olan insanlar, geleceği “belirleyemez”. Gelecek açısından öngörüde bulunabilir. Tahminde bulunabilir; eldeki verili bilimsel saiklere ve argümanlara dayanarak. Ama, bu zihinsel faaliyet, her durumda “kahinlik” olarak telakki edilmemelidir. Bazen insanlar, önlerinde duran meseleler ya da görüngüler üzerinde, açık kaynaklardan yararlanmak vasıtasıyla yorum yapmakta zorlanabilir.

Hayatın eskisi gibi olmayacağını söyleyenlerden kalkarak burada tekrara düştüğümüzde büyük bir iş kotarmıyoruz evet; ama burnumuzun dibinde cereyan eden gelişmelere de bigâne kalmamak gerekiyor. Aslında, 2021 yılı, 2020 yılının bakiyesi sorunların ağırlığıyla geçecek. Dijitalleşen dünyada, artık yaşam kodlarımız da dijitalleşecek. Belki, siz de fark etmişsinizdir yapmış olduğunuz okumalarda, iş hayatından tutun, devletin de içinde olduğu resmi iş ve işlemlere kadar dijitalleşmenin verdiği kolaylıklarla yaşamlarımızı koordine edeceğiz. Belki, 2021 yılı milat yılı olmak kaydıyla fiziki ortamlara bağlı çalışma alışkanlıkları, yerini sosyal ortamlardan bağlanılan platformlara terkedecek. Ticaret alışkanlıklarımız artık zaten e-ticaret üzerinden sürdürülür oldu. Demem o ki, bildiğimiz şeyleri gelecek bağlamında tecrübe edeceğiz ve sakınmaya çalışacağız. Şöyle yazılan-çizilenlere baktığımızda, evet hemen hemen hepsi oturaklı, ayakları yere basan değerlendirmeler. Ne ki bu değerlendirmelerin bir “giriş” gelişme” bölümleri olurken, son tahlilde sonuç, yani ne yapmak bölümü eksik kalıyor. Sanırım, bu bölümünü daha çok yaşayarak öğreneceğiz. Karanlıkta yol almak gibi. El yordamıyla tünelin ucundaki ışığı görmeye çalışacağız.

Aslında, bu bir yeni yıl yazısı olsun istedim ama meramımı da tam olarak dile getiremedim. En azından ülkemiz açısından iki üç kelam etmek gerekir diye, düşünüyorum. Türkiye’mizin bence en büyük açmazı, işsizlik olarak temerküz edecek gelecek dönemde. İşsizlik ve istihdama bağlı sorunlar, diğer alanlarda da belirleyici olabilmekte. Türkiye’de işsizlik artık bir istihdam sorunu olduğundan, özellikle yapay istihdam türünden ötürü “gizli işsizliğin” verimliliği düşürücü etkisi, makroekonomik olarak ülkemizin masada bekleyen öncelikli sorunu olmalıdır.

* * *

Alışkanlıklar değişmekte. İş yapış biçimleri de haliyle değişmekte. Bundan 10-15 yıl önceki iş yapış şekilleri, iş tanımları, emek yoğun teknolojiden sermaye yoğun teknolojiye geçiş, üretim teknikleriyle, işgören profillerinin değişime uğraması; tüm bunlar insanın odağında olduğu alanları rüzgâr etkisi gibi değiştirmekte ve geriye ise bir toz bulutu yani muğlaklık kalmaktadır. Özellikle, bu değişime uğrayacak dönemde sendikal faaliyetlerin akıbeti ne olacak? Sendikalar, iş dünyasında acaba bundan sonra tabela örgütü mü olacaklar? Düşünsenize, yaşamın dört dörtlük bir dönüşümden geçeceğinin ikrar edildiği bir dönemeçte, sendikaların, sivil toplum örgütlerinin, demokratik oluşumların, eski normalde olduğu gibi “tepkiler” vermesi olası mıdır? Hani dijitalleşmeden bahsettik ya, fiziki mesafeden bahsettik ya... Dört duvar içine hapsediliyoruz ya... Farkındalık... Onun için diyorum.

Bu bağlamda, önümüzdeki dönemde, hem iç siyasetimizde hem de dış politik aksiyomlarımızda da değişimler olmasını beklemek durumundayız. Ben kendimce, artık şu tatsız tuzsuz birbirimizi suçlayan siyaset dilinden vazgeçmemizi umuyorum. Hep der dururuz; siyasi partiler “demokrasinin vazgeçilmez kurumlarıdır” diye. Siyaset de bu açıdan yönetme sanatıdır, en öz tanımıyla. Bizde senelerdir siyaset daha çok kısır çekişmeler ve rövanş maksatlı işletildiğinden ya yıllarımızı kaybettik ya da toplumca birbirimizden uzaklaştık: Hani şu “kutuplaşma”, “saflaşma”, “yabancılaşma” dedikleri mefhum! Artık uzun dönemde siyasetimizi sorun çözmek için işletmemiz elzem gelmektedir. Fasit bir dairenin içine hapsolup kendi kendimize “düşmanlar”, “sakıncalı siyasi alanlar” üretiyoruz ve sonrada enerjimizi birbirimizi saf dışı bırakmak için harcıyoruz: Ne mi? İşte laiklik, cumhuriyet rejimi, irtica, Siyasal İslam, faşizm, tek adam idaresi... Vehim, vehim, vehim... Kaygı, kuşku, zan altında bırakma vb... Umuyorum, biran önce başımızı kaldırıp büyük resme odaklanırız: Yani dünyaya.

“Çok uzun zaman önceydi. O kadar zaman önceydi ki zaman diye bir şey yoktu. İnsanlar güneş doğup batıncaya kadar yaşıyorlardı hayatı. Bir daha hiç olmayacakmış gibi dolu ve anlamlı. Derken zaman diye üç parçalı bir şey icat etti insan. Bir parçasına dün dedi, diğerine bugün, ötekineyse yarın. Sonra fesat karıştı zamana ve insan bugünü unuttu. Dünü düşünüp pişman oldu, yarını düşünüp telaşa kapıldı. İşin ilginç yanı tüm telaşları ve pişmanlıkları güneş doğup batıncaya kadar yaşadı. Farkında olmadan rezil etti bugününü. Dün de bugün için yarın diyordu. Bir türlü beceremedi, bir eliyle yarına diğer eliyle düne yapıştı. Bugünü eline yüzüne bulaştırdı. Mutsuz oldu insan. Ne gariptir ki yarının telaşını da, dünün pişmanlığını da hep bugün yaşadı. Ama bugününü hiç yaşayamadı.”

(Oğuz Saygın, SEN düşünceden ibaretsin, Mevlana ışığında düşünce yönetimi, sf. 51, 2012)

Yazımı, yukarıdaki alıntıyla bitirmek istiyorum. Yukarıdaki pasaj, aslında deminden beridir gevelediğim şeylerin özü gibi. Sürekli olarak geçmişe saplanıp kaldığımızdan ve şimdinin içinde geleceğin planlarını yaptığımızdan, yine geçmişle şimdiki zaman içinde bağımızı koparamadığımızdan ve yine geleceğin kaygısıyla kavrulduğumuzdan, esas oğlanı, yani ŞİMDİKİ ZAMANI, içinde olduğumuz ANI yaşayamıyoruz. Heder edip geçiyoruz. O zaman yapmamız gereken ne? Geçmişin esiri olmadan, ama geçmiş birikim ve bağlarımızla irtibatımızı koparmadan, geleceğin bir gün geleceğini bilerek; cesurca ve mertçe şimdiki zamanın tadını duyumsamak.

Şimdiden tüm okuyucularımın yeni yılını kutlar, yeni yılın sağlık ve esenlikler getirmesini temenni ederim.

Devamı
Hadi Canım Ordan(!)

Sağolsunlar siyasetçilerimiz gündemi değiştirmekte pek mahirler.

Bir politikacı bir şeyi ikrar ediyor…

Veya bir şey yumurtluyor…

Perde arkasından olanbiteni çözümlemek pek kolay olmuyor.

Şimdi, Sayın Erdoğan sisteme yönelik bir şeyler söyledi ya, işte “reform” başlığı altında bazı şeylerin yaşama geçirilmesi için söylemde bulundu ya:

Ekonomiye yönelik… Hukuka yönelik… Ve demokrasimize yönelik…

Meseleyi, farklı mecralara çekmeye çabalayanlar var…

Bize reform yetmezmiş esasında “devrim” yapmak lazımmış!

Şimdi beyefendilere sormak lazım: Ne devrimi? Bizim şu solcuları bazen hakikaten anlayamıyorum. Yahu nerede devrim yapacaksınız? Halk devrimi? Kendilerini sanırım hâlâ 68 döneminde felan mı zannediyorlar?

Tamam, ülkeye devrim gerekiyor diyorsunuz da, devrim yapacak gücünüz, mecaliniz var mı?

Tatlısu balığı liberallere de solculara da eşini boşamak kolay… Oturdukları yerlerden durum analizi yapmaları ve yekten neşteri vurmaları…

Sanki… Halk/millet/toplum… Bunları beklemekte! Ne devrimi, bu toplum artık yarınlarının sokak nümayişleriyle karartılmasına rıza göstermez. Bitti artık o solculuk veya sağcılık yapacağız diye, sokakları kana bulama dönemleri…

Evet, Türkiye’de, sistem sıkışık. Ekonomik veriler iyi değil. Siyaset kurumu beklendiği gibi, sorunları olması gerektiği düzlemde çözümleyemiyor. Ama, ne olursa olsun, problemler, hukuk zemininde kalarak, meşruiyet zaafı yaratmadan, demokrasinin araç ve gereçleriyle bir hâl yoluna sokulabilinir.

Hadi canım ordan…

Devrimmiş?!

Aç tavuk kendini darı ambarında görürmüş…

Devamı
Cefa-Sefa Siyaseti

Şimdiki zaman politikacılarımız çok şanslılar diye düşünüyorum.

Siyasete

Demokratik kazanımlara baktığımızda…

Cefa-sefa ekseninde…

Yakın tarihin siyasetçileri, her dönem üzerine kona kona gelen bir siyaset kurumunun içinde faaliyet göstermekteler.

Geçmişte…

Gerçekten de politikacılar, çok fazla cefa çekmek zorunda kaldılar. Hükümet ettikleri, iktidar oldukları zamanlarda, istikrarsızlık veya kaos nedenlerinden dolayı, ya şapkalarını alıp gitmek mecburiyetinde “bırakıldılar” ya da…

Zorunlu olarak bir süre siyaset yapamama engeliyle karşılaştılar.

Demokrasinin olgunlaşmasında, liberalleşme adımlarında, iyi kötü işleyen bir siyaset mekanizmasının olağanlaşmasında, gerçekten de geçmişte hizmet etmiş politikacılarımızın emeklerini unutmamak gerekir diye, düşünmekteyim.

Askerî darbe ve asgari rejimlerle siyaset yapmak durumunda bırakılan siyasetçilerin, yine de memlekete bir çivi çakmak babında ellerinden geldiğince mücadele etmeleri, gözlerden uzak tutulamaz.

Bugünün siyasetçileri, gerçekten de artık çok daha steril bir ortamda siyaset yapmaktalar. Her on yılda bir darbe teşebbüsü olur mu tedirginliği olmadan, meşruiyet zaafına düşülmeden, parlamentoda yasama faaliyetlerine katılmak, geçmişe göre bayağı ayrıcalıklı bir süreç olsa gerek.

Yalnız bu dönemde, başka sıkıntılar var. O da, ne uzlaşma denen ne de istişare denen ne de müzakere denen birlikte yönetişim araçlarından yararlanılamamasıdır.

Bir türlü cumhuriyet rejimimizi demokratik olgunlukla taçlandıramıyoruz. Bu dönemde en büyük eksiğimiz oturup, birkaç kelam edebilecek ortamın yoksunluğu.

Demek ki, daha katetmemiz gereken mesafe fazla!

Devamı
Siyasette Üslup!..

Siyaset, ülkede birlik ve dirliği sapasağlam tutmak için yapılmalıdır. Türkiye’de 2002’de yönetim değiştiğinden beridir, yani ülkede muhafazakârlar söz sahibi olduğundan beridir, siyaset üslûbunda gittikçe bir sertleşme ve kırıcılık gözlenmekte.

Her şeyden önce, bir kesimin diğer bir kesimi “hedef” göstermekten vazgeçmesi gerekiyor. Siyaset kurumunun içine bakıyorum; meydanlara ve sokaklara bakıyorum, insanların bir sinir harbi içerisinde olduğunu görüyorum.

Bildiğiniz gibi Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın siyasal üslûbu, alışageldiğimiz politikacı profiline göre biraz daha sert. Sayın Erdoğan, yapmış olduğu açıklamalarda gerçekten de bazen “kantarın topuzunu” kaçırmakta.

Gerçekten de siyasette kullandığımız “dile” çok dikkat etmek durumundayız. İnsanları birbirinden uzaklaştıracak, insanları birbirine düşman kılacak bir siyasal diskur, ülkemize “hayır” değil, “şer” getirecektir.

Pekâlâ kırmadan da dökmeden de toplumumuzun bir kesimini “yabancılaştırmadan” da, derdimizi hallice anlatabilir ve kendimizi ifade edebiliriz.  

Devamı
Sansür(!)

İçinde bulunduğumuz çağ itibariyle…

İnsanların düşünce ve görüşlerini açıklamalarının önünü kesmeyi gerçek manasıyla anlayamıyorum.

Söyleyecek sözü ve düşüncesi olan kişiler için “sansürün” veya kendince uygulamak durumunda bırakıldığı “otosansürün” hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur.

Dünya çok farklı dönüşüm ve değişimden geçiyor. İktidar sahibi ve egemenler, “duymak istemedikleri” düşünce ve görüşleri yasaklayabilirler. Ama, ya kraldan daha kralcılara ne demeli?

* * *

Bugün zaten konvansiyonel habercilik ve gazetecilik tartışılıyorken/tartışmalı bir durumdayken… İleri ve yüksek teknolojilerin kullanıldığı siber yayıncılık zaten klasik gazeteciliğin fersah fersah ötesinde…

Siz istediğiniz kadar; acaba birileri şu yazılanlardan rahatsız olur mu “hüsnükuruntusuna” düşün ve kendinizi kurtarmak veya bir “yerlere” şirin görünmek için, insanların temel haklarından olan “ifade özgürlüğüne”/haber verme hakkına tırpan vurun…

Dediğim gibi içinde bulunduğumuz dünya düzeni, insanlara çok farklı alternatif alanlar sunabilmekte.

Diyelim bir gazeteci; sırf egemen güçleri ve sadece kendilerinin doğruyu bildiğini ve kendi siyasi müktesebatlarından başka hiçbir görüşe ifade hakkı vermeyen zamanının muktedirlerini “eleştiriyor” diye yayımcılıktan mahrum bırakılıyorsa…

İnsanların seslerini kısmanın olanaksız olduğu bir dönemdeyiz. Siz istediğiniz kadar “sansür” uygulayın; eğer birileri benim de söyleyeceklerim var diyorsa, en azından zamanımızın gücü reddedilemeyecek sosyal mecralardan yine de sesini duyurabilir.

Devamı
Notlar

Önümüzde yaşanmamış, duyumsanmamış yıllar var. Tabii ki yaşadığımız müddetçe sorunlarımız olacak. Ayrılıklarımız ve farklılıklarımız olacak. Ama, bu durum, ortak bir paydada buluşmaya engel mi?

Şöyle doğru düzgün oturup konuşabilsek, çözümlenmeyecek meselemiz olmadığını da göreceğiz. Doğu Akdeniz’de “derin politikalar” sürdürülüyor. Cari iktidarın politikasını beğenmeyebiliriz. Eleştirebiliriz. Ama, öte yandan “gerçekçi” olmak durumundayız. Burnumuzun dibinde, Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, Fransa, Yunanistan, İsrail, Mısır vb. devletler birtakım ortak hedefler içinde olacak… E biz de seyredecek miyiz?

Emperyalizm hükmünü sürdürürken, hegemonyasını dayatırken, sınırlarımızın dibinde olan-bitene bigâne mi kalacağız? İşte birlikte “yönetişim” budur: Kapımızın önünde bir şeyler cereyan ediyor… Bu oluşum, sadece cari iktidarın çözümlemesi gereken bir sorun değildir. Muhalefet partileri ve bu partilere teveccüh eden yurttaşlar, olan-biten süreç karşısında tepkisiz mi kalacaklar?

Parlamento ne işe yarar? Yasa çıkarır. Tamam da… Bu kadar mı? İstişare, müzakere nerede? Milletin kendilerini temsilen gönderdiği parlamenterler/siyasetçiler, neden birlikte yönetişime meftun olamıyorlar, anlamış değilim.

Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikada “duygularıyla” hareket etme lüksü var mı? Yok.

Türkiye’nin BİDEN yönetimiyle nasıl bir dış politika izleyeceği de merakla beklenmekte.

Türkiye’nin bundan sonra AB ile de nasıl bir ilişki ağı içinde olacağı da kamuoyu tarafından merakla beklenmekte. Avrupa Birliği, bizim yıllardır girmeyi beklediğimiz bir sevda hâlini almış durumda. Birlik, hiçbir zaman Türkiye ile olan ilişkilerinde samimi ve yapıcı davranmadı. Her hükümet değişikliğinde havuç-sopa misali ilişkileri gergin bir aksa sabitledi; ülkemizden tavizler koparamadığında ise, üyelik kriterlerini ve şartlarını, ülkemizin önüne engel olarak sürdü.

* * * *

TÜRKİYE ve AB, GÜMRÜK BİRLİĞİ ANLAŞMASINI 1995 yılında imzaladı. Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki ilişkiler, tıkanma yaşanmasından ötürü, GÜMRÜK BİRLİĞİ (GB) ANLAŞMASI uzun süre devam etmek zorunda kaldı. Avrupa Birliği bu zamana denk üç kez genişleme yaşadı. Üye sayısını 15’ten 28’e çıkardı.

Bu bağlamda, Türkiye ve AB arasında imzalanan GB Anlaşması ülkemize tavizkâr politikalar izlettirmiştir.

Avrupa Birliği genelde, özelde Birliğin önde gelen devletleri, sürekli olarak ülkemizi oyaladılar. Ahde-vefa hasletinden bihaber vaziyette ülkemizi oyalayarak, sürekli olarak ülkemizden taviz koparmak peşinde oldular.

O yüzden son dönemlerde dış politika alanındaki tartışmalar açısından, daha aklıselim ve rasyonel davranmak zorundayız.

Avrupa Birliğinin Yunanistan tarafında olması, bölgede döndürülen kirli politikalarda, tehditkâr dili zaman zaman kullanması…

Siyasetçilerimizin millî meseleler indinde daha kucaklayıcı, uzlaşmaya yakın, ortak bir noktada, daha doğrusu “asgari müştereklerde” buluşulması açısından önemlidir.

Artık dünya düzeni değişiyor. Soğuk Savaş döneminin düzeni geride kaldı. Çift kutuplu dünya düzeninden tek kutuplu düzende, neoliberal politikalar vasıtasıyla dünya şekillendirildi.

Bu bağlamda…

Rusya’nın ve Çin’in 2000’li yıllar boyunca yükselen dış siyaset performansı, ABD’nin başını çektiği dünya jandarmalığı siyasetinin dengelenmesine neden oldu.

İşte tüm bu değişen paradigmalar çerçevesinde, artık söz oyunlarıyla ülkemizin dış siyasetini çıkmaza sokmaya gerek yok. Herkesin ağzında dolaşan cümle ne: Türkiye’nin bulunduğu konum itibariyle jeo-stratejik ve jeo-politik öneme sahip olması.

O zaman…

Türkiye’de “eksen kayması” yaşanıyor ya da Türkiye yönünü doğuya dönüyor, demenin akılla izahı olamaz.

Şu bir gerçek: Dünya üzerinde bulunan güçlü ve oyun kurucu devletlerin hiçbirinin ilişkilerinde duygusal hareket etmedikleridir. İşte bu yüzden ülkelerle olan ilişkilerimizde dostane zaviyeye değil, menfaatlere bakmak elzem gelmektedir.

Devamı
Yeni Bir Anayasa...

Yine son günlerde suni gündem oluşturma telaşı var:

ANAYASA taslağı hazırlığı...

Bizim, seçim dönemlerinde...

En büyük beklentimiz ne idi?

Seçim meydanlarında ve yine seçim beyannamelerinde...

En sık vurgu yapılan husus neydi?

Gerçekten de ülkem adına...

Bu kısır çekişmeler içinde...

Birbirimizi yaftalamanın ve hedefe koymanın ne faydasını gördük!

CHP’yi terör örgütleriyle aynı menzilde değerlendirmek...

Ne vicdanî ne de ahlakî...

CHP’yi terör örgütlerine teşne gibi göstermek...

Ne iç barışımıza ne de toplumsal huzura hizmet eder.

ANAYASA...

Elbette, artık bizim yeni bir anayasaya gereksinimiz var:

Ama... Tabii...

Bu anayasada, birlik ve beraberliğimizi baltalayacak maddeler, zımnen bile olsa barındırılamaz!

Devletin milletiyle bölünmez bütünlüğüne yönelik gizli anlaşmalar içinde de olunamaz.

Ama, artık bizim değişen çağa ayak uydurabilecek yepyeni bir anayasaya ihtiyacımız var.

HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜNÜ gözeten;

LAİKLİĞİ TARTIŞMAYA açmayan;

Demokrasiyi en üst standarta taşıyan;

İnsan hak ve özgürlüklerini öncülleyen;

YENİ BİR ANAYASA, hem iç dinamiklerimiz açısından hem de dış dünyadaki algımız açısından elzemdir. 

Devamı
Adını Sen Koy(!)

Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak…

Kıta Avrupa’sının tarihsel serüvenini biz, ülkemizin kurucularının devrimleri ve inkilâpları sayesinde tepeden inme bir biçimde sahip olduğumuz için, sahip olduklarımızın kıymetini de bilemiyoruz.

Avrupa’da “demokrasi teşebbüsleri” de, “demokrasi gelişimi” de, sosyal sınıfların büyük mücadeleleri, savaşımları ve kavgaları neticesinde vuku buldu.

Avrupa medeniyeti, “uygarlaşma” yolunda çok kan döktü ve çok kan verdi. Din savaşlarıMezhep savaşları

Şöyle baktığımızda…

Batı medeniyeti ve Hıristiyan kültürü, sahip oldukları insanlık değerlerine “bedel” ödeyerek sahip oldular. Ortaçağ karanlığından ve engizisyon zulmünden, aydınların ve toplum önderlerinin yaktıkları “aydınlanma” meşaleleri vasıtasıyla kurtuldular…

Rönesans ve Reform hareketleriyle bir çağı kapattılar. Feodal dönemden Sanayi Dönemine, işçi ve burjuva sınıfının baskıları sonucunda gelindi. Batıya baktığımızda, modern dönemlere geçiş, toplumsal baskılar ve sosyal sınıfların “bilinçlenmesi” ve sırtlarındaki prangalardan kurtulmaları sonucunda hayat bulmuştur.

Türkiye’ye geldiğimizde ise…

Gerçekten de biz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak, birçok insanî değerleri, modern toplum olmanın altyapı ve üstyapı kurum ve kurallarını, kurucumuz Mustafa Kemal ATATÜRK’ün vizyonculuğu, ileri görüşlülüğü, döneminin ilerisinde bir “zihniyete” sahip olmasının verdiği bir güçle ve özgüvenle sahip olduk.

Ulu önderimizin yaşam süresince yani devletinin başında olduğu o çok kısa süre zarfında- 15 yılda-, genç Türkiye Cumhuriyeti olarak çok şeye sahip olduk. Yitik ve bitik bir ülkeyi kalkındırmak için topyekûn seferberlik ilan edilmesi, memleketimizin demirağlarla örülmesi, özel sermaye ve teşebbüsün yetersizliğinden ötürü, ekonomik anlamda birçok girişim bizzat Atatürk’ün başında olduğu anlayışla vücut bulabilmiştir.

 

* * *

Bugün, o çok öykündüğümüz Avrupa ülkelerinden çok önce kadınlarımıza seçme ve seçilme hakkı tanındı.

Ülkemizin harap hâldeki durumu, inisiyatifi devletin aldığı ekonomik hamlelerle ve atılımlarla değişti. Batı’ya bağlı olduğumuz, neredeyse iğne iplik bile üretemediğimiz, emperyalist devletlerin “pazarı” durumuna getirildiğimiz dönemlerden…

Otomobil üretir duruma geldik.

Uçak üretir duruma geldik.

Kısacası…

Türkiye Cumhuriyeti, döneminde görülmemiş bir biçimde hem ekonomik hem de sosyo-kültürel hamlelerle, memleketimizin kalkınmasını, bayındır olmasını “kotarmıştır”.

İşte tüm bunlara rağmen, Türkiye’nin insanlık âleminin geçirdiği dönüşümleri, tarihsel bağlamında yaşayamamış olması, modern bir devlet olmamıza rağmen, bu devletin unsurları olan sosyal sınıfların oluşturulamamasından ötürü birçok soruna gebe kaldık.

İşte senelerce tecrübe ettiğimiz kronik sıkıntıların ve sorunların başında, bir kere bizim doğru düzgün işçi sınıfıyla burjuvamızın olmaması gelmektedir.

Devletin merkezi bir konumda olduğu bir toplumsal düzenle zaten fazla bir ilerleme kaydedilemezdi, denebilir. Evet, tek parti iktidarı dönemi boyunca devletçi ekonomik politikalarla ve kalkınma planlarıyla ekonomik büyümeyi ayakta tutmak ve çağımızın gerisinde kalmamak, her şeye rağmen takdire şayandır.

Sonrasında, Demokrat Parti’nin iktidarı döneminde, daha liberal ekonomik politikaların izlenmesine rağmen, Türkiye’de Batı Avrupa kıtasındaki gibi sosyal sınıflar tezahür edemedi. Türkiye’de Ankara’ya göbekten bağlı memurlar/bürokratlar ile sosyal sınıfın ayırdına varamamış köylüler yaşantının içindeydiler. Devlet kapitalizmiyle ancak bu kadar olabilirdi.

Demek istediğim, ne işçi sınıfımız ne işverenlerimiz/burjuvamız, olması gerektiği gibi oldu.

Eğreti bir sanayi atılımları…

Eğreti bir işçi sınıfı…

Eğreti sınıf çıkarları…

 

* * *

Havadan gelme bir demokrasi…

Tepeden inme reformlar…

Devlet kapitalizmi…

Devletimizin kurucusu ve rejimimizin banisi ulu önder ATATÜRK, bence elinden geleni ömrünün elverdiği sürece ülkesinin şerefli dünya milletleri arasında yer alması için sarf etmiştir.

Günümüze geldiğimizde, bizler, cumhuriyetimizin “emanetçileri”, ülkemizi, daha yüksek düzeylere çıkarmak için olması gerektiği kadarıyla çalışmadık.

Aslında bu kadar şeyi neden yazdım?

Türkiye’nin senelerdir değişmeyen yazgısından! Gazetelerin ve televizyonların yirmibirinci yüzyılda hâlâ kadın cinayetleriyle dolup taşması, kadınlarımızın çaresizliği karşısında, ilgililerin yaşatmak için hiçbir şey yapmamaları…

Kadın cinayetlerinin hâlâ sürmesi, kadınlara hak ettiği muamelenin gösterilmemesi, beni çok üzüyor. Kahrediyor.

Kabul edelim ki… Cumhuriyetin temellerinin atıldığı ve ayağa kalktığı dönemlerden beri, “olması gerektiği” biçimde dünya şerefli ailesinin içinde yerimizi bir türlü alamadık.

Bundan ötürü…

Çağın gerisinde kalan, değişimin izinden gitmekte direten anlayışımızla da, ne sosyal hayatta ne de ekonomik hayatta abat olduk!

Bugün…

Kadın cinayetleri devam ediyorsa…

Sosyal ve ekonomik yaşama, hâlâ ataerkil zihniyet yön veriyorsa…

Kadınlarımız, yıllar öncesi döneme göre “yerlerinde sayıyorlarsa”…

Cinsiyet ayrımcılığı devam ediyorsa…

Töre diye bir tabuya “dokunulamıyorsa”…

Kızlarımızın eğitim alması erkeklerimizin paşa gönüllerine kaldıysa…

Ezcümle… Çağın gerisinde kalıp, tökezliyorsak…

Aslında, bu yazıyı, en kıymetlilerimiz kadınlarımız için yazacaktım ama bir türlü sonu gelmiyor…

En iyisi sonunu siz getirin…

Devamı
Maruzat/Maruzatım...

Demokrasi, çoğulcu demokratik hayat, farklı görüşlerin, fikirlerin, rahatlıkla, meşruiyet zemininde kalınmak kaydıyla ifşasına olanak sağlar. Demokrasi bir yönetim ilkesi olarak, uygulanan siyasal sistemin gidişatı ve verimliliği bağlamında da önem atfeder. Ülkemizin yıllara dayanan bir demokrasi geleneği var.

Farklı fikirlerin kök salması ve saçılıp yüz vermesi ancak oturmuş bir demokrasi ikliminin olduğu ülkelerde varbulunmaktadır. Demokrasi bir yönetim biçimi olduğu gibi bir tercihtir de. Bugün, pek çok ülke cumhuriyet olduğu hâlde, bu ülkelerde demokrasinin “d”sinden bahsedemezsiniz.

Demokrasinin bir yönetim biçimi veya ilke olarak kabul edildiği toplumlarda; şeffaflık, hesap verebilme, istifa müessesesi gibi kurum ve değerler olmazsa olmazdır.

Türkiye’de senelerdir muhafazakâr geleneğe sahip partiler iktidarda.

Muhafazakâr partilerin, kanımca, demokrasinin “özü” ile aralarının çok iyi olduğunu söyleyemeyiz. Demokrasi edebiyatına bayılırlar, halkın tercihlerine saygı duyulması gerektiğini her defasında ikrar ederler dururlar.

Muhafazakâr ekolün de…

Sol ekolün de…

Müzmin rahatsızlıkları…

Birbirlerini suçlamalarıdır.

Açık toplum olabilmenin, fikirleri özgür bir ortamda ikrar edebilmenin, temel insan hak ve özgürlüklerinin tadına doyasıya varabilmenin, hukukun şaşmaz terazinin güvenliğinde yaşam sürdürebilmenin en önemli ayağı sanırım demokrasinin sözde değil özde kanıksanması ve bu değerlere sahip çıkılmasıdır.

Şöyle son günlerdeki tartışmalara baktığımızda…

Geçmişten geleceğe veya yaşanana odaklandığımızda…

Değişen pek bir şey olmadığını acı bir şekilde deneyimliyorsunuz.

* * * *

Türkiye de, dünyada yaşanan sorunlara ram olmakta.

Bugün, bu yaşadığımız ekonomik ve politik sıkıntılar sadece ülkemizde değil ki.

Tabii ki…

Gelişmiş ülkeler, demokrasiye ve hukuka sağlam bir sadakat ve inançla bağlanan toplumlar, beşeriyetin neden olduğu sarsılmalarda her zaman bir adım daha önde oluyorlar.

Yine ülkemize dönsek…

Siyaset kültürümüze, siyaset yapış anlayışımıza bir baksak…

Nedense… Hamaset ve demagojinin politikacılarımız tarafından nasıl da “mahirce” kullanıldığını görürsünüz.

Esasında, siyasetçiler açısından, toplumu kutuplaştırmak, saflara bölmek, ideolojik körlüğe ram etmek…

Yönetmek açısından bulunmaz Hint kumaşı gibidir.

Ne ki bu tür siyasal yaklaşımlar, makro ölçekte topluma bir şey kazandırmaz; toplumsal barış zedelenir. Zedelendiğiyle kalmaz, ortak yaşam ideali de sekteye uğrar.

Sağ ideoloji sol ideolojiyi suçlar; sol ideoloji sağ ideolojiyi suçlar, yıllarımız bu şekilde yaftalama üzerinden geçip gider. Halbuki, demokrasinin erdemine inanmış politikacılar tarafından toplum demagoji siyasetleri içinde uyutulmasa, büyük hedefler için millet topyekûn seferber edilse, sizce de bugün maruz kaldığımız sorunlar hâlen yaşanır olur muydu?

Dediğim gibi…

Türkiye’de yıllardır sağ-muhafazakâr partiler iktidarda. Samimi siyaset yaptıkları sorgulanabilinir? Muhafazakâr partilerin/siyasal hareketlerin; insanların manevi duygularından faydalandıkları, son tahlilde toplumun mukaddes değerleri üzerinden mevzi yeniledikleri bilinen bir şey.

İşte bu yüzden… Demokrasi dediğimiz siyasal mekanizma, olması gerektiği gibi kurgulanıp işletilse ne sorunlar olduğu ağırlığıyla lök gibi önümüzde durur ne de insanlar demagojiye maruz kalırlar.

Pekâlâ, demokrasi dediğimiz olgu, nihayetinde bir mukaddes, dokunulamaz bir tabu değildir. Putlaştırmanın da bir âlemi yok! Öte yandan beşeriyet merkezli bir dünyada yaşadığımızı da unutmayalım; inanç odaklı dünyanın değerlerini siyasete teyellemeden.

Devamı
Evlerimiz...

Bu koronavirüs salgını bizlere bir şeyi hatırlattı:

Evlerimizi.

Ev demek…

Barınak mıdır?

Sığınacak ocak mıdır?

Evlere, sadece başımızı sokacağımız bir dam olarak mı bakmalıyız?

Evlerimiz, bizlerin bu dönemde bir nevi “showroom”larımız oldu.

Sosyal medya vasıtasıyla…

Canlı yayınlar yaparak, evlerimizde ne kadar mutlu olduğumuzu göstermeye çalıştık.

Dediğim gibi, evlerimiz, bizlerin bir bakıma sınıfsal ve statüsel konumlarımız açısından da bir işlev kazandı.

Evlerimizin en güzel köşeleri seçilerek, renk, ışık uyumuna özen göstererek, yine dekorun en iyi gözükeceği alanı belirleyerek, kendimizi “göstermeye” çabaladık sosyal medyadaki canlı yayınlarımızda.

Evlerimiz, artık sadece “mekân” olarak bir işlev kazanmıyor.

Evlerimiz…

Ne kadar büyük alanlara sahip olduğumuzun, ne kadar şık mobilyalara sahip olduğumuzun, yine ne kadar gösterişli vitrinlere, ne kadar şatafatlı tablolara sahip olduğumuzun, aslında kısaca variyetimizin izdüşümü oldular.

Bir ara nerede okuduğumu hatırlamıyorum, ama sosyal ağlarda canlı yayın yapanların arka dekorlarında kitaplık kullanması eleştiriliyordu. Bunda garipsenecek ne var acaba? Ya da televizyonlara canlı yayına bağlanan konunun uzmanlarının, konuşmalarını kitaplık önünden yapmalarının nesi acaba garipsendi?

Evet…

Evler, sadece başımızı soktuğumuz bir dam değil.

Yeri geldiğinde yaşam karşısında ne kadar aciz kaldığımızın yeri geldiğinde de statü yarıştırdığımızın göstergesidir.

Devamı
Bilinmez ile Yaşamak!..

Hem ülkemiz hem de dünya ulusları istim üzerinde:

Neden?

Çünkü...

Bir bilinmez durum, bulutsu bir hâl, insanları yiyip bitirmekte!

Ne olacağını, halk kitleleri gibi politikacılar da kestiremiyor!

Döviz kurları...

Ulusal borsalar...

İthalat...

İhracat...

GSMH...

Enflasyon...

İşsizlik ve istihdam kaybı...

Yoksulluk...

Mahrumiyet...

Gerçekten de böyle bir ortam ve ahval düzleminde, insanların stres ve gerginliklerinin sürekli yüksek olması kadar, daha normal ne olabilir?

Hem ulus devletleri hem de dünyayı nasıl bir gelecek bekliyor?

Neden?

Bir kere ne olursa olsun, yaşam “akmaya” devam ediyor. İzafi bile olsa, fabrikalar üretime devam ediyor. Bilim insanları, laboratuvarlarında, araştırmalarına, bilimsel buluşlarına... Yine ar-ge faaliyetleri sürekli daha yüksek bir yaşam standardına erişmek için en üst raddede sürdürülüyor.

Bu minvalde, değişen ve gelişen teknolojik altyapıya istinaden hem iş dünyası hem de buna paralel olarak toplumsal yaşamın akışı da dönüşmek zorunda kalıyor.

Demem o ki, belirsizlik bir yandan öte yandan değişen ve dönüşen hayatın dinamiklerine ayak uydurabilecek bir beşerî donanımı kişisel stoğuna eklemek telaşı!

Gerçekten de bilinmez ile yaşamaya çalışmak, çok zor.

Devamı
Gelecek ve Belirsizlik...

Son tahlilde, şuan için en büyük kaygımız:

Gelecek ve belirsizlik.

Gerçekten de Koronavirüs’ün tüm dünyayı yakıp geçmesi, insanların din, dil, ırk, renk gözetilmeksizin hayattan birer birer yitip gitmeleri…

Gerçekten de çok üzücü ve dramatik.

İnsanoğlu için gerçekten de çok zor bir dönemden geçilmekte. Kamuoyunda birçok tartışma sergilenmekte. Aşının ne zaman bulunacağı veya bulunan aşının nasıl tatbik edileceği…

Öte yandan…

“İzolasyon” stresi… Gerçekten de bu sıralar, köşeyazarları, bilim insanlarına, gelecek bilimcilere dikkat çekmekteler.

Ama, burada söz konusu olan, sanki bu toplum üzeri kişilerin, insanları bir şekilde korkuttukları veya tedirgin ettikleri yönünde.

 

* * * *

Gerçekten de… Son zamanlarda, bu salgın üzerine farklı görüşler ileri sürüldü. Bunun, bir yeniden dizayn sürecinin bir parçası olduğu, insanların izolasyona zorlandıkları vb…

Şöyle baktığınızda… Evet, küresel plan dizaynı yapan “üst akıllar”, belki artık konvansiyonel taktiklere, stratejilere, yöntemlere ihtiyaç duymuyorlar.

Dijitalleşen dünyayı, çağın altyapısına uygun olarak şekillendirme ve yönlendirme. Boşuna eli kalem tutan yazar-çizer tayfası, “post-truth” zamanından bahis açmıyorlar!

Önümüzde duran tablo: Bulutsu… Doğru düzgün grift alan görüntülenemeyince, insanların ve kamuoyunun, geleceğe ve yaşanana dönük endişeleri büyümekte.

Bir de üzerine hakikatler perdelenince, insanlar, izole edilince ve yine beyinler uyuşturulunca, bir süreliğine yine akıl tutulması devam edecek:

Ama ya sonrası?

(……………)

Devamı
Aidiyet(!)

Düşünüyorum da… Neden, futbola bu kadar bağlıyız? Futbol denen spor aktivitesi, neden belli başlı insanların yaşamlarını “işgal” etmiş durumda? Gerçekten de çok ilginç bir vakıa! Dünyada yaşamanın birçok nedeni vardır, varoluşumuzun birden fazla sebepleri vardır… Yaşam bizlere armağan, ve bizler de varolduğumuz müddetçe kendimizi “gerçekleştirmenin” peşinden gideceğiz.

- - -

Türkiye’de ve dünyada insanları ve insanlığı oyalayacak o kadar fazla konu, gelişme, sorun olmasına rağmen… Yaşamları ellerinden alınmış, umutları ve yaşam enerjileri çekilmiş, kısıtlı bir “varolabilme” alanı ve imkânı verilmiş insan yığınlarının, neredeyse futbol ile yatıp kalkmaları “normal” de acaba bana mı bu durum garip gelmekte? Gerçekten de kapitalist ekonomik sistemin gittikçe “tüketmeye” odaklandığı, insanı “meta” gibi gördüğü bir düzende, unutulmuş, “hayat savaşımı” veren yığınların kendilerini tek anlamlandırdıkları faaliyetin “futbol” olması ne acı!!! Gerçekten de futbolun toplumların “eğlendirilmesinde” ve “afyonlanmasındaki” yeri yadsınamaz. Esasında, vahşi kapitalist ekonomik düzenin dişlileri arasında varolabilme çabası içindeki halk yığınlarının, üstelik kırdan kente göç ile bir sarsılma döneminde yine hiçte gözardı edilemeyecek bir “kimlik bunalımında” eller tutulur bir şeye bağlanması, aslına bakılırsa sosyo-kültürel olarak normal kabul edilebilinir.

- - -

Evet, insanların bir darboğazdan geçtiği söylenebilir. Herkesin yaşadığı sıkıntı ve elem, yine bu marazaları duyumsayanlarda gerçek ederini bulabilmekte. İnsanlar, çağlar boyunca ve “bilinçlendikçe” kendilerini ve çevrelerini sorgulamaya ve anlamlandırmaya çabalamışlardır. İşte bu bağlamda, insanların zihni çaba ve çalışmalarının nihayetinde modern toplumun “kimlik” ve “aidiyet” hususları, yaşamlarımızda bizleri etkilemeye veya diğerlerini ortadan kaldırmaya kadar götürecek durumlara neden olmuştur. Bu bağlamda, eğitim düzeyi olarak, sosyoekonomik sınıf olarak, yaşamın idame edildiği yer olarak kimlik arayışı ve bunalımı, insanları kendilerini “varedebilecekleri” ya da “gerçekleştirebilecekleri” aidiyete/kimliğe yönlendirilmektedir. Son tahlilde, politika yapıcıların, yaşamlarını anlamlandırma telaşı içinde olan toplum kesimine farklı bir yaşamın da olabileceği umudunu aşılaması gerekir. Futbol aidiyetliği ve kulüp kimliğinin dışında, bu evrende, farklı ve “değer” katıcı eylemler olduğu, bir boşluk deryasında bir o yana bir bu yana savrulan insanlara anlatılmalıdır.

Devamı
Değişen Paradigmalar...

Tek gündemimiz Koronavirüs ve sonrası üzerine kestirimlerde bulunmak…

Gerçekten de sanırım, gelecekte dünya ve içinde varolduğumuz ülkemiz eskisi gibi olmayacak.

Değişim, tek değişmeyen şey olduğuna göre…

Statükoculara rağmen ve inat; değişim hükmünü sürdürecek.

Değişim, doğal olarak da tezahür edebilir. İnsanların bizzat inisiyatif almaları marifetiyle de gerçekleşebilir.

Zaten, dünyada da Türkiye’de de değişim ve dönüşüm yaşanmakta.

En basitinden, bir 20 veya 30 yıl önceki dünya yok. Bu her bağlamda böyle: İktisattan tutunda politik sistemlere kadar, insanların yaşam tarzları ve gündelik alışkanlıklarına değin, değişime ve dönüşüme uğramış bir dünya realitesiyle karşı karşıyayız.

Türkiye’deki siyaset alışkanlıkları da değişmiş durumda. Eskinin statükocu anlayışı yerle yeksan olurken…

“Zamanın ruhuna” istinaden, gelenekçilerin işbaşında olduğu bir siyasal yapıyla Türkiye, bazı zihinsel ve yönetimsel barikatları aştı ya da geride bıraktı.

Kısacası…

Artık hem politik olarak hem de ekonomik olarak yerleşik paradigmalar değişmekte.

Yeni dünya düzenine uygun olarak, ülkelerin ve devletlerin, önlerinde duran sorun bagajını anlama ve yorumlama ve nihayetinde sonuçlandırma aşamasında kullandıkları enstrümanlar dönüşüme uğramakta.

18 yıldır muhafazakâr hassasiyet taşıyan bir siyasal hareket tarafından idare ediliyoruz.

Hani, eski Türkiye yok diyorlar ya… Gerçekten de artık eski Türkiye yok…

- - -*- - -

 

Türkiye’nin değişmesi ve dönüşümü hem iç dinamiklerden hem de dış dinamiklerden neşet etmekte. Ne 50’li yılların Türkiye’si var ne de 60’lı ya da 80’li yılların darbe bezeli Türkiye’si…

Öte yandan…

Dünya makro ölçekte değişmekte. Komünizm tehlikesi diye bir tehdit algısı yok. Bu bağlamda, memleketlerde cadı avcılığı da ifa edilmemekte. Soğuk Savaş dönemi bittiği için, o dönemin şartlarına uygun gelişen ekonomik ve siyasal paradigmaların da hiçbir geçerliliği kalmadı. Miadını doldurdular.

Tehdit algılamaları ve düşman sınıflandırmaları da pekâlâ değişime uğramakta. Devletler, artık Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, yoğun bir silahlanmaya gitmiyorlar. Dikkat edin, silahlanmıyorlar demiyorum, o zamanki kadar yoğun bir silahlanma yok.

Çok uzaklara gitmeye gerek yok. Trump sonrası ABD ve onun üzerinden bir dünya siyaseti tahminleri yapılmakta. Ne denirse densin, Trump döneminde en azından çok fazla bir sıcak savaşın içinde bulmadık kendimizi. Evet, devlet başkanlığı titrinden ve politikacı kimliğinden bihaber bir kişi tarafından, kimi zamanlarda trajikomik kimi zamanlarda da gergin anlara ram olduk, bunu kabul ediyorum.

Yalnız, şimdi önümüzde çok daha farklı bir dönem var. Sanki, okuduklarımdan edindiğim kanıya göre, Biden döneminde, dünyamızın biraz daha sıcak bir gündeme saplanıp kalacağını düşünüyorum. Çünkü, Trump dönemi paradigmalar, Biden tarafından devam ettirilmeyecek “algısı” yaratılıyor!

Ezcümle…

Dünyanın istikameti nereye doğru kayacak, kaygı ve merakla bekleyeceğiz? Eğer, ABD müesses nizamı ve küresel dizayncılar, daha sıcak bir politik aksiyon belirler ve izlerlerse, bunun akabinde yeryüzü sakinlerinin de bu değişen paradigmalardan etkilenmemeleri mümkün mü?

Diplomasinin, müzakerenin ve dostane ilişki kurmanın arkalanacağı, bunun yanında daha sıcak temasların tercih edileceği bir süreç, eskiyi mumla aramamıza neden olabilecektir.

Bu bağlamda, Türkiye ekseninde de dünya ekseninde de eski kavramlar ve enstrümanlarla vuku bulan gelişmeleri izah etmek, kolay olmayacak, kamuoyu bazı hususlarda ikilemde kalacaktır.

- - -* - - -

 

Yazılan ve yapılan yorumlara baktığımızda:

Zihinler değişince, dünyayı anlama ve algılama paradigmaları da değişecek. Yeni dönem diyorlar ya… Gerçekten de yeni bir dönemde neler olacak? Demokrasi mi, hukuk sistemi mi, temel insan hak ve özgürlükleri mi ihya edilecek…

Yoksa… Evet, yoksa, silah şirketlerinin daha fazla üretmeleri ve kâr edebilmeleri adına, bir süredir buzdolabında bekletilen operasyonal taktiklere mi başvurulacak?

Şu bir gerçek… Teknoloji katbekat gelişiyor. Artık ileri ve yüksek teknolojinin girmediği bir yaşam sahası kalmadı. Tıbbî faaliyetler de eskisine nazaran ilerleme kaydetmekte. Soru şu: Gelişim ve değişim iyi bir yönde mi kullanılacak? Yoksa, insanlar geçmişte olduğu gibi, yine “insanlık ulvi değerleri” adına birbirlerini yok mu edecekler?

Karamsarlıktan hiç haz etmem. Her daim iyimser ve umutvar olmak gerektiğini, yineler durumum. Gelmek istediğim husus, insanların nasıl bir dünya tasavvur ettikleri?

Demokrasiye dayalı, insanların eşit olduğu, yine adaletin dört dörtlük işletildiği ütopya misali bir toplumsal düzen mi?

Evet… Tersi, distopya mı?

Bu bağlamda… En başa dönersek, bu cereyandan ülkemizin etkilenmeyeceğini iddia etmek, safdillik olur. Cari iktidar tarafından ülkemiz de dönüşüme tâbi tutuluyor. Eskinin statükocu refleksleri peyderpey devlet mekanizması içinden bertaraf edildi. Ne askerî vesayet ne de yargı vesayeti, topluma da siyasal işleyişe de nizam ver(e)miyor!

Eskiye has Türkiye alışkanlıkları geride kaldı. Ülkemiz gelenekçi ve muhafazakâr bir siyasal parti tarafından, dönüştürülüyor.

Tabii ki bazı direnç noktaları var. Eski teamüllerle ve paradigmalarla, değişime, statükonun değişimine, direnç gösterdiler geçmişte.

Şimdi kilitlenme veya açmaz… Türkiye, “Yeni Türkiye” ve “İleri Demokrasi” şiarlarıyla dünyaya eklemlenmeye çabalarken, yine hem ekonomik hem de sosyal kalkınmaya meylederken, birlikte yönetişim düsturundan uzak bir yönseme izlemekte.

Evet, paradigmalar değişti. Ama, dizge olduğu hantallığıyla olanca yerinde durmakta. Yenilikçiler, yeni bir şey ortaya koyarken, T.C. devletinin köklerini de bilerek ya da kazara sarsmaktalar.   

Devamı
Cumhuriyet Halk Parti Nasıl İktidar Olur?

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin uygulamaları ve politikaları, toplumumuzdaki endişe katsayısını artırmakta. 3 Kasım 2002 tarihinde iktidara gelen AK Parti hükümetleri ile 2007 yılından sonraki AK Parti hükümetleri arasında insanları dehşete düşürecek kadar farklılıklar gözlenmekte. 3 Kasım 2002’de işbaşına gelen AK Parti, toplumumuzun çok farklı katmanlarından destek görmüş idi. Özellikle, liberaller, eski solcular, yine özellikle devletin “jakoben” uygulamalarının mağduru durumundaki kitleler, siyasal güç ve enerjilerini, AK Parti iktidarında birleştirmişler idi.

Kırılma noktası, AK Parti’nin gücü tekelinde toplamasından sonra başlamıştır. Her seçim sonrası iktidarını konsolide eden AK Parti, siyaset kulvarında neredeyse tekbaşına kalmış, güç sarhoşluğunun da verdiği hırsla siyaset kurumu üzerinde belirgin bir güç temerküzüne gitmiştir.

Bugün için ülkemizde AK Parti tarafından seslendirilen “demokratik hayatın genişletilmesi”, “özgürlük”, “şeffaflık”, “temsilde adalet”, “temel hak ve özgürlükler”, “hukukun üstünlüğü”, “hesap verilebilirlik”, “medya özgürlüğü” vb. hususlarda gerilemeler tecrübe edilirken, toplumumuzun siyaset kurumuna olan “güveni” de sarsılmakta.

* * * *

Türkiye, siyaset kurumu içinde acaba AK Parti’ye mecbur mudur? Türkiye’de AK Parti’nin esaslı bir rakibi olamayacak veya çıkamayacak mıdır? Senelerdir seslendirilen bir husus: Ülkemizde iktidar kurumu olabildiğince güçlü ve muktedir iken, buna koşut olarak muhalefet kurumunun, yeterince varlık gösterememesi tartışılmış ve sorgulanmıştır. Türkiye’de ihtiyaç duyulan siyaseten yeni bir nefes, yeni bir soluk ve tabii ki daha itidal ve suhulet vaat eden bir siyasî adrestir. Çok fazla gevelemeden dillendirmek istiyorum: Türkiye’de güçlü bir siyasal iktidar varken, buna paralel olarak güçlü bir denge ve fren unsuru olabilecek muhalefet ayağı yoktur. Bugün için Cumhuriyet Halk Partisi arzu edilen muhalefet görevini icra edememektedir. Ama, CHP’ye ayrıca değinmekte fayda vardır. Türkiye’de ne kadar eleştirilirse de eleştirilsin, doğru düzgün “muhalefet yapabilecek” potansiyel parti, CHP’dir.

Tabii ki CHP’nin sorunu da silkinip kendisini ülke sorunlarına bir türlü adapte edememesi, cumhuriyetin kurucusu partiyi köşede kenarda kalmış bir hareket olarak göstermekte. Parti içindeki kişisel çekişmeler, parti tepe mevkilerinde yer edinme hırsı, özellikle artık CHP’nin kronikleşmiş bir hastalığı olan “hizipçilik”, CHP’nin Türkiye’nin gelecek erimli projeksiyonlarında arka planda kalmasına neden oluyor. Bugün baskı ortamının hâkim olduğu memleket ortamında CHP’nin enerjik, üretken ve yapıcı siyasetine “ekmek ve su” kadar ihtiyaç duyulmaktadır. Demokratik siyaset mekanizmasının, siyasî arenada tekbaşına kalan AK Parti tarafından arızaya uğratılması, meşru siyaset araçlarının; demokratik hak taleplerinin gösteri ve yürüyüş ile ifade edilmesi yolunun tıkanmasının, basın özgürlüğünün yargıyla hizaya getirilmesinin, insan haklarının “yandaş haklarına” dönüştürülmesinin, memleketimizde vatandaşların politikaya olan bakışlarını “değersizleştirmekte” ya da politika dışı yollara sapmalarına neden olmakta.

Şimdi lafı çok fazla dolaştırmadan sormanın zamanıdır: CHP, Türkiye’de iktidar olabilir mi? Yukarıdaki durumun bir tık ilerisi artık “iktidar” namzedi bir CHP’den bahsedebilir miyiz? Adalet ve Kalkınma Partisi’nin neden olduğu güvensiz siyaset ortamının, daha güvenilir bir aşamaya çekilebilmesi için, Cumhuriyet Halk Partisi’nin bir “iddiası” var mıdır? Yargı organlarının tek parti emrine girdiği, savcılarımızın devlet savcılığı yerine “cumhurbaşkanlığı savcılığı” yaptığı, HSYK’nın hâkimler ve savcılar üzerinde bir sopa misali işlev kazandığı, devlet memurlarının mevzuata aykırı davranmaya teşvik edildiği, ekonomik kalkınmanın kötü sinyaller verdiği bir dönemde; CHP’nin varolan siyaset sistemini değiştirmek adına hâlihazırdaki iddiası nedir?

* * * *

Cumhuriyet Halk Partisi’nin iktidar olabilmesinin “reçetesi” nedir? Bugün için artık ülkemizde AK Parti’ye olan desteğin, özellikle, liberal ve solcu kesimlerden olan desteğin azaldığını belirtebiliriz. CHP, Türkiye’deki despotik ve tek adama dayanan siyasal sistemi hangi yöntemle değiştirmeye adaydır? Bilmem, hatırlar mısınız, bir aralar siyasetbilimciler tarafından ülkemizdeki siyasal değişimi izah etmek amacıyla “merkez-çevre” kuramı, çok kullanılmış ve AK Parti’nin siyaset kurumu içindeki yükselişi de bu kuramla açıklanmıştı. Cumhuriyetin kuruluşunda CHP’nin merkeze oturan konumu yadsınamaz. CHP ile Türkiye, modernleşme serüvenine başlamış, CHP-Asker-Burjuvazi eşliğinde Türkiye, imparatorluk coğrafyasında Batıya dönük modern bir ülke inşasına girişmişti. CHP; genç cumhuriyet Türkiye’sinin ilk partisi olması hasebiyle ülkenin siyasî ve kültürel dönüşümünü gelenekselden uzaklaşarak, Osmanlı’nın düştüğü hatalara düşmemek için, kendisi merkeze oturmak kaydıyla gerçekleştirmiştir.

Adalet ve Kalkınma Partisi, 3 Kasım 2002 tarihinde siyasî kaos ve kargaşadan bıkmış ve bunalmış farklı kesim ittifakının teveccühüyle iktidara gelmişti. AK Parti; belki çokça seslendirildiği gibi “Esmer Türklerin” temsilcisi, çevrenin, büyük kentlerdeki burjuvazinin dışladığı, görmezden geldiği, horladığı bir kesimin büyük bir ittifakı sonrasında iktidarını konsolide etmişti. AK Parti, merkezde tekelleşen siyaset gücünün kırılmasında, siyasetin merkezden çevreye doğru kaymasında manivela işlevini görmüştü. CHP ile gelenekselleşen, siyasetin büyük kent merkezlerinden yönlendirildiği, regülatörün CHP olduğu siyaset ayağı, daha sonraları yavaş yavaş AK Parti’nin siyaseten gücü tekelinde toplamasıyla dönüşüme uğradı; ve yeni dönemin yeni siyasal denklemi ortaya çıktı. CHP’nin sözcülüğünü ve temsiliyetini yaptığı büyük sermaye destekli merkez siyaset; daha çok “Beyaz Türklerin” ülkeye yön verdiği dönemler idi. Ordunun ve askerlerin, siyasetçileri kamuoyu ve basın önünde “çocuk gibi” azarladıkları, dış politikanın “dokunulmaz ve girilemez” alan olduğu yıllarda AK PARTİ ve onun gibi ideolojik ve kültürel geçmişten gelen “sessiz çoğunluklar”, 3 Kasım 2002 tarihinde Türkiye’deki yıllardır sürdürülen merkeziyetçi siyasete son verirlerken; hem kendi sosyolojik yapılarını, hem de kendi iktisadî koşullarını yeniden yaratacaklardı.

* * * *

Cari dönemde AK Parti, mağdur olmuş kesim ve çevrenin desteklediği bir siyasal parti ise de, yadsınamayacak düzeyde merkezden de destek görmüştür. Siyasal gücünü temerküz eden AK Parti, artık “merkeze” göründüğü kadarıyla kendisi oturmuştur. Özellikle, seçim dönemlerinde AK Parti’nin çevrenin yanında merkezden de teveccüh görmesi, merkez-çevre ilişkisinde bir tersliğe de neden olmuştur. Aslında AK Parti, çevrenin desteklediği, iktisaden “Anadolu Kaplanları” diye addedilen bir kitlenin arkasında durduğu bir partiyken, dönem dönem CHP’den rol kaparak sol politikalar üretmesi, merkezden de destek görmesine vesile olmuştur.

O zaman sorumuz şu: CHP, AK Parti’den nasıl rol kapacaktır? Bugün için CHP’nin potansiyel oyu %25 civarlarında gezinmekteyken, iktidar olabilecek bir oy potansiyeline CHP nasıl ulaşacaktır? CHP, siyaseten nasıl bir yöntem belirlemeli ki, hem merkezden aldığı oyu arttırsın hem de iktidar için elzem olan “çevrenin-Esmer Türklerin” desteğini arkasında görebilsin? Türkiye, AK Parti vasıtasıyla “kültürel” siyasetten “sosyolojik” siyasete geçmiştir. AK Parti, bu dönüşümü gelenekçi-ekonomist bir anlayışla devam ettirmekte. CHP, kültürel kodlara dayanan ve toplumu regüle eden siyaset zihniyetiyle iktidara gelebilir mi? Sosyolojiye ve ekonomiye dayanmayan bir CHP’nin, %25 eşiğini aşma şansı yok mu?

 

Devamı
Politika ve Ordu

Bazı hassas konular vardır…

Bunlar topluma mâl olmuştur.

Toplumca sahiplenilir.

Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), ülkemizin gözbebeğidir. Ordumuz, bizim evlerimizde; iş yerlerimizde, konutlarımızda, esasında kısaca vatanımızda huzur içinde bir yaşam sürmemizin garantisidir.

Cumhuriyet Halk Partili bir milletvekilimizin, siyasal bir benzetme yapmak amacıyla bir eleştiri de bulunması, iktidar ve cephesinde büyük infiale neden oldu.

Eleştiriler çok sert bir boyutta serdedildi. İnsanları bu kadar kolay yaftalamamak lâzım. “Vatan haini/vatan hainliği”!

Kime göre, neye göre?

Ordumuz; anayasaya göre ve teşkilat yasasınca hizmet ifa etmektedir. Yeni yapılan değişiklikle de Genelkurmay Başkanlığı/Başkanı, Cumhurbaşkanınca atanmaktadır.

Kısaca, GB, Cumhurbaşkanına bağlıdır.

Ama, mevzubahis ülkemizi ilgilendirmekte. Ordu dediğimiz kurum, hiçbir partinin tekelinde olmadığı gibi koruması altında da değildir. Hadi diyorum, Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’nin açıklamasını anlıyorum. Milliyetçilik damarı ağır basan bir tonda CHP milletvekilini yerden yere vurdu. Esasında, ben, Sayın Bahçeli’nin bu tonda yaptığı eleştiri ve hedefe koyma girişimlerini pek ciddiye almadığımdan… Esasında, MHP’nin siyaset üretemeyen bir parti olmasından ötürü, ortaklık yaptığı CUMHUR İTTİFAKIYLA eş düzlemde olduğunu sergileyebilmek babında bu tarz çıkışlar yapmasını kanıksadık.

Ama…

Sayın Erdoğan’ın da aynı sert dozda açıklamalarda bulunması, beni hayalkırıklığına uğratıyor.

AK Parti ve Sayın Erdoğan, “değişim” vaadiyle iktidara gelmişti. Nedense, geçmişte eleştiri konusu yapılan tutum ve tavırlar artık Sayın Erdoğan tarafından da sergilenmekte.

* * *

Şöyle kısaca geçmişe bir bakalım:

Ordumuzun geçmiş dönemlerde politikada fazlaca etkin olduğunu söylersek, yanlış yapmış olmayız. Ne çabuk unuttuk: 28 Şubat Dönemini… Komutanların yargı mensuplarına brifing vermeleri, nedense artık geçmiş siyasetin tozlu sayfalarında kalmaya mahkûm edildi. Ordumuzun etkili ve kudretli paşaları, seçilmiş-atanmış dengesine dikkat etmeden, milletin iradesini ve istencini hiçe sayarak, siyasetçilerin ve siyaset kurumunun üzerinde “demoklesin kılıcı” gibi durdukları; yani bir nevi “gölge iktidar” oldukları hafızalardan ne çabuk silindi?

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin hedefi ne idi? İktidarı, koalisyon hükümetinden devralırken, daha fazla “sivilleşme” ve “demokrasi” sözü veriyordu. Yasama, yürütme ve yargı erklerinin; anayasal olması gereken çizgilerinde görev ifa etmeleri bağlamında, AB nezdinde değişiklikler yapılmadı mı? Anayasada ve yasalarda, daha fazla “sivilleşmek” için, sivil siyasetin önünü açmak maksadıyla revizyonlara gidildi. Kısacası, modern bir devlette olması gereken seçilmiş-atanmış dengesi üzerinden devlet işlerinin aksamadan eşgüdüm içinde yürütülmesi bağlamında, eskinin “statükocu” zihniyeti peyderpey hem kurumlardan hem de yasalardan silindi.

Demem o ki…

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin zamanında bunca zorlu dönemeçlerden geçerek; yeri geldiğinde muhtıra ve darbe teşebbüsleriyle muhatap kalması karşısında… Hep dillere dolanan “ileri demokrasi” şiarının her zeminde ikrar edilmesine rağmen…

Son tahlilde…

Toplumun tümüyle barışık bir yönetişimden uzaklaşması, özelde bende bir hayalkırıklığına neden olmakta. Muhafazakâr-demokrat bir partinin, bu zamana kadar deneyimlenmemiş değişim ve dönüşümlerin ateşleyicisi olması; özellikle geldiği muhafazakâr camia ve gelenekler de göz önünde tutulduğunda… Şaşırtıcı düzeyde bir farkındalık idi.

Ben, burada AK Parti’nin son dönemlerdeki olumsuzluklarını tartışmıyorum. AK Parti, geçmiş siyaset reflekslerinin bir benzerini şimdi kendisi sergilemekte. Eskiden, bizler, CHP’den neden şikâyet ederdik? Kamualanı diye bir olguyu kendisine mâl etmesinden, ulu önderimizi yine tabu hâline getirmesinden… Kısacası, her meseleden gerilim ve gerginlik üretmesinden şikâyet etmiyor muyduk?

* * *

Vatan kutsaldır…

Dinimiz kutsaldır…

Kitabımız kutsaldır…

Bayrak kutsaldır…

Şehitlik makamı kutsaldır…

Mukaddes duygularımız da kutsaldır…

 

Öte yandan, devlete ait veya devlet odaklı bir şey, kimsenin tekelinde değildir. Din hususunda nasıl ki “hassas” isek, maneviyatımıza dokunulmasına katlanamıyorsak…

Meramımı bir türlü ifade edemedim. Kutsal değerler ve duygular nasıl siyasete angaje edilemez ve kullanılamaz ise…

Bir milletin bütün fertlerinin birleşmesi ve bütünleşmesi nihayetinde vücut bulan “devlet aygıtı” ve onun uzuvları da hiçbir kimsenin tekelinde olamaz. Devlet dediğimiz olgu zaten soyut bir kavram. Devlete de onun bir kurumu olan orduya da yön veren, seçilmiş bir hükümet de olsa, son tahlilde bu büyük aygıt, Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm fertleri tarafından terkip edilmiştir.

Neden bu kadar yazdım?

Son günlerdeki siyasal gündemin tansiyonu yükseltici uğraşları; ama öte yandan toplumun gerçek sorunlarının ötelenmesi.

Bakın, değerli okuyucular;

“Benim ordum”;

“Benim valim”;

“Benim bakanım”;

Bu tip bir politik jargon, toplumumuzdaki ayrışmayı daha da körükler. Halkımız içindeki saflaşmayı derinleştirir.

Gerçekten de bizler, Türk Milletinin necip fertleri- politikacı da olabilir, bürokrat da olabilir, sade bir insan da olabilir;

Ne vakit aklımızı başımıza devşirmeyi düşünüyoruz?

Hâlbuki şöyle gerçekçi bir bakışla gözlerimizin içine baksak, ne ayrımızın ne de gayrımızın olmadığını farkedeceğiz.  

Devamı
İğne Çuvaldız Meselesi!

İktidar sarhoşluğuna tutulmuş ve iktidar adına salvolar yazan birtakım kişilere göre, Cumhuriyet Halk Partisi’nin siyaset yapma stratejisi, Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan düşmanlığı üzerine…

Yine muhalif kesimlerin tek hedeflerinin Recep Tayyip Erdoğan’dan kurtulmak üzerine bina edildiği diğer bir seslendirilen iddia…

- - -

Şöyle bir baktığımızda…

Söylenenlerin gerçeklik ve doğruluk payı var.

Laik ve Atatürkçü/Cumhuriyetçi kesimlerde/kitlelerde, bir Tayyip Erdoğan düşmanlığı olduğu ileri sürülebilir. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidar olduğu dönemden beridir kıyı bölgelerinin Atatürkçü ve laik sakinleri, bir türlü Sayın Erdoğan ve partisi ile sıcak ilişkiler kuramadı.

- - -

Adalet ve Kalkınma Partisini ve Sayın Erdoğan’ı rejime düşman ve yine Atatürk Cumhuriyetinin karşıtı olarak gördüler. Tabii burada etki tepki olayını es geçmemek lâzım. AK Parti kadroları ile tabanı da, laik kesimlerle sıcak ilişki kurmaktan hep imtina ettiler.

- - -

Yıllarımız sürekli olarak birbirimizi suçlamak ve düşman ilan etmekle yitip geçti.

Evet…

Şöyle bakıldığında…

Onca genel ve yerel seçim ifa ettik.

Yine birçok referandum yaptık.

Bu süreçlerde…

Muhalefet yapan mecralar ile CHP nasıl bir strateji izlediler? Cumhuriyet Halk Partisi, sürekli olarak seçmen kitlesine Tayyip Erdoğan’dan kurtulmak gerektiği hedefini gösterdi. Ekonomi batsın, çöksün, yeter ki Recep Tayyip Erdoğan’dan kurtulalım histerisine yakalandı CHP.

Tabii burada sadece iğneyi CHP’ye batırmıyorum!

- - -

AK Parti bu süreçlerde ne yaptı?

Toplumumuzu ayrıştırmak ve kutuplaştırmak adına elinden geleni yapan bir siyasal iktidar gördük.

Tamam…

CHP’yi politikasızlığından ötürü suçlayalım!

CHP’yi seçim stratejisini sadece bir kişiye odaklayan takıntısından ötürü tenkit edelim.

İşte yine…

Sağ muhafazakâr jargonca ileri sürülen, “CHP halktan kopuk bir parti, halka inemiyor, CHP Esmer Türkleri dışlıyor, tepeden bakan bir anlayışa sahip” yüklenmelerini bir kenara not edelim…

- - -

Ama, AK Partinin sütten çıkmış ak kaşık olmadığını da ifade edelim.

Yıllardır iktidarsın…

Artık kudret ve güç sende…

Devlette tam anlamıyla güç konsolidasyonuna gitmişsin.

Hemen hemen tüm idari kadrolar senin emrinde…

Eskiden şikâyet ettiğin devletin ceberut yüzü gitmiş ve artık daha insan haklarına saygılı bir devlet prensibi peyderpey kamu hayatına yerleştirilmiş.

Ama, sen toplumun tümünü kucaklamak için elinden geleni yapmıyorsun!

Partinden ayrılanları “ötekileştiriyorsun”, “yabancılaştırıyorsun”, dava arkadaşlığı yaptığın şahsiyetleri âdeta arenaya atar gibi toplumun önüne atıyorsun.

Eğriye eğri söyleyeceksek eğer… AK Parti toplumumuzu yabancılaştırmada olsun, kutuplaştırmada olsun, CHP’nin siyasetsizliğine göre daha öndedir.

Bugün siyasal iktidarın başındakilerinin, partilerinden istifa eden bir kişi için “ümmeti bölüyorsun” yorumu, “anakronik” olduğu kadar “akıl tutulmasının” da bir emaresidir.

Ülkemizde yaptığımız en büyük yanlışlık, bir şey hakkında değerlendirme ve yorum yaparken, bunun diğer tarafını görememektir. Yani çoklu bakış açısının ve eleştirel yorumun eksikliği, bizleri “duygusal” tepkilere sürüklemekte.

Devamı
Soyuttan Somuta Gelmek!

Sosyal Demokrat/Sol cenahtan, bu sıralar CHP ve Sayın Kılıçdaroğlu için eleştirel sesler yükselmekte.

Özellikle…

Kılıçdaroğlu ve CHP…

Yeterince “muhalefet” yapamadığından değil de…

Yeterince…

Laikliği…

Demokrasiyi ve hukuk devletini savunamadığından ötürü…

Eleştirilmekte.

Yahu nedense, bizde, bir türlü somut ve soyut tahlil yapmadaki ayrım gözetilemiyor.

CHP’nin siyasetsizliği zaten soyut kavramlara yaslanmasından değil miydi?

Senelerce, korkular ve vehimler üzerinden sürdürülen politikalar, artık toplumda karşılık bulmuyor. Dönem, artık somut saptamalar yapıp, “gerçekçi” çözümler sunmanın dönemi.

Bakıyorum da… Sol partiler, nedense hep aynı fasit dairenin içine hapsoluyorlar.

Liberalizmin, piyasa ekonomisinin, kapitalizmin tenkit edildiği bir ortamda, artık soyut kavramlar üzerinden siyaset üretmek, bereketli olmuyor!

Tabii ki, laiklik önemli… Demokrasi de önemli, hukuk devleti de önemli. Bunları dışlayabilecek bir siyasal partinin, seçmen indinde de siyaset kurumu içinde de uzun vadede varlığını sürdürebilmesi olası mıdır?

Sen, muhalefet partisi olarak…

İktidardan farklı olarak ne söylüyorsun? Eğer “seçimle işbaşına gelirsen”, iktidarın yapamadığı neyi yapacaksın? Ülkemizin hangi ekonomik program ile veya hangi ekonomik sistemle kalkınıp büyüyeceği yönünde bir hazır reçeteniz var mı?

Artık, dönem “somut” tespit ve çözüm dönemi. Bu toplumun karnını doyuramadığınız sürece, yoksullukta eşitlikten ziyade, sınıfsal çelişkilere rağmen, zenginleşmenin, refahın yolunu aralamadığınız sürece…

Halk kesimlerinin “gönlünü” çalmanız mümkün değil.

Devamı
15 Temmuz Darbe Girişimi Üzerine Bir Değerlendirme

Yıldönümlerini anmak ve idrak etmek, toplumsal hafıza ve farkındalık açısından önemlidir.

15 TEMMUZ HAİN DARBE girişimi, ülkemizde bölünmeye ve kaosa neden olabilecek bir girişim idi. Devlet ileri gelenlerinden halkımızın kahir ekseriyetine kadar büyük bir kitle, bu hain darbe teşebbüsü karşısında birlik ve beraberlik sergilemiştir.

Devlet içinde devlet olmak veya “paralel devlet” şeklinde açıklanan cemaat, ülkemizi karanlık günlere ram edecekti ki, milletimizin sağduyusu ve engin feraseti sonucunda, ülkemiz bölünmekten ve karanlık günlere savrulmaktan kurtularak, başı dik bir biçimde varlığını sürdürmüştür.

Ama, nedense, demokrasiye, hukuk devletine, bir devletin hükümranlık alanına, her şeyden önce, milli iradeye ve egemenliğe, onların yansıması olan seçilmişleri hedef alan bir hain düzenbazlık karşısında bile…

Birlik ve beraberlik sergileyemiyoruz. Tabii milletimiz, bu darbe girişimi karşısında, dün olduğu gibi bugün de kararlı ve dik duruşunu sergilemektedir. Yalnız, ideolojik saflaşmanın ve birbirini anlamaktan uzaklaşmanın verdiği ortamdan ötürü, böyle bir tezgâh indinde bile arzu edilen bütünleşmeyi gösteremiyoruz:

Kimimiz, bu hadiseyi inandırıcı bulmuyor ve cari iktidarın bu hadisenin arkasında olduğuna inanıyor. Kimimiz yine ideolojik bağnazlığa istinaden, “görmek istedikleri” veçheden gelişmeleri değerlendiriyorlar.

Ne olursa olsun; demokrasiye, bir devletin varlığına, bir milletin iradesine taammüden gerçekleştirilen bu tür teşebbüsler, “ama”, “fakat”, “işte” gibi gerekçelerle gözlerden ırak tutulamaz. Darbelerin hiçbir şekilde tevil götürecek yönü yoktur. Darbeler hoşgörüyle karşılanamaz. Benim darbem iyidir, ötekilerin darbesi kötüdür tarzında anakronik yaklaşımlar kabullenilemez.

Allah, milletimize ve devletimize bir daha böyle karanlık günler göstermesin. Ne olursa olsun, bizlerin istikameti demokrasidir. Tam bağımsızlıktır. Hedefimiz muasır medeniyetlerin mertebesine yükselmektir. Ülkemizde, demokratik bilincin yerleşmesi adına daha fazla çaba sarf etmek gerekmektedir. İnsanlarımızı, demokrasi, hukuk devleti, laiklik, cumhuriyet rejimi bağlamında daha fazla bilinçlendirmeli, uygar toplumların gittikleri yoldan ayrılmamalıyız.

DEMOKRASİ, ancak onun uğrunda çabalayanların yönetim biçimidir.

Devamı
Manzara-ı Umumiye

Meseleler kişilerin dünya görüşlerine ve hayatları boyunca edindikleri ideolojiye göre değer bulunca…

Uzlaşma ve diyalog denen etkili iletişim yolları bir türlü devreye giremiyor.

Türkiye’de senelerdir bir saflaşma ve kutuplaşma var. Bu toplumsal olgular, sadece bu döneme has değil.

İslam’ı ve İslamî yaşam biçimini kendilerine düstur alanlar ile cumhuriyet düzeninden yana olanlar arasında bir kutuplaşma veya saflaşma olmadığını ileri sürmek, safdilliktir.

Cumhuriyet rejimi ve Türk Devrimi, Osmanlı Devleti geleneğine son verirken, daha modern ve çağının çağdaşı olmaya çabalayan yeni bir devlet inşa ediyordu.

Bu bağlamda, yeni kurulacak/kurulan bir devlette, yani dünyevi esaslara göre teşkilatlandırılacak bir devlette, dinin ve İslamî bir yaşam biçiminin, tüm sosyal dokuya nüfuz etmesine müsaade edilemezdi.

Yine bu paralellikte, Batılı değer ve anlayışa göre tanzim edilen sosyal, siyasal ve ekonomik hayat, döneminin gereklerine göre modern hukuk kuralları ve altyapı-üstyapı ile perçinlenmiştir.

Siyasal İslamcılar, aslında geçmişten kalan değerlerle Cumhuriyet rejiminin getirdiği yenilikleri birbirine karşıt olarak telakki ettiklerinden, bu bağlamda, yeni kurulan devletin, din ve devlet işlerini birbirinden ayrı tutmak maksadıyla laiklik ilkesi üzerinden toplumsal yaşamı kurgulamasına da muhalif olmuşlardır.

Bugün bu yapılan tartışmalara baktığımızda, Siyasal İslamcıların, geçmiş dönem hayalleri izdüşümünde dünyevi kurumlar üzerinden uhrevi çıkarımlar peşinde koştuklarına şahitlik etmekteyiz.

Cumhuriyet rejiminin ilanı ve Türk devrimi, eşyanın tabiatı gereği, aydınlanma ve ilericilik şiarıyla toplumsal ve siyasal dönüşümlere yön verdiğinden, dinin her nevi içtimai hayatta etkin olmasına izin verilemezdi.

Burada farklı kesimlerin içine düştükleri açmaz, dönemleri ve o dönemlerin getirdiklerini varsayılı koşullar dairesinde telakki etmekten imtina etmeleridir.

- - - -* - - - -

Bugünlerde, milletlerin uzaya mekik gönderdiği, insanların ileri ve yüksek teknoloji ile yaşamları dönüştürdükleri, telekomünikasyonda yeni nesil değişimlerin yaşandığı, yapay zekâ faaliyetlerinin artık gündelik sohbetlerin olmazsa olmazı olduğu bir kavşakta…

Hâlâ içinde yaşadığı gerçeklikle ve dönemle kavgalı olmak nasıl izah edilebilinir? Saltanat ve hilafet hülyaları içinde, cumhuriyet rejiminin faziletlerinden faydalanırken, bu devrimin nimetlerinden faydalanırken, siyasal hüsnükuruntu içinde İmparatorluk düşüne ram olmak…

Osmanlı Devleti, pek tabii döneminin gereği din-tarım imparatorluğu idi. Geçtiğimiz yüzyıl bağlamında, Osmanlı İmparatorluğunun, din eksenli bir devlet olması, yaşama din hükümleriyle yaklaşılması, İslam dininin hayatın her zerresinde kaim olması, bunlar zaten dönemin varsayılı gerçekleriydi.

İslam dini, felsefi bakış açısıyla, zihinsel bir etkinlik alanı değildir. İslamiyet, tüm yaşamı; toplumsal alandan politik alana ve iktisadî faaliyetlere kadar kuşatan ve yönlendiren bir gerçekliktir. İslam dinini sorgulamak veya İslamiyet’in naslarına şüpheyle yaklaşmak, dini inanca şüphe düşürür.

Gelmek istediğim husus, Osmanlı Devleti, dönemindeki koşullardan ötürü din eksenli bir politika sürdürüyordu. İslam Hukukuna göre yaşamın pratikleri çözümleniyordu. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, seküler değerler esas alınarak, dünyevi bir zeminde kurulmuştur. Bu bağlamda, Cumhuriyet rejiminin bir ilkesinin laiklik olması, Siyasal İslamcılara düşmanlık ya da nefret saikini vermemelidir.

Devamı
Bir Siyasal Retorik: Yeni Türkiye ve İleri Demokrasi

Yaşadığımız olayları veya tecrübe ettiğimiz olguları, her nedense soğukkanlı olarak tecrübe edemiyoruz.

Şöyle yazılan ve çizilenlere bakıyorum...

Konumlandığımız yerlerden, başımızı yere gömerek, “görmek istediğimiz” veçheden tahlil yapma canhıraşı içindeyiz!

Türkiye, “eksen kayması” yaşayabilir mi?

Eksen değişmesi!

Lig/sınıf atlıyormuşuz!

Değerlendirmelerimizde, ya bir alaya alma-küçümseme ya da değer bilmezlik öne çıkmakta.

Neyin eksen kayması? Ne zaman ülkemiz, bir şeyler yapmaya çabalasa, ayaklarının üzerinde durmaya çalışsa, hemencecik “dış mihraklar” tarafından hedefe oturtulmakta. Eğer, hafızamızı yenilersek, geçmiş dönemlerde de ülkemiz için, eksen kayması yaşıyor algısının pompalandığını anımsarız.

Öte yandan... Lig değiştirecekmişiz?! Daha, Karadeniz’de olduğu varsayılan doğalgaz rezervi çıkarılıp kullanıma sunulmadan, neyin ligini atlayacak mışız? Tabii ki, eğer, bu rezerv, emperyalist zihniyetlerin bir oyunu değilse veya emperyalistler tarafından türlü çeşitli tezgâhlarla engellenmez ise, pekâlâ ülkemizin ekonomik olarak rahatlayacağından bahsedebiliriz.

Ama, işte olaylar doğru düzgün değerlendirilmeden, şıpından noktayı koyuyoruz: Efendim bu doğalgaz ve petrol efsaneleri daha çok otoriter rejimlerin işine gelirmiş de, otokratlar, yönetimlerini devam ettirebilmek için, bu suni zenginlik ile halklarını bir süre daha idare ederlermiş. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Allahaşkına körfez ülkeleriyle, Ortadoğu ülkeleriyle mukayese götürecek bir devlet mi?

Nedir bu hazımsızlık?

Türkiye Cumhuriyeti’nin beğenseniz de beğenmeseniz de iyi kötü işleyen bir demokrasi mekanizması var. Devlet olmak öyle kolay bir tecrübe değildir! Evet, ülkemiz, zaman zaman darbe teşebbüslerine maruz kalmış olabilir. Dönem dönem demokratik hukuk rejimimiz kesintiye uğramış olabilir. Tüm bunlar, bir devletin yaşadıklarından ders çıkarmasıdır.

****

Senelerdir takılıp kaldık...

Siyasal retoriklerin albenisine...

“Yeni Türkiye” ve “İleri Demokrasi” lafları özellikle bazı kesimlerde rahatsızlığa neden olmakta.

Yıllardır hep aynı fasit dairenin içine hapsolduğumuz için, tartışmalarımız da, saptamalarımız da, her nedense sığ dünyamızın dışına çıkamıyor.

Son yıllarda yaşadığımız sorunlarda olsun, sıkıntılarda olsun, faturayı hem cari iktidara hem de muhalefete teşmil etmek zorundayız/durumundayız. Yanlış anlaşılmasın, ben, hiçbir cenaha da “güzelleme” yapmıyorum. Ben, ne A partisinden yanayım ne de B partisinden yanayım. Sevdamız da yüksek ülkümüz de, memleketimizin daha gelişmesi ve milletimizin refah durumunun daha da palazlanmasıdır.

Ülkemiz sığ tartışmalardan da “akıl tutulmalarından” da çok çekti. Ne çabuk unuttuk... Muhalefet yapıyoruz diye, her değişmenin/yeniliklerin önünü Anayasa Mahkemesiyle kesmeyi! Bu ülke, üst değerlerimizi kendilerine tebellüğ edenlerden çok çekti:

Çok ayrıntıya girmeye de gerek yok. Çok uzaklara gitmeye de gerek yok. Büyük önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK de bizim birleştirici ve bütünleştirici bir değerimizdir; Fatih Sultan Mehmet de... İslamiyet ve Müslümanlık, sadece bir mahallenin tekelinde değildir. Büyük önderimiz Atatürk, sadece gardrop Kemalistlerinin koruması altında değildir.

İçimizde birbirimizle uğraşmaktan ve birbirimizin başına çorap örmekten, dünyaya eklemlenemiyoruz. Evet, eğer ki muasır medeniyet ufku bizim en temel hedefimiz ise; yani bilim, teknoloji, dışa açık kurallı piyasa ekonomisi, hukukun üstünlüğü, özgürlükçü demokrasi ulaşmamız gereken idealler ise, bu da ancak dünyayla entegre olarak gerçekleşebilir.

Türkiye’nin ekseni de içinde bulunacağı lig de bellidir: Çağdaş demokratik hukuk devleti olabilmeyi içselleştirebilmiş ülkelerin safıdır. Bağımsız ve başı dik bir devlet olarak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, hiçbir eziklik ve büyüklenme tuzağına düşmeden, coğrafi olarak batısında bulunan devletler de doğusunda bulunan devletlerle de, uluslararası hukukun cevaz verdiği düstur dairesinde etkileşim içinde bulunacaktır.

Önümüzde bizi bekleyen en büyük sorun, koronavirüs ve bu salgının toplumumuzda yaratacağı ekonomik ve sosyolojik tahribattır. Ve uzun zamandır masaya getirmediğimiz yeni bir anayasa metnidir.    

Devamı
Cemaatler ve Askerî Darbeler

Türkiye’miz anbean değişime gebe bir ülke.

Gerçekten de çok zengin bir gündemimiz var.

Ülkemizde, değişmeyen tek şey değişimdir mottosuna nazire edercesine her gün bir vaka ile uyanmamız an meselesi.

Acaba, bu iyi bir şey mi?

Şöyle son günlerde konuşulanlara ve kafa yorulan meselelere baktığımızda…

İşsizliği…

Cemaat ve tarikat gibi yapıların, hem sosyolojik yaşamımızı hem de politik hayatımızı sarıp sarmaladığını müşahede etmekteyiz.

Erken seçim olur mu?

Yeni parti kurma teşebbüsleri…

İdam cezasının gündeme gelmesi…

 

Her ne kadar Koronavirüs tüm dünyayı olumsuz etkilerken, ekonomilerin her zamanki görünümlerinde olmasını beklemiyoruz. Bu bağlamda, ekonomik durgunluk veya yavaşlamaya istinaden “işsizlik” ve “istihdamda daralma” can acıtıcı merhalede vuku bulmaya devam ediyor. İşsizlik ve istihdam, sadece, ekonomik boyutuyla ele alınamaz. İşsiz kitlelerin giderek artış göstermesi, artık işsizliğin katlanılamayacak boyutlarda tecrübe edilmesi, toplumsal huzura da çalışma barışına da tehdittir.

Bu bağlamda, önümüzde sanırım toparlanma açısından kademeli bir dönem var. Bugün, ekonomistlerin, ekonominin geleceğine yönelik öngörülerini okurken, gördüğüm ağırlıklı olarak toparlanmanın “V” biçiminde olacağıydı. O zaman soru şu: Bu ekonomik çizginin neresindeyiz? Dip dalgası yaşandı mı? Pik noktasına eriştik mi? Eğer, güzel günler bakımından ekonomik bir tırmanış yaşanıyorsa, işsizlik bağlamında “biraz daha beklemek” durumunda kalacağız.

***

Öte yandan bir başka husus ise, cemaat ve tarikatların neredeyse tüm içtimai yaşamımızı etki altına alması. Son olarak cemaat ve tarikatlar, “cinsel istismar” vakasından ötürü gündeme oturdular. Zaten şöyle geniş bir çerçeveden baktığımızda, cemaatler ne zaman gündem dışı oldular ki? Ya siyasette elde ettikleri konum ve devlet içinde “devlet” olma gibi bir hukuk devletinde kabul edilemeyecek hareketlerden ötürü ya da işte bu cinsel istismar suçlarından ötürü kamuoyumuzun ilgisine mazhar oldular.

Ben teolog değilim. Bu mevzularda çok fazla ahkâm kesmem olanaklı değil. Şöyle bakıyorum da, bazı cenahtan bu cemaat ve tarikatların korunması ve toplumdaki işlevleri üzerine neredeyse methiyeler okurken… Öte yandan bu tip yapılanmaların, laik demokratik hukuk devletimiz için büyük bir tehdit olduğunu okuyorum. Kanımca, bu tip yapıların, gelişmekte olan, halen feodal yapının kurum ve geleneklerini yaşamın merkezinden “olması gerektiği şekilde” peyderpey kaldıramamış toplumlarda belli bir etkinliğinin olduğunu ileri sürebiliriz.

Ama, öte yandan, Cumhuriyet Devrimimiz ve devrimimizin yerleştirdiği modern kurum ve kurallar bağlamında, cemaatlerin çağımızda artık bir misyonlarının olmadığını söyleyebilmeliyiz. Genel olarak söyleyecek olursak, cemaatler ve tarikatlar, daha çok toprak ağalığının ve feodal zihniyetin hüküm sürdüğü dönemlerde ve toplumlarda anlamlıdır ve etkilidir.

İnsanlık serüveni ve tarihin akışına paralel olarak, medeniyetleri, modernlik bağlamından kopararak geleneksele döndürmek, hem insan aklına hem de doğanın devinimine ters olduğu kadar ihanettir. Türkiye Cumhuriyeti, 29 Ekim 1923’te kurulurken, eskiyi ihya etme değil; Anadolu topraklarında yüzünü çağdaş dünyaya çevirmek kaydıyla laik bir yapılanmanın içindeydi. Biz Türklerin modernleşme serüveni, Osmanlı Devleti tecrübeleriyle beraber 250 yıllık bir süreçtir. Batı uygarlığının yaklaşık 500 yılda geçirdiği “modernleşme sürecini” Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak, 15 yıl gibi “inanılmaz bir sürede” deneyimledik. Cumhuriyet ilan edilirken, köklü reformlar yaşama adapte edilirken, geçmiş dönemin sınıfsal yapısını tasfiye edemedik, toprak reformunu yapamadık. Eğitimde büyük atılımlar yapılmasına rağmen, “dinciliğe” karşı laikliği, ırkçı milliyetçiliğe karşı “eşit vatandaşlığı” toplumumuza yerleştiremedik.

İşte bundan ötürü, toprak ağalarının ve cemaatlerin/tarikatların toplum üzerindeki gücünü ve nüfuzunu kaldıramadık/kıramadık. Son tahlilde, cemaatler ve tarikatlar, cumhuriyet ruhuyla örtüşmemektedir.

YAŞASIN, “LAİK”, DEMOKRATİK ATATÜRK CUMHURİYETİ.

***

Bu yazıda değinmek istediğim bir başka husus da…

Askerî darbeler.

12 Eylül 1980 Darbesinin üzerinden koskoca bir 40 yıl geçmiş.

Dile kolay, acısıyla, onarılamaz hatıralarıyla kocaman bir 40 yıl, ülkemizin üzerinden silindir gibi geçmiş gitmiş.

Belki, çokça kere tekrar ettim ama yine ifade edeyim:

ASKERÎ DARBELERE amasız ve gerekçesiz karşıyım!

Darbeler, demokratik sistemi askıya alırken, ülkenin gelişimini ve atılımlarını da bir süreliğine askıya almaktadır.

12 Eylül askerî darbesi, her şeyden önce, toplumsal gelişmemizin kesilmesine, toplumumuz üzerinde büyük travmalara yol açmıştır.

Kenan Evren liderliğinde “emir-komuta” içerisinde ifa edilen darbe, Milli Güvenlik Konseyi zemininde, ilk önce TBMM’ni lağvetmiş, siyasi partileri kapatmış ve döneminin ileri gelen politikacılarını da tutuklamıştır.

Her nedense… Bu darbeler hususunda, farklı dünya görüşüne veya ideolojiye sahip çevrelerden, kendi faydalarına olacak anlatılar dinleriz. Sol cenah kendilerinin mağdur edildiğini, sağ cenah ise yine bu darbenin kendilerine karşı tertip edildiğini, senelerdir bıkmadan usanmadan anlatırlar.

Halbuki… Yaşadıklarımız ve tecrübe ettiklerimiz çok farklıdır.

Ben o dönemi birebir yaşamadım. Darbe yapıldığında, henüz ilkokul çağlarında olduğumdan ve yaşımın gereği olarak memleket meseleleriyle ilgilenebilecek olgunlukta olmadığımdan…

Döneme ilişkin hatıratları okuduğumda, fark ettiğim, bu darbenin ATATÜRKÇÜLÜK adına ve Cumhuriyet Devrimlerini korumak adına yapılmış olduğu söylense de…

Bu darbeden en büyük sıkıntının sol ideolojinin çektiğini rahatlıkla ifade edebilirim. Sendikaların kapatılması, işçi hareketlerinin sınırlandırılması, grevlerin yasaklanması, öte yandan “yeşil kuşak projesi” çerçevesinde Siyasal İslam hareketlerinin ivme kazanması. Neyse, daha fazla uzatmak istemiyorum. Ezcümle, tüm darbe teşebbüslerine karşıyım; sivil taraftan gelebilecek olanlara da asker tarafından gelebilecek olanlara da.

YAŞASIN ATATÜRK DEVRİMLERİ…

YAŞASIN LAİK, DEMOKRATİK TÜRKİYE CUMHURİYETİ…   

Devamı
Okuma Notları

Çok garip bir dönemdeyiz. Teknolojik gelişme ve değişmeler, bilimsel yeni buluşlar ışığı altında insanlığın yaşamını daha kolaylaştırmak adına önemli medeniyet adımları atılmasına rağmen...

Çağımızın dokusuna yakışmayan, insanlık adına utanç verici eylemlerin, televizyonlarda halen döndürülüyor olması, gazetelerin bu vakalarla dolup taşması...

Kadın cinayetleri...

Çocuk istismarı...

Çocuk emeğinin sömürülmesi...

İnsan kaçakçılığı ve ticareti...

Nedendir, tarih çizgisi ileriye doğru ilerlerken, insanlık; ilim adamları marifetiyle insanlık kültür havzasına katma değer sağlarken, tıp alanında artık çığır açılmışken, tedavi edilemeyen hastalıklara deva olunurken...

İnsanlığın ve uygarlığın, “akışın” tersi yönünde tepki vermesi veya davranışlarda bulunması, gelişimin önünde set olarak durmaya çabalaması, dönemimiz itibariyle anakronik bir görünüme neden olmakta.

Hem toplumumuzdaki hem de dünyadaki gelişmeleri inceleyip “okumaya” çabaladığınızda... Sık sık donup kaldığınızı hissetmişsinizdir. Medeniyet ve insanlık ileriye doğru ilerlerken, ilerleme ve akış karşısında durmak, olumluya yönelik teşebbüsler indinde şaşı bakmak, çağımızın müzmin rahatsızlıkları olsa gerek.

Koronavirüs döneminde, kadına karşı girişilen şiddet eylemlerinde artış yaşanıyormuş. Gazeteler bunları yazmakta. Tabii ki burada seslendirilmek istenen, salgından ötürü, dört duvar içine kapanan insanların mağduriyetlerinin de kamuoyunda yankı bulamaması!

Kadına yönelik her türlü insanlık dışı davranışlar, kadının birey olarak görülmemesi, mağdurun sürekli sıkıntılarıyla başbaşa bırakılması, öte yandan kadına içinde yaşadığımız çağda cehennemi yaşatan erkeklerin korunması veya ceza tedbirleri bağlamında üç maymunun oynanması ve diğer ataerkil iktidarın sergilediği riyakârca davranışlar, canımızı acıtmaya devam etmekte. O vakit ne yapılması gerekiyor?

Söz ve eylem tutarlılığında buluşmak gerekiyor. Kadının gerçek anlamda korunması gerekiyor.

- - - -* - - - -

Çocuklarımızın ve gençlerimizin sıkıntıları da basında yer bulmaya, bu mağdur insanların sıkıntılarıyla dertlenen insanlarda üzüntüye neden olmakta. Çocuk istismarının yüz kızartıcı bir raddede sürdürülmesi, çocukların gelişme dönemlerinde deneyimledikleri travmatik vakalardan ötürü yaşamlarının çekilemeyecek eşiğe gelip dayanması, evet tüm bunlar çağımızın dertleri ve dertlenilmeyi de hak eden sorunların başında gelmekte. Çocuk istismarı karşısında da, kadınların katledilmesi karşısında da, çözümsüzlük, vurdumduymazlık, kayıtsızlık ve tepkisizlik, kanımca ataerkil iradenin, sorunu göğüslemeye yeterince eğilimli/istekli olmamasından ileri geliyor.

Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli, geçmiş bir zamanda, idam cezasının tekrar gündeme getirilmesi gerektiğini ifade ediyordu. Kesinlikle, bu açıklamanın arkasındayım. İnsan hakları aktivistleri veya liberaller ne der, beni çokça ilgilendirmiyor. Çağımızın çağdaşı olamayan, daha doğrusu insan müsveddeleri yaratıklar tarafından, hem kadınlarımızın hem de çocuklarımızın istismarı ve varlıklarına yönelik tehditkâr davranışlar, artık klişe cümlelerle düzeltilemeyecek vaziyette.

Papağan gibi tekrarlamamıza rağmen, yani “eğitim eğitim eğitim şart” dememize rağmen, ne kadın cinayetlerine ne de çocuk istismarına bu yaldızlı cümleler deva olabilmekte. Yargının tartışmalı olduğu, hukuk sistemimizin hantallığından söz edildiği bir dönemde, işlenen cürümlerin karşılıksız kalacağı intibaı, ancak kararlı ve çağımıza uygun davranış modelleriyle tutarlılık taşır. Artık insanlarımızın kafasına mıh gibi çakmamız gereken realite: Yaptıklarının yanlarına kâr kalmayacağıdır.

Ülkemiz yine bu tarikat, dergâh, Şeyh, Şıh gibi çağımızın karanlık vakıalarından çok çekti. Bu tarikatların faaliyetleri, toplum içindeki etkinliği ve varlıkları neyin gereksinimidir? Şunu kabul etmek durumundayız: Evet, ilk dönemlerde bu tarikatlar, belki kırdan kente göç eden vatandaşlarımızın “tutunacak dalları” idi. Onları geldikleri yerde, muhatap oldukları kültür şokunda kent yaşamının acımasızlığı karşısında kapalı devre biçiminde koruyup gözetmekte, hemşerilik ve hısımlık anlayışı içinde bir koruma kalkanı vazifesini görmekte idi.

Siyasal İslam projesi çerçevesinde, İslamî hareketlerin, dönemler itibariyle güçlenip palazlanmaları çerçevesinde, taban bularak, iktidara ortak olma canhıraşları ve faaliyetleri; son tahlilde tarikatları siyasetle eşanlı anılır duruma soktu. Bugün ülkemizde bu cemaat ve tarikat yapılarının, masum duygularca hareket ettiğini ileri süremeyiz. Cemaatler, sahip oldukları mensupları ağıyla devleti ele geçirilecek bir hedef olarak görmekteler.

- - - -* - - - -

İçinden çıkılamaz sorunlar yumağının içindeyiz. Neden? Çünkü, her dönemde, her iktidar döneminde, sorunlar masaya getirilmiş ve titizlikle çözümlenmeden, yani neşter vurulmadan tekrar buzdolabına kaldırılmış. Bugün için, nasıl ki siyasal sistemden şikâyet ediyorsak, nasıl ki yargı sisteminin keyfiyete neden olduğundan bahis açıyorsak, demokratik mekanizmanın istenen düzeyde çalışmadığından dem vuruyor isek...

Ezcümle, yönetimsel problemlerimizden dert yanıyorsak, bunlar hep palyatif önlemler almamızın neticesidir. Hiçbir sorunumuz, yeterince değerlendirilmedi. Gerçekçi bakış açısıyla irdelenmedi. Popülist yaklaşımlarla halkın gazını almak adına, dostlar alışverişte görsün misali siyasetlerle sorunlar, hep ileriye bakiye kaldı. Burada bir şeyin altını çizmek durumundayız: Kamuoyu. Kamuoyunun ve sivil hareket girişimlerinin, açık toplum tesisinde ne kadar önemli bir işleve sahip olduğunu belirtmemize gerek var mı? Demokrasiyi, ağızlarına mütemadiyen dolayıp bunu bir şarkı gibi terennüm eden popülist ve pragmatist siyasetçiler, ne hikmetse demokratik gelişmenin de köküne kibrit çöpü çakanlardır.

Kamuoyunun bilgilendirilmesi ve açık toplum tesisinin önündeki engellerin kaldırılması, pek tabii ki toplumun menfaatinedir. Son günlerde bu Koronavirüs salgınından ötürü ortaya atılan iddialar ve şaibeler noktasında da, ekonomik tablonun halkın gerçeklerini yansıtmadığı yönündeki tartışmalar bağlamında da, “şeffaflığın”, toplumu bilgilendirmenin, hesap verebilmenin ve en önemlisi denetlenebilmenin önemini bu nokta-i nazarda görebilmekteyiz.

Yaşam sürekli bir dinamizm içermektedir. İçimizde tepişirken, yani birbirimizle uğraşırken de dünyadan kopmamak gerekiyor. 18 yıldır ülkemizde tek parti iktidarı var. Ve güçlü bir siyasal iradeden bahsedebiliriz. Kitleler indinde halen karşılığı olan bir siyasal partiden söz etmek mümkün. Öte yandan aksın öbür tarafında, siyasal iktidara senelerdir “alternatif” olamayan müzmin bir muhalefet var. Bugün, laik kesimde de Atatürkçü kesimde de Cumhuriyetçi kesimde de büyük bir endişe ve hayalkırıklığı var: Her şeyden önce, Türkiye’nin süratle çağdaş demokratik hukuk devletinden uzaklaştığına inanıyorlar. “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Modelinin”, ülkemizin deneyimlediği sorun parkı bağlamında, yetersiz kaldığına, insanları ötekileştirdiğine inanmaktalar. Demokratik reflekslerin, hukukun, haber alma özgürlüğünün, temel insan hak ve hürriyetlerinin, içinden geçtiğimiz dönemde iyice irtifa kaybettiği noktasında hemfikirler.

Ama öte yandan, varlık sebepleriyle tezat oluşturacak tepki ve tutumlardan, tavır alımlarından da geri durmamaktalar. Bugün, CHP, parti içi demokrasinin, politika yapmanın zirvesinde olduğu parti olarak lanse edilmekte. Ama gerçekler böyle mi? İşte, Muharrem İnce’nin hareketinin hem CHP tavanında hem de tabanında yarattığı etki ortada...

- - - -*- - - -

İç siyasetimizde mücadele ederken, dediğim gibi dünyadan da kopmamak gerekiyor. En sıcak dış politika konusu, Doğu Akdeniz’de cereyan eden gelişmeler. Doğu Akdeniz’de işi olan olmayan devletlerin varlık savaşı verdiklerini görebilmekteyiz. Yunanistan, Avrupa ülkelerinin şımarık çocuğu olarak davranmaya devam ediyor. Avrupa Birliği devletlerinin ağır toplarını arkasına alarak, tehditkâr bir dille, ülkemizin nabzını ölçmekte. Kanımca, bizim Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak yapmamız gereken, aklıselim ve sağduyu içerisinde, uluslararası hukuk çerçevesinde haklarımızı çiğnetmemek.

Yunanistan ne kadar ülkemizi kışkırtmaya yeltenirse yeltensin, bizlerin bu tuzağa düşmemesi gerekir. Sosyal medyada gezinirken görüyorum: Sanki oturdukları yerlerden devlet yönetme meylinde oluyorlar. Hayat, yaşamın hakikatleri bir “oyun” değil. Bu bağlamda, yaşam içinde alacağınız kararlarda, atacağınız adımlarda, çok kere düşünmek ve tartmak durumundasınızdır. Hakeza, yaşamın gerçeklerinin, oyunlarda olduğu gibi “resetleme” opsiyonu yoktur. Demek istediğim, savaş çığırtkanlığı yapanların, ağızlarından çıkanları çok iyi idrak edip etmedikleridir. Geçmişten örnekler vermek, tarihimizin kesitlerinden faydalanmak... Yunanlıları denize dökmüşüz. Yine dökermişiz. Kurtuluş Savaşından örnek vermek, savaş gönüllüsü gibi bir tutum takınmak, ülkemize yapılabilecek en büyük ihanettir.

Türkiye olarak yapacaklarımız bellidir: Uluslararası hukuk dairesi içinde kalarak, devletimizin ve milletimizin haklarını ve çıkarlarını korumak ve gözetmektir. Bunun yolu, akıldan uzak, ferasetten yoksun çocuksu tepkiler değildir. Diplomatik yolların ve usullerin masada olacağı, muhataplarımızla her an diyaloga açık bir siyasetin sürdürüleceği açık kapı düsturunun belirlenmesi, ülkemizin lehine bir gelişme olacaktır.

Türkiye olarak, bu netameli coğrafyada ayağı yere basan dış politika izlemek ve sürdürmek durumundayız. Hem Avrupa Birliği özelinde hem de Avrupa Birliğinin önemli aktörleri devletleriyle, Almanya ve Fransa ile agresif olmayan, yapıcı ve uzlaşmaya yatkın bir dış politika dizgesinin belirlenmesi, yine Ortadoğu coğrafyasında etnik ve mezhepsel ayrılıkların körüklenerek, devletlerin ve milletlerin bir altüst oluşa sürüklendiği gerçeğinde, hiçbir biçimde “ulus devletlerin” iç işlerine karışmadan, oynanan oyunda başat aktör olmak zorundayız.

Yine, dünya siyasetinin ve ekonomik etkinliğinin sürdürülmesinde başat aktör olan, Birleşmiş Milletler ve NATO, Dünya Ticaret Örgütü, ve diğer uluslararası yapılar ile köprüleri atan değil, yapıcı ve çıkarlarımızı gözeten bir ilişki içinde olmak her zaman için ülkemizin menfaatine olacaktır. Bakalım, ilerleyen dönemlerde hem iç siyasetimizde hem de dış politika aksiyonlarımızda ne gibi değişimler tecrübe edeceğiz, bekleyip göreceğiz.

Zaman; her şeyin ilacı olduğu gibi, tarihsel kırılmaların ve dönüşümlerin de tanığıdır.       

 

Devamı
Bir Siyasal Perspektif

Koronavirüs sonrası gerçekten de çok farklı bir dünya bizleri bekleyecek...

Ama, bir şerh koyalım...

Koronavirüs öncesinde de hem Türkiye’nin hem de dünyanın sorunları ve sıkıntıları vardı.

Yani, salgından ötürü dünya bir sorun girdabına yakalanmadı. Veya, ülkemizde her şey tıkırında felan gitmiyordu.

Yönetimsel sorunlardan tutun da...

İktisadî sorunlara dek sorunlarımız zaten vakiydi.

Bir türlü birbirimizi anlamaya çabalamıyorduk. Konuşmuyorduk. Konuşuyor gibi yaparken, gözümüz ve kulağımız her nedense muhatabımızda değil, bizim neleri söyleyeceğimizde idi!

Sanki salgından önce çok iyi bir siyasal sisteme mi sahip idik? Tabii ki pek çok ülkeye nazaran hem demokrasi kalitemiz hem de hukuk sistemimiz, bizleri ayakta tutacak seviyede.

Sürekli eleştirip durduk. Suçlu aradık. Elimizi taşın altına sokmadık. Sırçaköşklerden, durum analizi yaptık. En sevdiğimiz şey zaten başkalarına akıl vermek. Bugün eleştirdiğimiz sorun ve sıkıntı skalasına bir gün de mi geldik?

Her şey şıpından mı tezahür etti? Çevremize bakarak, ülkemizin ne kadar büyük işler kotardığından dem vurduk. Evet, konumlandığımız coğrafya, Ortadoğu, Şark kurnazlıklarının zirve yaptığı bir bölge. Burada, Türkiye’de ve bölgemizde çok canlı bir gündem var.

Her an her şey değişime gebe. İç siyasetimiz de dış siyasetimiz de gergin ip misali. İçimizdeki kargaşadan faydalanmayı dört gözle bekleyen emperyalist zalimler var. Öte yandan, eğriyi ve doğruyu veya olanı ya da olması gerekeni de içselleştirebilmiş değiliz.

Ne istiyoruz bizler?

Türkiye Cumhuriyeti’nin yurttaşları olarak, “adam” yerine konmak istiyoruz. Daha fazla değer bilinme konusunda, devletin bizi dikkate almasını arzuluyoruz. Toplumsal yaşantımız içinde, erkek-kadın ayrımının son bulmasını, kadınlarımızın ülkemizin birinci sınıf “bireyi-yurttaşı” olduğunun artık zihinlere çakılmasını talep ediyoruz.

* * *

Çözümlenmeyi bekleyen sorunlarımız, yıllardır yerinde saymakta. Öbekleşe öbekleşe sorun yumağının içine gark olduk. Cumhuriyeti’mizin kurucusu ve banisi Mustafa Kemal Atatürk, öyle bir millet ve yurttaşlık tanımlaması yapmıştır ki, farklı halklardan ve mezhepten olanları, tek bir kimlik altında toplamıştır: Türk Milleti ve Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı...

Sonra ise, kurnaz ve popülist siyasetçiler yüzünden, ülkemiz ve devletimiz dönem dönem çalkantılara ve belirsiz süreçlere gebe kalmak durumunda olmuştur. Pragmatist politikacılar, sırf kendi siyasal çıkarları için, makam ve mevkii için, yaşanacak güzel anların tadını çıkarmak için, toplumu suni şeylerin peşine takıp götürmüştür.

Devletin devamını, yine devletin birliğini ve bütünlüğünü, devlet bürokrasisinin tahakkümünde görenler yüzünden, milletimiz, değerlerinden, Ata’sından soğutulmuştur. Bazen denk geliriz hani, neden ülkemizde “Atatürk düşmanlığı var, neden insanlarımız, kendilerine yer ve yurt sağlamış bir değerine sahip çıkmaz, kötüler” minvalinde sorgulamalar içinde oluruz.

Bu durum birdenbire zuhur etmemiştir ki... Belirttiğim üzere, genç Cumhuriyet rejimimizin, burjuva ve işçi sınıfı ayakları üzerine dayanmaması, Türk Devriminin yukarıdan aşağıya tekbir örnek biçiminde uygulanmasından ötürü, halk bazı değerleri içselleştiremeden, tepeden sahip olduğu için, sahiplenme noktasında da geri kalmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı Devleti’nden tevarüs aldığı “bürokrasinin eli” düsturu, yani ülkedeki birçok yeniliğin, değişimin devlet eliyle ve aydın-bürokrat sınıf tarafından yönlendirilmesi gerçekliğinden ötürü, toplum değişim sürecinde hep pasif veya nötr olarak kalmıştır. İster kabul edilsin ister reddedilsin, ulu önderimizden sonraki devlet anlayışında, yönetim denkleminde, etkileyen hep bürokratelit sınıf olmuşken, etkilenen ise bizim cefakâr Anadolu insanımız olmuştur.

Buradan gelmek istediğim husus, nasıl ki, muhafazakâr yurttaşlarımızın halis duygularından faydalanarak, halk goygoyculuğu yaparak, popülizmi siyasetlerinin temel direği yaparak, ikbal peşinde koşanlar olmuşsa...

Çok partili siyasal yaşamın oturmasından ve içselleşmesinden önce de, devlet düzeninin ayrıcalıklarından ve akçeli işlerden faydalanmak adına, toplum, bürokratlar tarafından yönetilmiştir. Jakoben laiklik topluma ve millete dayatılmıştır. Tekbir örnek insan-vatandaş üretilmek istenmiş, insanların farklılıkları ötelenmiştir.

* * *

Bir toplum için, ülke ve devlet için, en tehlikeli düşman, tehdit veya yıkım yolu, o ülkenin insanlarının ayrıştırılması, birbirine düşman kılınması, yabancılaştırılmasıdır. Dönem dönem, insanlarımız, cumhuriyet elitleri tarafından da, kutsal dinimizi, mukaddesimiz İslam’ı kullanan Siyasal İslamcılar tarafından da birbirine düşmanlaştırılmıştır.

Cumhuriyet rejimi, halkın halk tarafından, kendisine herhangi bir ortak koşulmadan yönetilmesidir. Cumhuriyet rejimi demek, yüksek fazilet ve ahlâk demektir. İnsanlar, kul olmaktan çıkıp vatandaş-birey kimliğine kavuşmuştur. Atatürk, Anadolu Coğrafyasında yep yeni bir devlet ve millet inşa ederken, hiçbir kimsenin diğerinden üstün olmayacağı “eşit yurttaşlık” temelli bir dizayn gerçekleştirmiştir.

Zaten kırılma ve toplumumuzdaki kopuşlar, Cumhuriyetimizin banisi ulu önder ATATÜRK’TEN sonra işbaşına gelen devlet kutsiyetini her şeyin önüne koyan kadrolardan kaynaklanmıştır. Devrim toplumumuza doğru düzgün anlatılamamıştır. Şunu kabul etmek zorundayız, ülkemizin her biri birinci sınıf olan yurttaşlarımızın çoğunluğu Müslümandır. Bundan rahatsızlık duyanlar vardır. Hatta, bazen öyle ileri noktalara gitmekte ve mütedeyyin vatandaşlarımızı, cumhuriyet rejimimizin yaşadığı yol kazalarında birinci sorumlu addetmektedirler. Suçlamaktadırlar.

Mustafa Kemal Atatürk’ün tasavvur ettiği Türkiye özlemi bu mudur? Kendilerini her şeyden azade gören, devleti yönetmeyi sadece kendilerinin tekelinde gören, memlekete bir yenilik gelecekse, onun da kendileri tarafından getirileceğini uygun gören bir seçkinler zümresi. İşte bundan ötürü, ülkemizde “laiklik” de yeterince anlaşılamadı. Atatürk Devrimlerinin fazileti, Anadolu’nun masum ve saf insanlarınca yeterli düzeyde idrak edilemedi. Kendilerini solcu zannedenler, ya da gerçekten de sahip olduğu dünya görüşünün erdemine vakıf olamayanlar, ülkemizde siyaset ve demokrasi edebiyatı parçaladılar.

Bu insanlar “adam” olmazlardan başlayarak, bu ülkenin Esmer Türklerine yabancılaştılar. Cumhuriyet, demokrasi, laiklik sadece onların ağzında şairane bir vasfa kavuştu! Evet, bugün ülkemiz istediğimiz demokrasi kalitesine sahip olmayabilir. Laiklik tartışılıyor olabilir. Birtakım çağının çağdaşı olmayan insanlar tarafından ülkemizde saltanat ve hilafet hülyaları görülüyor olabilir.

Buralara nasıl geldik, bir durup bakmak gerekiyor. İnsanlarımızı, inançlarından ve inancına en uygun bir siyasal harekete teveccüh ediyorlar diye suçlamadan önce, takkeyi çıkarıp tefekkür edeceğiz.

* * *

Demokratik laik hukuk devletinin, Atatürk Devriminin ve cumhuriyet rejiminin tek düşmanı, sadece Siyasal İslam değildir.

Pekâlâ, bir siyasal sistemde, toplumun mukaddes değerlerinin, yani etnik-mezhepsel farklılıkların siyaset etmede kaşınması, uyarılması gerçekten de büyük bir kaosun ateşleyicisidir. Ahlaken ve vicdanen belirli bir düzeye gelememiş siyasetçiler, halkın duygularını uyarmak adına, kutsallara meyledebilirler. Tarihimiz ve insanlık serüveni, aklı melekelerini kaybeden, hırslarına ve beşeriyete yenik düşen sözüm ona liderlerin dünyamıza ödettikleri bedellerle doludur.

Çok uzattım ama şunu söylemek istiyorum:

Türkiye Cumhuriyeti Devleti kimsenin; bir ideolojik görüşün, zümrenin, sınıfın tekelinde değildir. Bu ülkede hiçbir kimse sürekli olarak aşağılanmaya veya parya olmaya layık da değildir. Devletimiz, ülkemiz ve yurdumuz hepimizindir. Cumhuriyete sahip çıkmak demek, demokratik parlamenter rejime yeniden dönmek demek, ülkemizin biricikliğini ve tekliğinin kıymetini bilmek demek...

Birbirimizi olduğu gibi kabul etmekle mümkündür. Sağcısıyla solcusuyla, dindarı ateistiyle, Sunni-Alevisiyle, birbirimizin yaşamına ve özbenliğine saygı duyarak, bu kısa ömrümüzde yaşamlarımızı abat etmemiz mümkündür.

Şunu da kabul edelim: Artık geçmiş geride kaldı. Bazı kırgınlıkları, haksızlıkları, gadre uğramışlıkları onarmak mümkün olmayabilir. Ama önümüzde yaşanmamış, tertemiz bir dönem var. Yine siyaset üreteceğiz. Girdiğimiz rekabete dayalı yarışmalarda, ipi önde göğüslemek için elimizden geldiğince çabalayacağız. Koronavirüs sonrası dönemde de sorunlarımız olacak. Bundan kaçışımız yok. Ama neden sağduyu içerisinde, birlik ve beraberliğimizi daim kılacak bir konsensüs dairesinde buluşamıyoruz!

Bizler de bu fani dünyada iyi bir yaşamı hak ediyoruz. Dürüst ve ahlaklı politikacılar tarafından yönetilmek bizlerin de arzusu. Yapılabilecekler çok da zor değil. Yeni bir anayasa metninin hazırlanması, antidemokratik Seçim Yasasının ve Siyasi Partiler Yasasının revize edilmesi... Salgın sonrası dönem bizlere artık bir ders vermeli: Ne İslam’ı siyaset etmede kullanan din bezirganlarına ne de sahte Atatürkçü geçinip, toplumu birbirine yabancılaştıran seçkincilere fırsat verelim.

Yönümüz ve hedefimiz bellidir ve yeni bir istikamet aramaya lüzum yoktur: Atatürk Cumhuriyetine sıkı sıkıya bağlanarak, birbirimize kenetlenerek, tek bir ideal için, gelişmiş bir toplum için çalışmak ve çabalamak.

  

Devamı